President Nazarbayev OKs switchover to Latin-based Kazakh script


27 October 2017 08:40  2502

ASTANA. KAZINFORM The President of Kazakhstan, Nursultan Nazarbayev, has signed Decree “On Transition of the Kazakh Alphabet from the Cyrillic to the Latin-Based Script”, Kazinform cites the Akorda press service.

On the transition of the Kazakh alphabet from the Cyrillic to the Latin-based script

To ensure the transition of the Kazakh alphabet from the Cyrillic to the Latin-based script, I hereby resolve:

1. To approve the attached alphabet of the Kazakh language, based on the Latin script.

2. The Government of the Republic of Kazakhstan shall establish the National Commission for the transition of the Kazakh alphabet to the Latin-based script;

ensure a gradual transition of the Kazakh alphabet to the Latin-based script until 2025;

take other measures, including organizational and legislative ones, for the implementation of this Decree.

3. To entrust the Executive Office of the President of the Republic of Kazakhstan with the enforcement of this Decree.

4. This Decree shall enter into force on the day it is published.

The President of the Republic of Kazakhstan
Nursultan Nazarbayev

Astana, Akorda, 26th October 2017

No. 569

See Annex to the Decree here.

Sumerlar Uyghurlarinda Ecdadidir: Sumer uygarlığının kökenleri geleneksel Türk yurtlarına işaret ediyor.


Sumer Matematiği kitabının yazarı Okur: Sumer uygarlığının kökenleri geleneksel Türk yurtlarına işaret ediyor.

Sumer Matematiği kitabının yazarı Okur: Sumer uygarlığının kökenleri geleneksel Türk yurtlarına işaret ediyor.
İTÜ mezunu Makine Yüksek Mühendisi olan İbrahim Okur geniş yelpazeye yayılan konulardan oluşan kitaplarıyla oldukça üretken bir araştırmacı yazar. Aynı zamanda Türkiye’de Cumhuriyet devrimleri sonrasında ihmal edilen Sumeroloji konusunda ise Sumer matematiğine konu alan neredeyse tek Türkçe kitabın yazarı. Sumerolog Muazzez İlmiye Çığ ile de yakın dostluğu bulunan İbrahim Okur ile Sumerlilerin matematiğe kazandırdıklarını ve Sumerlilerin Türk kökenleri üzerine konuştuk.

Röportaj: Reha BAŞOĞUL

Türk okurlar, genelde Sumerlileri Samuel Noah Kramer’in “Tarih Sumer’de Başlar” kitabı ve sumerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın “Kur’an İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni”,” “Uygarlığın Kökeni Sumerliler,” “Atatürk ve Sumerliler”, “Sumerli Ludingirra”,” İnanna’nın Aşkı” gibi kitaplarıyla tanıyor.

Diğer yandan Cumhuriyet aydınlanmasında Atatürk’ün Sumerlilere olan ilgisi ve bu dönemde Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi çalışmalarıyla Sumer-Türkçe dil kök bağlantılarıyla ilgili araştırmalar konunun ilgilileri gözünde hala tazeliğini koruyor. Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra Türkiye’de devlet nezdinde şu an tüm dünyanın yoğun ilgi gösterdiği Sumer medeniyetlerine ne yazık ki gereken ilgi gösterilmedi.

Oysa medeniyet ve din kökeni araştırmalarına kadar Sumerlilere sahip çıkmak aslında günümüzde küresel politikaların ve fonların içerisinde dahi yer buluyor. İTÜ mezunu Makine Yüksek Mühendisi İbrahim Okur ise birçok alanda yazdığı kitaplardan birini Türkiye’de büyük eksikliği hissedilen Sumer matematiğine ayırmış. Büyük bir medeniyet birikimine sahip Sumerlilerin astronomi, edebiyat dil bilim, bitki bilim, coğrafya gibi alanlar dışında ileri düzey matematik kullanması İbrahim Okur’un “Sumer Matematiği ve Sayıların Gizemi” kitabında ayrıntılarıyla, özel grafiklerle ve tablet fotoğraflarıyla inceleniyor. Kendisiyle gelişmiş Sumer medeniyetini, matematiğini ve bunun günümüze yansımalarıyla ilgili konuştuk.

ibrahim-okur-kitaplari

RB: Sumerolog değilsiniz ancak belki de Sumerlilerin kullandığı matematik kurallarına yer veren en kapsamlı Türkçe kitabı hazırladınız. Bu merakınız nasıl başladı, Sumerolog olmamanız bir engel yarattı mı?
İO: 1979 yılında, Kerkük’te, son günlerde adından çok söz edilen Havice kasabası taraflarında bir sulama projesi üstlenmiş olan bir Türk şirketinde çalışmak üzere Irak’a gittim. Şirketimizin iş gereği ihtiyaç duyduğu makinalar Irak’ın öbür ucundaki Basra limanından çekilecekti. Bu amaçla, bu görevi üstlenmiş meslektaşımla birlikte Basra’ya gittim. Yol üzerinde Ur, Uruk gibi Sumer tarihinin önemli ören yerlerini gördüm. Daha sonra Babil müzesine gittim. Kapıdan girer girmez, Tales geometrisini hatırlatan bir tabletle karşılaştım. Yakından incelediğimde bunun Tales’ten en az 1500 yıl önce yaşamış Sumerli matematikçiler tarafından hazırlanmış bir geometri tableti olduğunu anladım.

Teknik Üniversite’de okurken, en az 10-12 kadar ileri matematik dersi almış bir mühendis olarak epey şaşırdım. Çünkü eğitim sistemimiz uygarlık adına meydana gelen adeta her türlü başarıyı Yunanlıya mal eden bir program üzerine oturtulmuştu. Kimse bize Sumer çağında matematiğin bu kadar derin olduğunu anlatmamıştı. Bana ‘bizi kafeslemişler’ duygusu geldi, içine Helen-Hıristiyan uygarlığı ideolojisi emdirilmiş bir eğitime tabi tutmuşlar, diye düşündüm ve en iyi bildiğim iş olduğunu düşündüğüm matematiğin, bu kez de tarihine merak sardım. Uzun yıllar ne buldumsa okudum ve arşivledim. Siyah-beyaz fotoğraflarla bir kitap hazırladım. Ama fotokopiyle elde ettiğim resimler yayınlamak için bana cesaret vermiyordu. Bunlardan kimse bir şey anlamaz diye düşünüyordum. Yıllar sonra, malum, internet icat oldu. Ben de internet üzerinde dünya müzelerini gezerek Sumer uygarlığı araştırmasını yeni baştan ele aldım. İnternet sayesinde bol bol renkli görsel malzeme bulunca bulgularımı SUMER MATEMATİĞİ ve SAYILARIN GİZEMİ adını verdiğim kitabımda topladım.
Sumerce okuyamamam bana herhangi bir engel çıkarmazdı. Çünkü dli evrensel olan matematikle ilgileniyordum. Kitapta yer verdiğim şekiller incelenirse ne demek istediğim daha güzel anlaşılabilir. Türkçede yayınlanmış her türlü Sumerce sözlük ve bilimsel kitap kütüphanemde mevcut. Eh, bir de arkamda başlı başına kütüphane Muazzez İlmiye Çığ hocam var.

ibrahim-okur-sozcu-roportaj

Söz konusu sözlüklerden anladığıma göre, konu henüz yeteri kadar pişmemiş. Üzerinde daha çok çalışmak gerekiyor. Ne var ki, Türk üniversiteleri bu alanda araştırma yapmıyor. Ülkemizde Batı dillerinden tercüme yaparak ders anlatılan ve diploma dağıtan bir akademik ortam var. Oysa Büyük Atatürk’ün bu konuda kesin direktifi var: “İlim, tercüme ile değil, tetkikle olur”, diyor. Ama biz her alanda olduğu gibi böylesine temel bir konuda da büyük sözü pek dinlememişiz. İşin kolayına kaçmışız.

Düşünün. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden sadece birkaç kilometre ötede İstanbul Arkeoloji Müzesi var. Orada yetmiş binden fazla tablet depolanmış durumda. British Muzeum’dan sonra ikinci büyük arşiv. Ama biz Sumerceyi Amerika’dan tercüme edilen kitaplardan anlatıyoruz. Oysa bugün bütün dünya kabul ediyor ki, Sumer dil kurallarına en yakın dil Türkçe. Türkmenistan’da ve Azerbaycan’da bu konu üzerinde çalışan iki Sumerolog biliyorum. Birinin kitabını okudum, diğerinin hem kitabını inceledim hem de yakından tanıdım ve kendisi ile uzun uzun sohbetler yapma fırsatım oldu. Söz konusu Azerbaycanlı Sumerolog’un adı Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım’dır. Nahcıvan’da yaşıyor. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı başkanı merhum Prof. Dr. Turan Yazgan hocamızın ve İstek Vakfı’nda Sayın Bedrettin Dalan’ın verdiği destekle “Sumerce Kesin Olarak Türk Dilidir”, adını verdiği bir kitap yayınladı. Bu arada Sayın Nafiz Aydın’ın Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanmış olan Sumerce sözlüğünü ve Sumerce Dilbilgisi kitabını da anmadan geçmemeliyim.

Sayın Muazzez İlmiye Çığ hanımefendi Sumerolojinin duayeni. Onunla sık sık görüşüyorum. Kendisi Belucistan’dan bir araştırmacıyla daha temas halinde. Fakat onun çalışmalarını inceleme fırsatım olmadı. Kısa yazışmalardan başka bir makale gelmedi henüz sanırım.
Bizde Sumeroloji alanında en önemli eseri veren Sayın Prof. Dr. Osman NedimTuna’dır. Sumer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dili’nin Yaşı Meselesi adıyla Türk Dil Kurumu tarafından yayınlanan teziyle dünyanın belli başlı Sumerologlarına Türkçe ile Sumerce arasındaki yakınlığı 1973 yılında kabul ettirmiştir. Ancak bu tarihten sonra esaslı bir çalışma yapılmadığını, konunun üzerine gidilmediğini görüyoruz.

RB: Kitabınızın önsözünde, Batı’nın ideolojik olarak soyut düşünceyi Yunanlılara dayandırarak hep onu yüceltme gayretinde olduğunu belirtiyorsunuz ve bölgemizdeki etnik toplulukları Hint-Avrupalı veya İndo-Germen yapmaya çalışan bölücü bir politika izlendiğini söylüyorsunuz. Bunun Sumerlilerle ve Türkiye’nin içinde bulunduğu jeopolitik konum ile bağlantısı nedir?
İO: Bugün İndo-Germen kavimlerinin eski çağlara adar uzanan bir tarihleri yok. Beş bin yıldan bahsediyorlar ama içini dolduramıyorlar. Son 500 yılı hariç tutarsak, uygarlık tarihi açısından, geride kalan 4500 yıl o kadar büyük ki içine ne ile koysalar dolduramıyorlar. Oysa yine Batılı araştırmacıların araştırmaları sayesinde aynı durum Türk tarihi için söz konusu değil. Durum böyle olduğu halde, uygarlığı kuran kavimler İndo-Germen kavimleridir diye bir de ideoloji ortaya atmışlar. Bu konuda kütüphaneler dolusu kitaplar yazılmış. Ama Türklerin Ötüken’i gibi bir anavatan bile bulamamışlar. Kimisi Slavların anavatan Pripet bataklıklarını, kimisi Baltık denizinin kuzey sahillerini, kimisi Kırım’ı, kimisi Kafkasya’yı, kimisi Tibet yaylalarını kimi de Anadolu’yu anavatan ilan etmişler. Belirsizlikler dolayısıyla sözde uzmanların her biri konuyu bir tarafa çekerken, 1886’dan sonra, Bağdat Demiryolu inşaatının Almanlara verilmesi dolayısıyla anavatan Anadolu versiyonu önem kazanmış. İkinci Dünya Savaşı’nda Kırım öne çıkarılmış, Hindistan İngiliz sömürgesi iken de o çevrelerde Himalayalar-Tibet bölgesinin ön-Hint-Avrupalıların anavatanı olduğunu anlatarak, Hindistan’daki konumlarını aklamaya çalışıyorlardı. Yalnız bir farka da burada işaret etmeliyim. Anglo-Sakson Hint-Avrupacılar Hindistan anavatan derken Germen olanlar, bir başka deyişle, İndo-Germenciler Kırım, Kafkasya ve Anadolu arasında siyasetin değişen şartlarına göre yer beğenemiyorlar.
KÜLTÜR SAVAŞI’NDA İLERİ SAVUNMA HATTI ve BOYASINI KAZIYINCA adlı kitaplarımızda bu konuları enine boyuna inceliyoruz.

İbrahim Okur: MÖ 17. yüzyıldan kalan bu Sumer tableti kök 2'nin nasıl hesaplandığını göstermektedir.

İbrahim Okur: MÖ 17. yüzyıldan kalan bu Sumer tableti kök 2’nin nasıl hesaplandığını göstermektedir.

RB: Sumerliler matematikte neden 10 tabanı yerine 60 tabanını kullanıyorlardı?
İO: Üleşme problemleri bu konuyu açıklayabiliyor. 60 sayısının 12 tam böleni var (1, 2, 3, 4, 5, 6, 10, 12, 15, 20, 30, 60). Buna karşılık 10 sayısının sadece 4 tam böleni var (1, 2, 5, 10). Ayrıca dikkat edilirse, ilk altı sayının tamamı 60 sayısının tam böleni. 12 sayısının ise 6 tam böleni var (1, 2, 3, 4, 6, 12). 100 sayısının ise 9 tam böleni var (1, 2, 4, 5, 10, 20, 25, 50 ve 100). Ayrıca 60 tabanlı sayı sistemi parmakla sayma konusunda da büyük kolaylık sağlıyor. Görüldüğü gibi, 60 tabanlı sayı sistemi üleşme problemleri açısından gayet kullanışlı.

Plimpton 322 tableti

Plimpton 322 tableti

RB: 2017’de Plimpton 322 tableti üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, Sumerlilerin 60 tabanlı sayı sisteminin kullanıldığı trigonometri cetvellerinin mimari açıdan (tapınak vb inşasında) güncelliğini koruduğu ve daha doğru sonuçlar verdiği belirtiliyor. Aslında sizi de doğrulayacak şekilde bunu kitabınızda yıllar öncesinde belirtmişsiniz. Yıllar önce aynı kanıya ulaştıran kanıtlarınız nelerdi?
İO: Plimpton 322 olarak adlandırılmış olan tablet, Sumer Rönesansı Çağı olarak adlandırılan MÖ 2. Binyılın ilk çeyreğinden günümüze çıkan bir ileri matematik tabletidir. Söz konusu tablet, günümüzde matematikçilerin Pisagor Sayıları olarak adlandırdıkları ve böylece Yunanlılara mal ettikleri bir konunun kökenlerini açıklamaktadır.

Ortaokul düzeyinde matematik bilgisiyle şöyle söyleyelim:
Bir dik üçgenin dik kenarlarının uzunluklarının kareleri toplamı, hipotenüs uzunluğunun karesinin toplamına eşittir. Matematik diliyle yazacak olursak, a ve b dik kenar uzunlukları ve c de hipotenüs uzunluğu kabul edilirse, a2+b2= c2’dir. Öyle tam sayılar vardır ki, aynı özelliğe sahiptir. Mesela 32+42=52 ‘dir, İşte bu 3, 4, 5 sayı üçlüsüne Pisagor Sayıları denir. Benzer şekilde, (8, 15, 17) ; (7, 24, 25); (9, 41, 42) sayıları da Pisagor Sayılarıdır. Bu üçlüler sonsuza kadar çoğaltılabilir. Söz konusu tablet, en azından MÖ 18. yüzyıldan beri matematikçilerin konuyu keşfetmiş olduklarını kanıtlamaktadır. Bu cetvelin tıpkı trigonometri cetveli gibi kullanılarak, büyük yapıların mimari olarak boyutlandırılmasında kullanılmış olabileceğini düşünmekteyiz.
Sumerliler, irrasyonel olan karekök 2’nin sayısal değerini de hesaplamışlardır. Yamuklar üzerinde ve çember üzerinde kirişler üzerinde hesaplama yapabiliyorlardı. Günümüzde üniversite sınavlarında sorulan birçok geometri problemini çözmüşlerdi. Kısacası, matematik tarihinin iddia ettiğimiz gerçeklerinin bütün kanıtları dünya müzelerinde sergilenmekte olan en kıymetli eserlerdir. Biz de kitabımızda bunları teker teker inceledik.

İbrahim Okur: MÖ ikinci binyıldan kalan ve aynı merkezli iki benzer üçgenin arasında kalan alanın hesaplanması için kurulmuş bir problem ve çözümünü anlatan bir tablet

İbrahim Okur: MÖ ikinci binyıldan kalan ve aynı merkezli iki benzer üçgenin arasında kalan alanın hesaplanması için kurulmuş bir problem ve çözümünü anlatan bir tablet

RB: Begmyrat Gerey’in 5000 yıllık Sumer-Türkmen bağları adlı kapsamlı bir kitabı var. Cumhuriyet dönemi Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi araştırmalarında da Sumerlilerin Türk olduğu yönünde araştırmalar dikkat çekiyor. Keza Muazzez İlmiye Çığ’ın da vardığı sonuç bu yönde ve siz de Sumerlilerin Türklerle ilişkisi olduğunu kitapta anlatıyorsunuz. Bu bağlantıları sıralar mısınız?
İO: Az önce kitabını okuduğumu fakat kendisiyle tanışmadığımı söylediğim Begmyrat Gerey’in söz konusu eseri, Sumerce ile Türkçe arasındaki, varlığı açıkça görülebilen yakın ilişkiye karşı öne sürülen iddialara cevap niteliği taşıyor. Söz konusu ilgiyi vurgulayan tezleri çürütmek amacıyla, “Türkçenin çeşitli lehçelerinden sözcükler seçerek Sumer dilindeki sözcükler arasındaki benzerlikleri harmanlayarak ortaya atılan Sumerce-Türkçe akrabalığı bilim dışıdır”, diyorlar. Oysa az önce andığım değerli Türkoloğumuz Osman Nedim Tuna, kendi döneminin Sumerologlarını hepsinin bir arada olduğu bir konferansta tezini ispatlamıştı. Sayın Gerey, bu çevrelere, madem öyle diyorsunuz, o halde ben sadece günümüz Türkmencesinde yaşamakta olan sözcükleri kullanarak akrabalığı ispatlayacağım diyor. Aslında başka Türk lehçelerinden benzerlikleri görmezden gelmenin bir anlamı yok. Nitekim Türk dilleri ailesinden Fincede de benzer sözcükler var ve Finli biliminsanları Sumer araştırmalarına büyük önem veriyor.

Beri yanda, Türkmenistanlı uzman Sayın Gerey, konuya sadece dilbilimsel olarak da yaklaşmıyor, aynı zamanda Sumer-Türkmen bütün benzer kültür ögelerine de eserinde teker teker sergiliyor. Bu konuda biz de, ALTIN/ DÜNYA TARİHİNE FARKLI BİR PENCERE adlı kitabımızda, Sumer’den Mısır’a, Sarı Irmak’tan Etrüsk’e kadar, kültür ve uygarlık tarihini metalürji sanatı ağırlıklı olarak incelerken Sumerlere kadar uzanan ortak kökenlere değindik.

Phaistos Diski

Phaistos Diski

RB: Girit’teki antik kent Phaistos bulunan “Phaistos Diski” için, aynı zamanda bir Tatar Türkü olan Nurihan Fattah tarafından Tanrıların ve Firavunların Dili kitabında Sumer- Ön Türkçe bağlarına değinerek diskin çeviri çözümlemesini yapıyor. Diğer yandan ise Luvice bir eser olduğu yönünde araştırmalar var. Siz de kitabınızda bu diskten bahsederken 12, 30 ve 9 sayılarıyla bağlantı kuruyorsunuz. Bu diskin Sumerlilerle ilişkisi nedir?
İO: Girit’te bulunan MÖ 17. yüzyıla ait Phaistos Diski’nin ne ifade ettiğine dair genel kabul gören bir tez mevcut değil. Nurinah Fattah’ın çalışmasını inceleme fırsatım olmadı. Ancak şunları söyleyebilirim: Söz konusu diskin her iki yüzündeki bölümlendirmede 12, 9 ve 30 sayılarının bir önemi var gibi görünüyor. Bunun çiftçi takvimi olduğu öne sürülmüştür. Ancak şurası kesindir: Söz konusu disk, Sumerlilerin kutsal matematiğinden yola çıkılarak hazırlanmıştır.

Luvice olduğu iddiasına gelince!
Luvilerle ilgili araştırmalar, İndo-Germencilerin, içine akıllara sığmaz derecede ideoloji bulaştırdığı bir konudur. Almanlar konuyu pervasızca sözde bilim haline getirmişlerdir. Almanya’nın Tubingen Üniversitesi’nde kümelenmiş olan bu çevreler, Alevilerin Türk olmadığını, Luvi dilinde “Aluwi” adını taşıdıklarını, kökenleri Luvilere dayanan İndo-Germen kavimleri olduğunu bile iddia edebilmişlerdir. Alevi Derneklerimiz bu iddialara gayet güzel cevaplar vermişlerdir. Ünlü Alman gazeteci Otto Köhler’in 1997’de söylediği bir sözü durumu özetlemeye yeter sanırım. Şöyle der Köhler: “Politik manipülasyon amacıyla sahtekârlık yapmanın Almanya’da geleneği vardır.”
On dokuzuncu yüzyılda yaşamış Fransız coğrafyacı Vivien de Saint Martin (1802-1897) de Avrupa’nın uygarlık tarihindeki konumunu şöyle ifade etmiştir: “Esasen Avrupa’nın kendisine ait hiçbir şeyi yoktur; neyi varsa esasen Asya’dan almıştır; …”

İbrahim Okur: MÖ 19. yüzyıla ait olan ve Babil'de bulunan bir tablet. 2,0x8,2x2,9 sm boyutlarında olan tablet, yamuklarla ve üçgenlerle ilgili çeşitli problemleri ve 60 tabanlı Sumer sisteminde çözüm yollarını göstermektedir. Tales'ten ve Piasagor'dan 1200 yıl önce Sumerlilerin geometri problemlerini nasıl çözdükleri bu tabletler üzerinde açıkça görülmektedir. Tablet üzerinde 4 problem, çözümleriyle birlikte yer almaktadır.

İbrahim Okur: MÖ 19. yüzyıla ait olan ve Babil’de bulunan bir tablet. 2,0×8,2×2,9 sm boyutlarında olan tablet, yamuklarla ve üçgenlerle ilgili çeşitli problemleri ve 60 tabanlı Sumer sisteminde çözüm yollarını göstermektedir. Tales’ten ve Piasagor’dan 1200 yıl önce Sumerlilerin geometri problemlerini nasıl çözdükleri bu tabletler üzerinde açıkça görülmektedir. Tablet üzerinde 4 problem, çözümleriyle birlikte yer almaktadır.

RB: Dinlerin kökeninin Sumer efsanelerine dayandığı görüşüne siz nasıl bakıyorsunuz?
İO: Sumer tabletlerinin şifreleri çözülüp okunması başarıldıkça içinden Tevrat’ta geçen bazı hikâyeler çıkmıştır. Tevrat ve uzantısı durumunda olan diğer kitaplar, yüzyıllar içerisinde çeşitli kimseler ya da heyetler tarafından kaleme alınmış metinlerdir. Bugün Tevrat olarak bilinen ve Tanrı Vahyi olarak nitelenen söz konusu kitapların içinde 600-700 kadar maddi hata vardır ki söz konusu iddianın kanıtı dışarıdan sağlanan somut bilgiler değil, yine Tevrat’ın çeşitli yerlerinde bulunan çelişik ifadelerdir. Diğer yandan, Tufan bir gerçektir. Kazılarda Mezopotamya ovasının ağır bir tufana sahne olduğu arkeoloji ve jeoloji sayesinde anlaşılmıştır. Şahsen Ur kenti ören yerinde içinde büyük çakıl taşlarının olduğu kalın bir kum-çakıl tabakasını gördüğümü hatırlıyorum. Bu olayın Sumer tabletlerine girmesi de kutsal kitaplarda yer alması da normaldir. Bu konuda bilgisini ilerletmek isteyenler Sayın Muazzez İlmiye Çığ’ın eserlerine başvurabilirler.
Ben dinlerin kökenlerinin Sumer efsanelerine dayandığı görüşünde değilim. Bir yaratıcının varlığına olan inanç ilk insanla birlikte var olan bir inançtır. Ancak günümüzde mevcut çeşitli dinlerde kutsal olarak nitelenen metinlerde Sumer tabletlerinde karşılaşılan konularla yakın benzerlikler bulunmaktadır. Bilhassa Tevrat’ta.

RB: Sumerlilerin kullandığı 6,12, 17,19 gibi sayılara kitabınızda önemli bir yer ayırıyorsunuz. Bunları gizemli bir kültüre özgü olarak kabul edebilir miyiz? Yoksa gelişmiş bir astronomi ve matematik kullanımı için Sumerlilerin evrensel bir keşfi olarak mı nitelendirmeliyiz?
İO: Önce 17 sayısından başlayalım. Bu sayılar asal sayılardır. Bu gibi ardışık asal sayı çiftlerinin sonsuza kadar devam edip etmediği ünlü bir teoremin de konusudur.

Şimdi şöyle bir soru soralım:
Hangi dikdörtgenlerin alanı ile çevre uzunlukları toplamı birbirine eşittir. Yani, (2a +2b)= a.b olan tam sayıları arıyoruz. 16 ve 18 böyle iki sayıdır. Bu denklemden mükemmellik yorumlarına açık 16 ve 18 tam sayıları karşımıza çıkar. İkisinin arasında 17 sayısı yer alır. Bu sayı 1 ve kendisinden başka tam bölenleri olmayan bir sayıdır. Matematik dilinde bu gibi sayılara asal sayı denir. Ayrıca 18’in hemen arkasından gelen 19 sayısı da böyledir. Üstelik 19 sayısının Ay’la da bir ilgisi vardır. Bundan dolayı bu sayılar Sumerliler tarafından kutsallık parantezinin içine çekilmiştir. MÖ 2300’lerde Anadolu’da 17 kentin birleşmesinden meydana gelen bir kentler koalisyonu vardı. Söz konusu kentlerin listesi ç yerde yapılan kazılarda bulunmuştur. Bu tablet Türk tarihi için de önemlidir. Çünkü 13. Sırada yer verilen kentin kralının adı “İlşu Nail”dir. Aynı şekilde Sumer’de Lagaş, “Kutsal 17” çerçevesinde örgütlenmiş bir kentler birliğidir. Sumerlilerin de dâhil olduğu dil ailesine mensup olan Urartular, tanrılarına her seferinde 17 kurban sunarlardı.
19 asal sayısı, Ay’ın çevrimleriyle ilgilidir. Kısaca şöyle ifade edelim –ayrıntıları kitabımızda vardır-: Bu gece saatimize bakarak Ay’ın gökyüzündeki tam konumunu ve gözlem zamanını kaydedelim. Yarın Ay, aynı dakikada farklı bir konumda olacaktır. Ay’ın bulunduğumuz yerde kaydettiğimiz konumda aynen tekrar olması için tamı tamına 19 yıl geçmesi gerekir. Yani, bu günkü aynı görüntüyü tam 19 yıl sonra tekrar görürüz. Buna astronomide Meton Çevrimi denir.

12 sayısının durumu da çok ilginçtir. Gökyüzündeki en parlak gökcismi olan Jüpiter gezegeni güneş etrafında bir tam turunu 12 yılda tamamlar. (Bugünkü hassas rasat aletleriyle 11,9 yıl olarak ölçülmüştür.) Bunu Sumerliler, zigguratların tepesine kurdukları rasathanelerinde yaptıkları gözlemlerle bulmuşlardı.
12 sayısıyla ilgili olarak şunları da ekleyelim:
Ay dünya etrafında her gün 12 derecelik açı tarar;
Dünya 24 derece eğimli döner;
Kutsal 60 sayısının 12 tam böleni vardır.
Kutsal 60, 10 ve 12’nin en küçük ortak katıdır;
İnsanların kaburga kemikleri 12 sağda ve 12 solda olmak üzere 12 çifttir.
12 sayısıyla ilgili bunlardan başka çok ilginç başka özellikleri kitabımızda şekillerle anlatıyoruz. Bütün bunlardan dolayı 12 sayısı kutsanmış sayılardandır.
6 sayısını da kısaca açıklayalım:
Pergelimizi açıp bir çember çizdikten sonra pergelimizin ayarını değiştirmeden, çemberimizi pergelimiz yardımıyla bölmeye kalkarsak birbirine eşi 6 adet çember yayı elde ederiz. Sumerliler bu yay parçasını Gök Tanrı’ya (AN’a) adamışlardır. Bu işaretlerle çemberi bölecek olursak her biri 60 derecelik açıları olan birbirine eşit 6 adet eşüçgen elde ederiz. Bu yüzden 6 sayısı da kutsanmıştır. Aynı zamanda çemberimizin 360 derece olduğu Sumerlilerden beri kabul edilir.
Şimdi şöyle yazalım. 6 x 60 = 360, Sumer takviminin 1 yılı ifade eden gün sayısıdır. Peki, geride kalan 6 gün nereye gitti. Muharref Tevrat’ta Tanrı’nın dünyayı yarattıktan sonra 6 gün dinlendiği yazılıdır.
Konuyu kısa kısa cümlelerle ne kadar anlatabildim bilemiyorum. Ama kitabımızda hepsini şekilleriyle anlatıyoruz. Okuyucumuzu sıkmadığımı umuyorum.

RB: Sumerlilerin 12 sayısını kullanımı anlatırken, Göbekli Tepe gibi alanda da 12 sayısının önemi vurgulanıyor. Bir yandan da Türklerin, 12’li Hayvan Takvimi gibi kültüründe 12’nin önemini görüyoruz. Ancak bunun evrensel olarak sadece Türklerle ilişkilendirilmemesi gerektiğine dair görüşler de bulunuyor. Sizce her 12’yi barındıran antik kültürü Türklerle ilişkilendirmek ne kadar doğru?
İO: 12 sayısının kutsallığıyla ilgili bilgiler ve gökbilimsel gözlemler ilk kez Sumer’de ve pek çoğu da Sumer Rönesansı Çağı olarak anılan MÖ 2. Binyılın başlarında yapıldı. Bulgular bunu kanıtlıyor. 12 Sayısı her tarafta gözlemcinin karşısına çıkınca 6, 60, 17, 19 sayıları gibi kutsandı ve buradan daha sonra dünyaya yayıldı ve evrensel bir kültür öğesi halini aldı. Sorunuzda “her” denmesi dolayısıyla doğru bulmam. Ama bugün biliyoruz ki, 5000 yıl önceki Sumerce, tıpkı bugünkü Türkçemiz gibi bitişken bir dildi. Kök sabit olmak üzere arkaya ekler alırdı. Yaz.dım, yaz.dık, yaz.dılar, yaz.madım, yaz.dır.ma.dım vs gibi. Oysa Sami dilleri, hem ortasına hem önüne hem de arkasına ekler alır. Yani Sami dilleriyle Sumerce birbirinden zorluk çıkarmadan ayırt edilebilir. Dahası, Türkçede de Sumerce’de de erkeklik-dişilik yoktur. Sami dillerinde ise vardır. Sumer dili, Van dolayında Urartuca, Güney Doğu Anadolu’muzun da içinde yer aldığı Kuzey Mezopotamya’da konuşulan Hurrice, Elamca ve İndus vadisi dolaylarında konuşulan Dravitçe ile de aynı dil ailesine mensuptur. Demek ki, uygarlık tarihinin bütün ilklerinin ortaya çıktığıu coğrafyanın her tarafından aynı dilin lehçeleri konuşuluyormuş 4-5000 yıl önce. Bölgeye daha sonra gelen ve egemenlik kuran Samiler Sumer kültürüne vakıf olabilmek için Sumerce-Akadça sözlükler hazırlamışlar ve Sumerlilerden örnek aldıkları okullarda dilbilgisi ve edebiyat dersi olarak öğretmişlerdir. Kazılarda bu gibi sözlükler bulunmuş ve okunmuştur. Bunları da kitabımızda yayınladık.

İbrahim Okur'un kitabında Sumerlilerin matematiksel hesaplamaları özel grafiklerle anlatılıyor.

İbrahim Okur’un kitabında Sumerlilerin matematiksel hesaplamaları özel grafiklerle anlatılıyor.

RB: Kitabınızda, karşısında durduğunuz batıl inançlar olarak, hurufilik, şifrecilik, astroloji, ebced gibi hesaplamalar var. Bunlar Türk kültüründe var mı? Bu hesaplar nasıl günümüze kadar uzanacak şekilde popülerleşti?
İO: Harflerle sayılar arasında birebir eşleme yapılarak geleceği okuyan ve matematiği istismar eden örnekleri kitaplarımda inceledim. Burada son olarak şunları söylemeyi yeterli görüyorum: Buraya kadar anlattığımız bulgulara yükledikleri gizemli anlamlar dolayısıyla Sumerliler matematiği kutsal bilgi sayarlardı. Sayılar da kutsanmıştı. Bu anlayışın izlerini Pisagorculuk’ta görülmektedir ki Pisagor (MÖ 570- MÖ 495), gençliğinde matematik öğrenmek için Babil’e gitmiş ve yıllarca kalmıştır.

Bu gibi konuları MATEMATİK ve İLAHİYAT adlı kitabımızda geniş olarak inceledik. Büyük Türk matematik ve fizik bilginlerinde Hurufi eğilimler vardır. Bunu normal buluyorum; çünkü matematiğe yüklenen kutsallık, binlerce yıl derinden geliyor ve o çağların bilginlerinin okudukları her matematik içerikli kitapta Hurufiliğin havası sinmiş durumda idi. Benzer şekilde 17. yüzyılda Batıda bilimin gelişmesinde çok önemli rol oynayan Newton da bir Hurufi idi. Ömrünün büyük kısmını Tevrat’ta gizlendiğine inandığı sırları çözmeye çalışırdı. Londra Bilimler Akademisi’nde saklanan Newton’un arşivindeki belgelerin yüzde 90’ı Tevrat’ta gaipten haber aramasıyla ilgili olan müsveddelerdir. Hurufilik, son yıllarda Türkiye’de de popülerleştirildi. İlk önce “Tevrat’ın Şifresi” adlı bir tercüme kitap yayınlandı. Daha sonra Kur’an’da gizli bilgiler için benzer çalışmalar gündeme geldi. “Tevrat’ta varsa Kur’an’da da vardır” durumu.
Mantık açısından arıza şuradadır: İki “şey” arasında benzerlik bulunması o iki şey arasında bir ilişki bulunduğunu göstermeye yetmez. Böyle iddialar öne sürebilmek için en azından ikinci bir harici kanıt ortaya koymak gerekir. Eğer böyle yapılmazsa, azimli bir matematikçi Mevlana’nın eserlerinde de gaipten haberler bulabilir. Ya da bir başka eserde. Bizim geri kalmışlığımızla ilgili bildiklerimizi başka bir başlık altında ayrıca incelemek lazım. Şunu da eklemeliyim ki, Avrupalılar, matematiği Hurufilikten kurtardılar ve matematiğin önce bağımsızlaşması ve daha sonra da, önceleri ayrı bir dal olan mantıkla evlendirilmesi sayesinde bilim ve teknoloji bugünkü düzeyine geldi.

RB: Tarihin ilk sözlüğü, balık kılavuzu, astronomi ve trigonometri hesapları, çarpım cetveli, matbaa, mercek kullanımı, tavla gibi bir medeniyet karşımıza çıkıyor. Sizce bu medeniyet yoktan var olamayacağına göre Sumerliler bu gelişmişliği hangi kültürden veya kültürlerden almıştı?
İO: “Tarih Sumer’de Başlar”, sözü boşuna söylenmemiş tabii. Uygarlığın bütün ilkleri Sumer ören yerlerinde yapılan kazılarda gün yüzüne çıkarıldı. Sumerlilerin kâğıt olarak kil tablet kullanması sayesinde yazılı belgeler günümüze kadar çürümeden çıkabildi. En eski yazılı belgeler bu belgeler. Daha öncesi hakkında ne söylenebilir? Elbette her şeyde olduğu gibi Sumer kültürünün de bir geçmişi vardır. Tabletlerin okunmasından sonra ortaya çıkan en eski edebi metinlerden elde edilen mevcut bilgiler, Sumer uygarlığının kökenlerinin geleneksel Türk yurtlarına işaret etmektedir.
Sumer efsaneleri, Sumerlilerin atalarının kuzeyden, şimdi Türk yurdu olarak bilinen bölgelerden geldiklerine işaret ediyor. Oralarda konuşulan dilin grameri ile Sumercenin grameri arasında da yukarıda ifade ettiğimiz yakınlığı da hesaba katarsak, konumuz netlik kazanır. Aral Gölü havzasında 20. yüzyıl başında yapılan kazılarda Anav kenti harabeleri bulundu. Bu epey geniş bölgede kazılar çoğaldıkça yeni bilgilere de ulaşılabilir. Böylece Sumerlilerin köken sorunu da kesin bir sonuca bağlanabilir. Bunlar aynı zamanda arkeolojinin öncelikli araştırma yatırımı yapılması gereken alanıdır.
Son olarak şunu da söylemeden konuyu kapatmak istemiyorum:

İsrail Sumer kültürüne göz koymuş durumda. Azimle sahiplenmeye çalışıyor.
ABD, nükleer silah olduğu yalanını ortaya atarak Irak’ı işgal etti. Bu işgal sırasında ilk işlerden biri olarak Babil Müzesi’nde bulunan tarihi eserler çalındı. Şimdiye kadar bu eserlerin izi bile bulunmadı. İşin ilginci, nedense kimse kayıp hazineyi aramıyor. Bu konunun medyada unutturulmaya çalışılması dolayısıyla, söz konusu hırsızlığı yapanların resmen Amerikalı işgal kuvvetleri olması çok muhtemel. İsrailliler de olabilir. Çünkü İsrail, arkeolojiye büyük önem veriyor ve yavaş yavaş Tevrat’taki bazı ifadelerden yola çıkarak uygarlığı kuranların kendi ataları olduğunu iddia etmeye hazırlanıyor. Sumerlileri Sami yapamıyorlar. Çünkü dilbilimsel kanıtlar buna imkân vermiyor. Ama Sumerlilerin uzaydan geldikleri ve daha sonra iz bırakmadan uzaya döndükleri gibi zırvalarla Sumer gerçeğini buharlaştırdıktan sonra meydanı Samiler adına boşaltmaya çalışıyorlar.
Babil Müzesi’ndeki eserlerin dönüp dolaşıp onların eline geçmesini çok muhtemel görüyorum. Pekim Adamı’nın Japonlar tarafından çalınıp Japonya’da saklanması gibi bir durumla karşılaşabiliriz.
Neyse çok iddialı konuşmayayım, yanılıyor olabilirim. Ama onlar da iftiraya uğradıklarını düşünüyorlarsa şimdiye kadar çoktan resmen açıklama yapmalılardı. Değil mi ama? Neden yapmadılar? Oysa o müzede sadece Sumer eserleri yoktu, Sami kavimlerinin de kültür izleri vardı. Ama Sami kavimlerine kökenlenebilecek bir “ilk” yok.

RB: Diğer kitaplarınızdan hareketle sormak isterim. Sumer matematiği gelecek bin yılları finans, bilim alanında nasıl etkiledi?
İO: Eldeki buluntular, matematiğin ve geometrinin temellerinin Sumer coğrafyasında ve MÖ 3. Bin başlarından itibaren atıldığına işaret ediyor. Buna karşılık, aritmetiğin insanlık tarihi kadar eski olduğuna dair bulgular da var. Hatta hayvanların da sınırlı da olsa sayma becerileri olduğu araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur. Dahası, örümceğin ağını örerken geometri bilgisini döktürdüğü deneylerle kanıtlanmıştır. Güney Afrika’da bir mağarada yapılan kazılarda 50 bin yıl öncesine tarihlenen bir kaval kemiği üzerinde sadece asal sayıların ifade edildiği çentikler bulundu.

Astronominin gelişmesi de Sumerlilere dayanır. Sumerli zigurat gözlemcilerinin gözlemleri tam anlamıyla bilimseldi. Beş duyuyla yapılan gözlemlere ve matematiğe dayanıyordu. Bugün de bilgimizin yeterli olmadığı yerlerde sınırlı bulgulardan yola çıkarak kuramlar (teoriler) ortaya atıyoruz. Sumer tabletlerinde karşımıza çıkan yorum ve değerlendirmeler de bugünkü kuramlar gibi, eldeki bugüne göre sınırlı olan bilgiler ışığında ortaya atılmış kuramlar olarak değerlendirilmelidir. Matematik Sumer’de gelişti; çünkü yerleşik hayatın ileri örgütlenmesi ilk kez Sumer’de ortaya çıktı. Tarım arazilerin sınırlarını ve alanını ölçme, gereken sınır noktalarına işaret taşı dikme gibi problemler geometri bilgisinin gelişmesini sağladı. Kısacası, insanlar geçen zamanda değişen hayat şartlarının önlerine koyduğu problemleri çöze çöze hayatta kalmayı ve bugünlere çıkmayı başardılar.

Son olarak şunu da eklemeliyim ki, Sumer kültürünün izlerinden söz ederken astroloji ve saat düzenimizle sınırlı kalmak, Sumer uygarlığına karşı büyük bir haksızlıktır. Hayatımızın her safhasında çözülmüş her problemde Sumer etkisi ve katkısı gizlidir. Bunu araştırmak ve ortaya çıkarmak Türk arkeologlarının ve Sumerologlarının önüne konmuş bir sorudur. Bir kez daha tekrarlayalım: Büyük Atatürk’ün dediği gibi, “ilim tercüme ile olmaz, tetkikle olur”.

RB: Cumhuriyet döneminde Atatürk’ün de öncülüğünde Sumer araştırmalarına oldukça önem verildiğini, Sumerbank gibi isimlendirmeleri de görüyoruz. Şu an bu araştırmaların bu hızda ilerleyememesini neye bağlıyorsunuz? Eğitim müfredatında da bunları öğretmediklerine göre sizce kasıtlı bir uzaklaştırma politikası mı var yoksa cehalet mi hâkim?
İO: Konu Atatürk’ün vefatından sonra terk edilmiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD dayatmaları doğrultusunda bir eğitim programına geçilmiştir. Durum çok kısa olarak böyle ifade edilebilir.

RB: İlgi duyan gençler mutlaka olacaktır. Sizin onlara tavsiyeleriniz, ikazlarınız var mı? Nereden başlamalı, nasıl ilerlemeliler?
İO: Sözlerimizi sadece Sumer ile sınırlandırmadan söyleyelim. Genel olarak şöyle ifade edeyim: Gençlere ve genç kalan akranlarıma, kendilerine araştırma konusu veya konuları seçip, kendilerinden öncekilerin eserlerini sabırla okuyarak eksik ya da hatalı veya yanlış gördükleri durumlar üzerinde araştırmalar yapmalarını tavsiye ederim. Hani ne deriz: Boynuz kulağı geçmeli. Tavsiyeden çok ötede böyle bir ödev ve toplumsal sorumluluğumuzun olduğunun da altını çizmek isterim. Bu dünyaya gelip bizden öncekilerin ağır bedeller ödeyerek ortaya koyduğu, hayatımızı kolaylaştıran büyük nimetlerden faydalanıp, sonra hiçbir katkı ortaya koymadan göçüp gitmek insanlık suçudur. Hepimiz az veya çok, karınca kaderince, beynimizin zekâtını vermeliyiz.

http://www.sozcu.com.tr/hayatim/kultur-sanat-haberleri/sumer-matematigi-kitabinin-yazari-okur-sumer-uygarliginin-kokenleri-geleneksel-turk-yurtlarina-isaret-ediyor/

The Daily Habits of Highly Productive Philosophers: Nietzsche, Marx & Immanuel Kant


Nietzsche

Ever wonder how famous philosophers from the past spent their many hours of tedium between paradigm-smashing epiphanies? I do. And I have learned much from the biographical morsels on “Daily Routines,” a blog about “How writers, artists, and other interesting people organize their days.” (The blog has also now yielded a bookDaily Rituals: How Artists Work.) While there is much fascinating variety to be found among these descriptions of the quotidian habits of celebrity humanists, one quote found on the site from V.S. Pritchett stands out: “Sooner or later, the great men turn out to be all alike. They never stop working. They never lose a minute. It is very depressing.” But I urge you, be not depressed. In these précis of the mundane lives of philosophers and artists, we find no small amount of meditative leisure occupying every day. Read these tiny biographies and be edified. The contemplative life requires discipline and hard work, for sure. But it also seems to require some time indulging carnal pleasures and much more time lost in thought.

Let’s take Friedrich Nietzsche (above). While most of us couldn’t possibly reach the great heights of iconoclastic solitude he scaled—and I’m not sure that we would want to—we might find his daily balance of the kinetic, aesthetic, gustatory, and contemplative worth aiming at. Though not featured on Daily Routines, an excerpt from Curtis Cate’s eponymous Nietzsche biography shows us the curious habits of this most curious man:

With a Spartan rigour which never ceased to amaze his landlord-grocer, Nietzsche would get up every morning when the faintly dawning sky was still grey, and, after washing himself with cold water from the pitcher and china basin in his bedroom and drinking some warm milk, he would, when not felled by headaches and vomiting, work uninterruptedly until eleven in the morning. He then went for a brisk, two-hour walk through the nearby forest or along the edge of Lake Silvaplana (to the north-east) or of Lake Sils (to the south-west), stopping every now and then to jot down his latest thoughts in the notebook he always carried with him. Returning for a late luncheon at the Hôtel Alpenrose, Nietzsche, who detested promiscuity, avoided the midday crush of the table d’hôte in the large dining-room and ate a more or less ‘private’ lunch, usually consisting of a beefsteak and an ‘unbelievable’ quantity of fruit, which was, the hotel manager was persuaded, the chief cause of his frequent stomach upsets. After luncheon, usually dressed in a long and somewhat threadbare brown jacket, and armed as usual with notebook, pencil, and a large grey-green parasol to shade his eyes, he would stride off again on an even longer walk, which sometimes took him up the Fextal as far as its majestic glacier. Returning ‘home’ between four and five o’clock, he would immediately get back to work, sustaining himself on biscuits, peasant bread, honey (sent from Naumburg), fruit and pots of tea he brewed for himself in the little upstairs ‘dining-room’ next to his bedroom, until, worn out, he snuffed out the candle and went to bed around 11 p.m.

This comes to us via A Piece of Monologue, who also provide some photographs of Nietzsche’s favorite Swiss vistas and his austere accommodations. No doubt this life, however lonely, led to the production of some of the most world-shaking philosophical texts ever produced, perhaps rivaled in the nineteenth century only by the work of the prodigious Karl Marx.

Karl_Marx_001

So how did Marx’s daily life compare to the morose and monkish Nietzsche? According to Isaiah Berlin, Marx also had his daily habits, though not quite so well-balanced.

His mode of living consisted of daily visits to the British Museum reading-room, where he normally remained from nine in the morning until it closed at seven; this was followed by long hours of work at night, accompanied by ceaseless smoking, which from a luxury had become an indispensable anodyne; this affected his health permanently and he became liable to frequent attacks of a disease of the liver sometimes accompanied by boils and an inflammation of the eyes, which interfered with his work, exhausted and irritated him, and interrupted his never certain means of livelihood. “I am plagued like Job, though not so God-fearing,” he wrote in 1858.

Marx’s money worries contributed to his physical complaints, surely, as much as Nietzsche’s social anxiety did to his. Not all philosophers have had such dramatic emotional lives, however.

immanuel-kantSmoking plays a significant role as a daily aid, for good or ill, in the daily lives of many philosophers, such as that of giant of 18th century thought, Immanuel Kant. But Kant suffered from neither penury nor some severe case of unrequited love. He seems, indeed, to have been a rather dull person, at least in the biographical sketch below by Manfred Kuehn.

His daily schedule then looked something like this. He got up at 5:00 A.M. His servant Martin Lampe, who worked for him from at least 1762 until 1802, would wake him. The old soldier was under orders to be persistent, so that Kant would not sleep longer. Kant was proud that he never got up even half an hour late, even though he found it hard to get up early. It appears that during his early years, he did sleep in at times. After getting up, Kant would drink one or two cups of tea — weak tea. With that, he smoked a pipe of tobacco. The time he needed for smoking it “was devoted to meditation.” Apparently, Kant had formulated the maxim for himself that he would smoke only one pipe, but it is reported that the bowls of his pipes increased considerably in size as the years went on. He then prepared his lectures and worked on his books until 7:00. His lectures began at 7:00, and they would last until 11:00. With the lectures finished, he worked again on his writings until lunch. Go out to lunch, take a walk, and spend the rest of the afternoon with his friend Green. After going home, he would do some more light work and read.

For all of their various complaints and ailments, throughout their most productive years these highly productive writers embraced Gustave Flaubert’s maxim, “Be regular and orderly in your life, so that you may be violent and original in your work.” I have always believed that these are words to live and work by, with the addition of a little vice or two to spice things up.

Follow Open Culture on Facebook and Twitter and share intelligent media with your friends. Or better yet, sign up for our daily email and get a daily dose of Open Culture in your inbox. 

If you’d like to support Open Culture and our mission, please consider making a donation to our site. It’s hard to rely 100% on ads, and your contributions will help us provide the best free cultural and educational materials.

Related Content:

John Updike’s Advice to Young Writers: ‘Reserve an Hour a Day’

John Cleese’s Philosophy of Creativity: Creating Oases for Childlike Play

Reading Marx’s Capital with David Harvey (Free Course)

Walter Kaufmann’s Classic Lectures on Nietzsche, Kierkegaard and Sartre (1960)

Download 90 Free Philosophy Courses and Start Living the Examined Life

Sartre, Heidegger, Nietzsche: Three Philosophers in Three Hours

Josh Jones is a writer and musician based in Durham, NC. Follow him at @jdmagness

 

http://www.openculture.com/2013/10/the-daily-habits-of-highly-productive-philosophers.html

An Unanswered Telephone Call


Aziz Isa Elkun 

On a bright midsummer morning when you take your little girl’s hand and walk to school listening the birds singing on the way along the narrow footpath, you feel thankful to life that today will be one of your best days full of enjoyment just like any other day that you have hastily left behind you.

At that moment I was feeling this happiness, walking with my daughter, holding her hand and telling her funny stories about nature. In our magical imagination, my little girl and I turned into sparrows and flew singing among the birds on top of the big oak tree. From our home to school, we walk along three different tree covered narrow pavements, we need to cross several small roads and it takes us fifteen minutes walking.

Sometimes it’s quite difficult for us to pass people on the narrow pavement. Sometimes our way is blocked by young mothers with double buggies and tearful toddlers. We are lucky today; we meet a lady and her little girl whom I’ve known for several years. Her daughter is in my daughter’s class, and we often meet in the playground or at our children’s activities outside school. Her name is Lucie. She is French, from Nice, and she moved to London a few years ago.

As we approached Lucie that morning, she was speaking quite loudly into her mobile, and I could see an elderly lady on the screen of her phone. I assumed she was speaking her mother in Nice. Although we usually greeted each other when we met her, this time I hesitated to say hello so as not to interrupt her phone call. However, I also worried that if I passed her without greeting it might look unfriendly. So I said “Good morning” but softly, and she replied in the same way with a nice smile in her face. She paused the call and said, “Sorry, I was talking to my mum. Today was her eightieth birthday”. “Wow!” I said, “Today is a very special day for your family. Please send our birthday wishes to your mum. How lucky you are to be able to speak to you mother through a video call. I’m jealous!” I spoke with a smile and we walked past her and on down the road.

After we left Lucie behind us, we had only walked around 100 meters when we came to a crossing and patiently waited for a gap in the busy stream of morning traffic. I realised that Lucie had caught us up and joined us by the edge of the road. “I’m sorry I couldn’t speak to you earlier, I was talking to my mum. But you said something I didn’t hear clearly”. As soon as she spoke these words, there was a gap in the traffic, and holding our children’s hands, looking both ways along the road, we quickly crossed.

“If I didn’t mishear, did you actually say how lucky I was to be able to make a telephone call to my parents? I’m not sure what you meant. It sounded like you can’t call your parents. Is it too expensive?”

I felt frustrated by her questions; I needed to find an easy way to explain why I was unable to call my parents to a lady who grew up in the soft cradle of European democracy with its indulgence of human rights. I was sure she would not have much understanding of “Socialism with Chinese Characteristics”, “Ethnic Splitism” and the “War on Terror” that now dominated life in my homeland of East Turkistan, also known as the Xinjiang Uyghur Autonomous Region of China.

“No Lucie, it’s not that simple. Usually when I call my parents, it’s cheaper than your call to France. But I haven’t spoken to my parents for several months, even though my father is unwell, and I stopped calling my other relatives and friends several years ago. It’s like this. A few months ago I called my mother, and when she answered the phone she asked me not call her any more, at least for while, because every time I called her from London, about an hour later a group of policemen would come to their house. The police told my mother not to answer her son’s calls. They said there was an order from the regional police department that nobody should take international telephone calls. The police told my mother that if she didn’t obey this rule she would be punished.”

Lucie was looking confused. I felt bad, but now I’d started my story, I felt I had to go on.

“You probably can’t quite believe what I’ve just told you”, I said, “And you may ask me how such a thing is possible in our modern days. But this is just a drop in the ocean of troubles of the Uyghur people. These troubles began when we became a so-called “ethnic minority ” of the Peoples Republic of China. In many ways we are just like Tibet. We live under colonial rule. I was born and grew up in that land before I arrived in the UK as a political refugee … “. I stopped there, sensing that I had maybe spoken too much and made Lucie bored with my long story.

“Sorry Lucie, I’ve spoken for too long”, I told her, feeling myself a bit tense.

“Not at all,” she said, “It sounds terrible. Thank you for sharing your troubles with me”, but we had already reached the school gate. “Have a nice day!” she said warmly, and went through the gate and inside the playground pushing her buggy. I went towards to my daughter’s classroom. After letting her run into her class, I left the schoolyard.

On my way home, I suddenly felt tired. My feet had trodden this pavement from home to school and from school to home countless times over the last six years. During these years, so many things had happened in my life. I dealt continuously with the conflict between my new life in London and the one I had left behind. In the last few weeks, especially after my father’ s illness had worsened, the last telephone conversation with my parents kept echoing into my head.

“Hello! Essalam aleykum! How are you mum? Are you doing well? How’s my dad, is he able to walk now? How are the neighbours?”

My mother has seen a lot in her 76 years. She witnessed famine in her early teens during the war to support North Korea against American imperialism. She saw many other revolutions and campaigns: the “Great Leap Forward” of the late 1950s when we were supposed to overtake capitalist England in steel production, and Mao’s great Cultural Revolution of the 1960s. One of best things that happened to my mother was that she learned to read, and graduated from secondary school. I was born right in the middle of the Cultural Revolution. A few years later my brother was stillborn. I learned when I got older that he died because my mum couldn’t get the medicine and food she needed. So I became an only child. Now my mother is getting older, she has fading memories of her life. She told me once that during the years of the Commune, she suffered a lot after a mule cart accident. She was in the Commune’s fields sticking portraits of Chairman Mao around the edge of the field. A military jeep came rushing along the road beside the field blowing up a storm of dust. The mule became agitated, and the cart turned over into the stream. She was trapped under the cart, and her backbone was fractured. She couldn’t get the proper treatment for it at the time, and much later, in the early 1990s her back problems got worse, and she couldn’t walk. After borrowing a lot of money from the bank she had several operations, and now she lives with a 10cm long steel rod inside her to support her back.

I could hear her voice coming down the phone with a strong buzz and echo in the background. “My son, we’re fine. Don’t worry about your father. He is eating well but recently he’s taken to his bed. He can’t walk now, but I’m giving him his medicine. …. My dear son, this is going to be very difficult for you. If don’t tell you this, we will be in trouble, but if I do tell you, I know you’ll be very sad, but I have to tell you. Please can you stop calling us for a while? Over the last few weeks, whenever you call us, within an hour two or three policemen arrive in our home. They first ask about the content of our conversation on the phone, then they say I must stop speaking to you. Now they’re saying I shouldn’t answer your phone calls. It’s more than two years now since the township police asked me to report to them each time I received a telephone call from you. I kept telling the police about your telephone calls but now this seems to be not enough.

My dear son, over the many years since you left home, I have learned many useful lessons. Now I am learning how to be content in this situation. Every place in the world is given to us by God. The place where you live now is also God-given. I am happy for you. You are safe there and you have beautiful children and a family. If I know you are living peacefully with your family, I won’t worry about you. God bless you …”. My mother’s voice down the phone gradually faded and I could only hear the sound of tears and heavy emotional breathing. After hearing a “du … du … du” signal, I assumed my mum had put down the telephone. It was a Saturday just a week before the end of Ramadan in 2017.

I passed a long and anxious week after that call. On the following Saturday I called my parents’ number, but there was no answer. Then I tried my mum’s mobile, but the result was the same: no answer. I listened to a Chinese language Red Song coming from her mobile for a while, then the mobile signal slowly died away. It was pretty clear: my mother was obeying orders and had left my call deliberately unanswered.

I arrived in this great city of London when I was nearly thirty years old. At that time I was an ambitious young man full of optimism and hope for the future. I wanted to defend and campaign for the rights of the Uyghur people. I expected that the situation of the Uyghurs would change for the better, but year after year I only saw worse things happening to my people. What could I do for my people to improve their rights? Nothing. And now I had become so powerless that I couldn’t even protect my own right to speak to my parents, and had no idea whether they were alive or dead.

That evening over dinner my oldest daughter started to tell us about what had happened at school that day. She had just started secondary school that year. “Dad, I have some good news to tell you”, she said. “In our geography lesson we had a new teacher. He asked us to tell everyone which country our parents originally came from, and then describe its landscape and climate. I began to get worried when my turn was coming up. I thought if I say my dad is from ‘East Turkistan’ then if my teacher has never heard of it I might get embarrassed in front of my friends. But I knew I can’t say my dad comes from China. When my turn came, I told the class that my dad was from East Turkistan, and it’s a country that doesn’t have independence. I told them it’s north of Tibet, east of Kazakhstan and Kyrgyzstan, and its in northwest China. It has mountains and deserts, and it’s seven times bigger than the UK”. She went on, “And I was so lucky! Our teacher shook my hand and he said, ‘I have never met anyone from East Turkistan before. A pleasure to meet you!’ Now I won’t have to worry about explaining to my friends where my dad comes from”.

I told my daughter, “My clever girl, your daddy is proud of you. You know that your daddy can’t live without his past. It is his identity; it is his everything. East Turkistan is an occupied country that belongs to you father, and his children and grandchildren”. I couldn’t hide my emotion as I finished my words, and I hugged my daughter tight.

4 August 2017, London

 

http://www.uyghurensemble.co.uk/en/?p=642

Turşu Tuzu ve Zeytinyağı ile Felç Kürü


12208659_10153389750379132_8896217781454988192_n

FELÇ GEÇİRMİŞ EL ve AYAKLAR İÇİN KESİN ÇÖZÜM

Almanya’da yapılan bir araştırmaya göre felç geçirmiş uzuvları tedavi eden en sağlıklı ve doğal yöntem turşu tuzu ve zeytinyağı. Yalnızca felç durumunda değil romatizma ve kırık sonrası hareketsiz ve cansız olan organların iyileşme sürecinde bu karışım oldukça faydalı.



* Yapılan bir deney sonrasında ayak parmakları felç geçiren bir hastanın bu karışımı uyguladıktan sonra parmakları tamamen açılmış ve hareket etmeye başlamıştır. Eğer sizin veya çevrenizde ki herhangi bir kişinin böyle bir problemi var ise aşağıda vereceğimiz kür ile iyileşme sürecini hızlandırması mümkün olacaktır.

Zeytinyağı ve Turşu Tuzu İle Felç Kürü Nasıl Yapılır?

Malzemeler:
– 1 litre doğal saf zeytinyağı
– Yarım kilo turşu tuzu



Hazırlanışı: 1 litre saf zeytinyağı ile yarım kilo turşu tuzu bir kabın içerisinde karıştırılır. Kolaylık olması açısından 2 buçuk litrelik bir içecek şişesinde malzemeleri karıştırabilir ve muhafaza edebilirsiniz.

* Karışımı güneş alan bir ortama koyun. Kolaylıkla ulaşabileceğiniz bir yer olursa daha iyi olacaktır. Çünkü karışımı gün içinde çalkalamanız tuzun iyice yağın içerisinde erimesinde yardımcı olacaktır. Hava sıcaklıkları 25-30 derece civarındayken 10 gün boyunca karışımın güneşte kalması yeterli olacaktır.

* Zeytinyağı turşu tuzu karışımı hazır hale geldikten sonra felçli bölgeye yine güneşin bol bulunduğu bir ortamda tıpkı güneş yağı gibi sürülerek uygulanır. Karışımı uyguladıktan hemen sonra sürülen bölgede ki hareketlenme herkes tarafından dikkat çekecektir. Yarım saat boyunca güneşte kaldıktan sonra ılık su ile yine masaj yaparak bölgeyi yıkayın.

* Bu uygulamayı haftada 3 defa uygulamanız yeterli olacaktır. Bu kadar kolay bir uygulamanın etkilerini görmek için eğer siz veya çevrenizden birilerinin ihtiyacı var ise mutlaka uygulayın.

https://www.bilgidoktoru.com/tursu-tuzu-zeytinyagi-felc-kuru.html

Almutada Uyghurlar Latin Yéziqigha Köchüsh Mesilisini Muhakime Qildi


Latin yeziqigha köchüsh mesilisi muhakime yighinidin din bir körünüsh. 2017-Yil 19-Oktebir, almata, qazaqistan.

Latin yeziqigha köchüsh mesilisi muhakime yighinidin din bir körünüsh. 2017-Yil 19-Oktebir, almata, qazaqistan.

 RFA/Oyghan

19-Öktebirde almutadiki uyghur bilim ademliri quddus ghojamyarof namidiki döletlik uyghur muzikiliq komédiye tiyatirida yighilip, qazaqistanning latin yéziqigha köchüsh mesilisini muhakime qildi.

Qazaqistan yazghuchilar ittipaqi yénidiki uyghur edebiyati kéngishi uyushturghan mezkur yighingha alimlar, yazghuchilar, senetkarlar, metbuat-Neshriyat we jemiyetler wekilliri shundaqla muellimler qatnashti.

Yighinni achqan uyghur edebiyati kéngishining bashliqi, yazghuchi we dramatorg exmetjan hashiri dölet rehbiri nursultan nazarbayéfning «kélechekke nishan: meniwi yéngilinish» maqaliside qazaq tilining latin herpige ötüshi teshebbusining qazaqistanliqlar teripidin jiddiy muhakime qiliniwatqanliqini, dölet tilining latin yéziqigha köchüshi boyiche tewsiye qiliniwatqan layihilerning köpligen talash-Tartishlar tughduruwatqanliqini, latin yéziqigha ötüshning qazaqistan üchün muhim ehmiyetke ige ikenlikini alahide tekitlidi.

Exmetjan hashirining éytishiche, qazaq tilining latin élipbesidiki bir pütün ülgilerni jari qilish mesilisi qariliwatqan bügünki künde qazaqistanda yashawatqan bashqa xelqlerningmu yéziq mesilisi we kélechek yüzlinishi köpchilikni oylandurmaqtiken. Qazaqistan prézidénti qazaqistandiki bashqa xelqlerningmu latin yéziqigha ötüshige qarita mumkinchiliklerning yaritilishini otturigha qoyghan.

Exmetjan hashiri, uyghurlarning ötmüshte bir nechche yéziqlarda munewwer eserlerni meydangha keltürgenlikini, uyghur latin yéziqining sowét ittipaqida 1930-Yilidin 1946-Yilighiche, uyghur élida bolsa 1965-Yilidin 1982-Yilighiche ishlitilgenlikini ilgiri sürdi.

Yighinda sözge chiqqan tilshunas ruslan arziyéfning tekitlishiche, latin yéziqigha köchüsh siyasiy mesile bolup, dölet tilining latin yéziqigha köchüshi boyiche bir nechche layihe tüzülgen bolup, axirqisi memliket rehbirige tewsiye qilinghan iken.

Ruslan arziyéfning déyishiche, hazir dunya miqyasida uyghurlar qolliniwatqan latin yéziqimu talash-Tartishlar tughdurmaqtiken. Uyghur mektepliri oqughuchilirining teqdirini oylighan teqdirde qazaqistanda resmiy qobul qilinghan latin yéziqi asasida uyghur yéziqini yézip chiqish zörür iken. U, uyghur we qazaq élipbesidiki bezi kichik perqlerni hésabqa almighanda bu ikki qérindash xelqning élipbe sistémisida chong perqlerning yoqluqini bildürdi.

Igilishimizche, yéqinda «uyghur awazi» gézitide ruslan arziyéfning «latin yéziqigha köchüsh-Bizning omumiy wezipimiz» namliq maqalisi élan qilinghan. Maqalida memliket prézidéntigha tewsiye qilinghan 32 heriptin ibaret layihening ilgirikilerge qarighanda ixcham hem inglizche hérip taxtisigha mas kélidighan qulayliq yéziq ikenliki éytilghan. Ruslan ependi, mubada kélechekte mezkur layihe dölet yéziqi süpitide qobul qilinghan teqdirde qazaqistan uyghurlirining shuninggha asaslinip, latin herplirige asaslanghan yéziqini ishlep chiqish mumkinlikini otturigha qoydi.

Muxtar ewezof namidiki edebiyat we senet institutining proféssori alimjan hemrayéf yüz yil mabeynide sowét ittipaqida kiril yéziqida köpligen nadir eserler yézilghan bolsimu, emma ularning barliqining kommunistik idéologiyining qattiq tesiride «tasqilip» we «süzülüp» yaritilghanliqini, bügünki künde bu siyasiy tesirdin qutulush pursitining peyda boluwatqanliqini ilgiri sürdi. Shu sewebtin u latin yéziqigha ötüsh terepdari ikenlikini, bezi tawushlarni ikki herp bilen yézishni, emma herplerge belgiler qoyushqa qarshi ikenlikini, ruslan arziyéfning layihisini qismen qollaydighanliqini izhar qildi.

Ziyaritimizni qobul qilghan tarixchi munir érzin sowét ittipaqida kiril yéziqidin latin yéziqigha, latin yéziqidin kiril yéziqigha köchüshi jeryanida peqet bezi lawazimliq shexslerdin tashqiri, uyghur we bashqa xelqlerning pikirlirining hésabqa élinmighanliqini ilgiri sürdi. U, qazaq ziyaliylirining shu waqitlarda latin yéziqigha ötüsh jeryanida köpligen asare-Etiqiliridin ayrilish xewpi tughulushi heqqide jar salghanliqini körsitip, mundaq dédi: «hazir bu mesile keng türde muhakime qiliniwatidu. Qazaq qérindashlar bilen bille uyghurlarmu bu mesilige yéqindin arilishiwatidu. 30-Yillarda chiqqan alimlirimiz mushu mesililerni qarighan waqitta latin yéziqini qandaq derijide paydilanghan. Bu nersimu étibargha élinsa dégen pikrim bar. Wetendimu latin élipbesi 50-Yillarda qozghaldi. Ularningmu öz tejribiliri yoq emes».

Munir érzin uyghur mutexessislerning shuninggha oxshash nuqtilarni hésabqa alghan halda, latin yéziqidiki uyghur élipbesining toghra layihisini ishlep chiqidighinigha ishinidighanliqini bildürdi.

Péshqedem ustaz qasim ismayilof mundaq yighingha tunji qétim qatnishiwatqanliqini otturigha qoyup, mundaq dédi: «bügün sözligüchiler nahayiti orunluq gepni qildi. Edebiyat muellimi süpitide mundaq démekchimen: birinchidin, biz layihini qobul qiliwatmaymiz, u aldimizda téxi. Bu uzun jeryan. Qazaq xelqi bilen yéqin bolghanliqimiz üchün qazaq élipbesi bilenmu yéqin bölishimiz toghra dep oylaymen. Biraq qazaq tili bilen qanche yéqin bolghan bilenmu beribir bizning tilimizning öz alahidilikliri bar».

«Atamura» neshriyati uyghur tehrir bölümining bashliqi malik muhemmidinof komissiyilerning uyghur tilidiki latin élipbesini qobul qilish jeryanida herplerge qoyulidighan belgilerning imkan qeder az bolush lazimliqini tekitlep, élipbeni asanlashturush kéreklikini, komissiye terkibide sözsiz mektep muellimliriningmu bolushi lazimliqini izhar qildi.

Uyghurlar milliy birleshmisining reisi hakimjan memetof, latin yéziqigha ötüshte héchqandaq siyasetning yoqluqini tilgha aldi. U, hazir uyghur élida latin yéziqigha ötüsh toghriliq söz boluwatqanliqini, shundaq bolghan teqdirde uyghurlarning öz qérindashliri bilen hem bashqimu xelqler bilen téximu yéqinlishishigha purset tughulidighanliqini bildürdi.

Yighin axirida qatnashquchilar qazaqistan dölitining latin yéziqigha köchüshini toluq quwwetlep, bu mesilide qazaqistan uyghurlirining jumhuriyetlik étno-Medeniyet merkizi yénida mexsus komissiye qurushning orunluq ikenliki toghriliq qarar aldi./oyghan

Almutada Qazaqistan we Merkiziy Asiyaning Tarixi we Medeniyiti Boyiche Sherqiy Türkistan Menbeliri Témisida Ilmiy Muhakime Yighini Ötti


Qazaqistanliq tarixchi risalet kérimowa toplighan süret, yarkend shehiridiki meschitning körünüshi. 19-Esirning axiri.

Qazaqistanliq tarixchi risalet kérimowa toplighan süret, yarkend shehiridiki meschitning körünüshi. 19-Esirning axiri.

 RFA/Oyghan

12-Öktebirde almutadiki pelsepe institutining mejlis zalida «qazaqistan we merkiziy asiyaning tarixi we medeniyiti boyiche sherqiy türkistan menbeliri (19-We 20-Esirler)» témisida ilmiy muhakime yighini bolup ötti. Süléyménof namidiki sherqshunasliq instituti uyushturghan mezkur yighin institut terkibidiki uyghurshunasliq merkizining rehbiri, tarix penlirining doktori, proféssor risalet kerimowaning ilmiy paaliyitige béghishlandi. Uninggha alimlar, aliy oqush orunlirining oqutquchiliri, jemiyetlik birleshmiler we ammiwi axbarat wasitiliri wekilliri qatnashti.

Yighinning tentenilik qismini achqan süléyménof namidiki sherqshunasliq institutining mudiri, milliy penler akadémiyisining akadémiki ebsattar dérbisali risalet kerimowaning qazaqistan ilim-Penige qoshqan töhpisini yuqiri bahalap, uning sherqshunasliq, shu jümlidin uyghurshunasliq ilmini rawajlandurushtiki ish-Paaliyetlirini, insaniy xisletlirini körsetti. E. Dérbisali r. Kerimowaning 30 yildin oshuq waqit hayatining qazaqistan penler akadémiyisi bilen zich baghlinishta bolup kelgenlikini, bu jeryanda uning yüzdin oshuq ilmiy emgeklirining élan qilinghanliqini, uning ilmiy paaliyitining yuqiri bahalinip, «qazaqistan pénige qoshqan töhpisi üchün» hörmetlik belgisi, shuningdek köpligen pexriy guwahnamiler bilen teqdirlengenlikini alahide tekitlidi. Institut mudiri r. Kerimowaning pédagogikiliq sahesidiki, yeni yash ilmiy kadirlarni terbiyileshtiki emgikinimu yuqiri bahalidi we kolléktip namidin uning 65 yashliq tewelludini qizghin tebriklidi.

Andin sherqshunasliq institutining bash ilmiy xadimi, tarix penlirining doktori ablehet kamalof «risalet kerimowaning ilmiy paaliyiti heqqide» mawzusida doklat qildi. Tebrik sözge chiqqan qazaqistan yazghuchilar ittipaqi uyghur edebiyati kéngishining bashliqi exmetjan hashiriy, jumhuriyetlik «uyghur awazi» gézitining bölüm bashliqi shemshidin ayupof, «inayet» jemiyetlik birleshmisi wekili nadirem ömerowa, shundaqla «turan» uniwérsitéti, abay namidiki qazaq pédagogika uniwérsitétining oqutquchiliri, sherqshunasliq institutining alimliri r. Kerimowaning ilmiy paaliyiti heqqide öz qarashlirini bildürdi.

Radiomiz ziyaritini qobul qilghan sherqshunasliq institutining bash ilmiy xadimi, tarixchi doktor ablehet kamalof r. Kerimowaning ilmiy paaliyitining asasiy yönilishlirige toxtilip, mundaq dédi: «risalet kerimowaning ilmiy paaliyitini ikki yönilishte atap ötüshke bolidu. Birinchidin, u özining pütkül namzatliq ilmiy ishini yettisu uyghurlirining emeliy senitini yorutushqa béghishlighan bolsa, ikkinchidin, doktorluq ilmiy ishini sherqiy türkistanning ottura esir sheherlirini tetqiq qilishqa béghishlidi. Risalet kerimowa hem étnografiye saheside ishlewatqan peytidimu, hem ottura esir tarix ilmi saheside ishlewatqan waqtidimu ilmiy ékispéditsiyelerge alahide köngül böldi, chünki peqet mushu ékispéditsiyeler arqiliq köpligen zörür matériyallarni toplashqa bolidighanliqini yaxshi chüshendi. U öz ilmiy paaliyitining deslepki qismida, yeni yettisu uyghurlirining emeliy seniti boyiche ishlewatqan peytide qazaqistan we perghane wadisida yashawatqan uyghurlarni arilighan idi. Kéyin bolsa, yeni ottura esir tarixi boyiche matériyal toplighan waqtida 1998 we 2007-Yilliri sherqshunasliq institutining uyghur aptonom rayonigha uyushturghan ilmiy ékispéditsiyesini bashqurdi. U shundaqla ‹medeniy miras› dölet programmisi boyiche 2007-Yili wéngiriyege bolghan étnografiyilik ékispéditsiyege qatnashti.»

A. Kamalof kéyinki on yilning ichide, yeni 2007-Yildin bashlap risalet kerimowaning özini heqiqiy rehber süpitide körsetkenlikini, uyghurshunasliq merkizining rehbiri lawazimida merkezning barliq ilmiy layihilirini bashqurghanliqini alahide tekitlidi. A. Kamalofning éytishiche, 2007-Yildin buyan uyghurshunasliq merkizi uyghur élining ötmüsh tarixi we medeniyitini merkiziy asiya we qazaqistan bilen zich alaqide tetqiq qilip kéliwatqan bolup, bu jeryanda köpligen ilmiy layihiler orunlandi, muhakime yighinliri ötküzüldi, monografiyeler we maqaliler toplamliri neshr qilindi.

Ilmiy muhakime yighinining ikkinchi qismi asasiy jehettin sherqiy türkistan menbeliri asasida yézilghan til, edebiyat, tarix, étnografiye, maarip we bashqimu mesililerge béghishlanghan doklatlarni öz ichige aldi.

Abay namidiki qazaq pédagogika uniwérsitétining oqutquchisi shairem baratowa sherqiy türkistan qolyazmiliridin bolupmu bilal nazimning «kitabi ghazat der mülki chin» dastanining ottura asiya tarixini tetqiq qilishtiki ehmiyitining intayin zor ikenlikini tekitlep, mundaq dédi: «mezkur yighinda bu qolyazma heqqide uyghurshunasliq merkizining ilmiy xadimliri tarixchi ablehet kamalof ‹bilal nazim emgekliri yettisu tarixining menbeliri süpitide› we ‹bilal nazimning kitabi ghazat der mülki chin dastanining syuzhétliq-Kompozitsiyelik alahidilikliri› namliq doklatlirida öz pikirlirini éytti. A.Kamalof 19-Esirning ikkinchi yérimida sherqiy türkistanning ili wilayitidiki ijtimaiy-Siyasiy weziyetning yettisudiki ehwal bilen bolghan alaqilirini, ikki terepte yashawatqan türkiy xelqlerning özara étnikiliq we medeniy munasiwetlirini yorutidu. R.Yüsüpof bolsa, öz doklatida dastanning ili wilayitide yüz bergen qoralliq qozghilang heqqide melumatlarni toluq igileshke mumkinchilik béridighan tarixiy menbe ikenlikini ispatlaydu. Doklatchi, ikkinchidin, dastanning 19-Esir uyghur edebiyatining omumiy tereqqiyatini, uningdiki réalizm yönilishining bir ülgisini körsitidighan bediiy eser ikenlikini körsitidu. U bu eserde teswirlengen waqielerning qozghilangning bashlinishidin tartip ta u ghalibiyet qazinip, musteqil ili sultanliqi qurulghangha qeder chong ariliqni öz ichige alghanliqi heqqide weqelerning keng dairide teswirlengenlikini yarqin misallar bilen ispatlap béridu.»

Uyghurshunasliq merkizining ilmiy xadimi, tilshunas doktor xalminem mesimowa öz doklatida 19-Esirdiki séyit muhemmet qashining «sherhi shikeste», musa sayramining «tarixi eminiye» we ismetulla möjüzining «tewarixi musiqiyun» eserlirining bezi til alahidiliklirini tehlil qilghanliqini bildürüp, mundaq dédi: «bu dewrdiki eserlerde uyghur tili fonétikiliq we léksika-Gramatikiliq alahidilikliri bilen hem kona uyghur tilidin, hem hazirqi zaman uyghur tilidin melum derijide perqlinidighanliqini körüsh mumkin. Buni mezkur eserlerning morfologiyilik, léksikiliq we sintaksisliq alahidilikliridin körüshke bolidu» .

Yighinning ikkinchi qismidin shundaqla ruslan arziyéfning «sherqiy türkistandiki jeditchilik herikiti», zulfiye kerimowaning «19-Esirning ikkinchi yérimidiki sherqiy türkistan yazma yadikarliqlirini tetqiq qilish tarixi», gülbehrem molotowaning «diwani meshrep» esiri boyiche neqshbendiye sopilirining karametliri» we bashqimu alimlarning doklatliri orun aldi.-oyghan