POSTMODERNİTE VE ULUS DEVLET

“Postmodernity and Nation State”

 

 

Doç.Dr. Gürsoy AKÇA[i]

ÖZET 

Dinsel ve metafiziksel geleneklerin bütüncül yaklaşımlarının asılmasıyla, modern toplumlar, bilimsel nesnellik, ahlak ve yasalarda evrensellik ve sanatta özerklik gibi nosyonlar üzerine kurulmuslardır. Kapitalizm, endüstrilesme, sehirlesme, metalasma, mekaniklesme, akılcılık, bilimsel ve teknolojik ilerleme, ulus-devlet örgütlenmesi modern toplumun temel nitelikleri olmuştur. Modernizm eleştirilerine dayanan postmodern yaklaşımlarda modernlige ait düsünceler ve kurumlar eleştirilmiştir.

Postmodernistler büyük anlatıların reddine ve farklılık ve çoğulculugun vurgulanmasına koşut olarak toplumda her türlü bütünlükçü kavramı reddetmişler, bütünlükçü karakteri nedeniyle ulusu ve ulus-devleti eleştirmişler, fakat politik anlamda toplumu ayakta tutacak ilke ve temeller sunmamışlardır. Çogu postmodernist görüsün aksine, ulus-devletler postmodernitenin siyasal alanının en önemli aktörleri olmaya devam ermektedirler.

Anahtar Kelimeler: Modernite, Ulus-Devlet, Ulusal Kültür, Postmodernizm, Postmodernite, Küreselleşme.

ABSTRACT

After the transformation of the holistic approaches of religious and metaphysical traditions, modern societies have been grounded on such notions as the scientific objectivity, universality of law and ethic and autonomy of arts. The main characteristics of modern society have been capitalism, industrialization, urbanization, commoditization, mechanization, rationalism, scientific and technological development and nation-sate organization. In postmodernist approaches the ideas and institutions of modernity have been criticized. Parallel to the criticism of the meta narratives and the emphasize on differences and pluralism, postmodernists rejected all holistic concepts including nation and nation-state, but they did not develop principles and grounds providing poltical order in society. It seems that, counter to the most of the postmodernist views, nation-states maintains to be important actors of the political realm of postmodernity. 

Key Words: Modernity, Nation-State, National Culture, Postmodernism, Postmodernity, Globalization

***

GİRİŞ

Geleneksel toplumların düsünsel ve toplumsal sistemleri dinsel ve metafiziksel dinamikler tarafından sekillendiriliyordu. Geleneksel dönem, aydınlanma gelenegiyle aklın dinsel ve metafiziksel olanın yerine geçirilmesiyle asılmıştır. Eski dönemin eleştirisi üzerine insa edilen yeni dönemde aklın ilkelerinin evrenselliginden hareketle düsünsel alanda büyük teorilestirmeler, toplumsal alanda ise, büyük sistemler gelistirilmiştir. Geleneksel dönemde doga, toplum ve insan olayları Tanrının iradesi ve gücü temelinde açıklanırken, akıl çagında gözlem ve deneye dayanan nedensel açıklamalar olayların aydınlatılmasının tek yolu olarak benimsenmiştir. Geleneksel düsünce ve örgütlenmeye karsıtlıgıyla belirginlesen bu dönem “modern” terimi ile kavramlastırılmıştır. Aydınlanma dönemiyle birlikte kullanılmaya baslayan bir diger terim “modernite”dir. Modernite, “modernkapitalist devletin gelisimine paralel olarak geleneksel düzenin zıddı; ilerlemenin, ekonomik ve idari rasyonalizasyonun ve sosyal dünyanın farklılasmasının vuku buldugu bir durum”u ifade eder. Modernite evresindeki bir toplum; bilimsel ve teknolojik alanlarda ilerleme, ulus-devlet seklinde örgütlenme ve bu örgütsel yapısıyla dünya kapitalist sisteminde yer alma, endüstrilesme, sehirlesme (Sarıbay 2001: 4-5), metalasmanın hızla yaygınlasması, mekaniklesme, degisim ve piyasa ile karakterize olur (Kellner 2000: 371). Bu anlamda modernite duygusal insani özün dışlandıgı akıl ekseninde ve düzenlilik temelinde sekillenen toplumsal bir sistemin ifadesidir.

Ulus-devletler akıl ve bilim temelinde düzen, hiyerarsi, merkezilik ve kontrol nosyonlarına dayanan örgütsel yapılarıyla modernitenin siyasal alanının temel aktörleri olmuşlardır. Modern küresel sistemin ulus-devletler örgütlenmesi seklinde kurulması, ulus-devletlerin önemlerini pekistirmiştir. Sosyal bağlamda, geleneksel toplumsal bütünleşmelerden farklı olarak özgür bireysel irade temelinde, akıl ve çıkar eksenli, standart kültürel bütünlükler oluşturan modenist ruh, ulus bütünlügünü meydana getirmiştir. Bu anlamda uluslar, ulus-devletlerin egitim sistemlerinin de katkılarıyla kültürel bütünlüge sahip toplumlardır. Burada “bütünlük” kavramının “aynılık” kavramından ayırt edilmesi konumuz açısından önemlidir.

Aklın eleştirelliginin modern dönem düsünsel ve toplumsal sistemlerine yönelmesi, modernligin dinamiklerinde sarsılmalar meydana getirmiştir. Bu süreçte büyük anlatılar ve sistemler insan özgürlesimini engelledikleri bağlamında eleştirilmiş, düsünsel ve toplumsal alanda çoğulluk adına farklı olanın özgünlügünü koruyarakbirlikte var olmaları vurgulanmıştır. Modern olanın asılmışlıgını vurgulamak için “postmodern” terimiyle ifade edilen bu dönemde modernligin diger kurumları gibi ulus-devletler de farklı olana müsamahasız olma ve ulusal bütünlük adına onu degisik araçlarla özgünlügünden etme bağlamında eleştirilmiştir. Ayrıca postmodern toplumsal kosulların, toplumsal alanda meydana getirdikleri degisimlerin ulusal bir bütünlügü imkansızlastırdıgına vurgu yapılmıştır. Bu çerçevede, modernitenin merkeziyetçi ve bütünlükçü sosyo-politik yapısının bir parçası olan ulus-devletin, farklının ve yerelin yükselisini temsil eden postmodern kosullardaki yerinin nasıl ele alınacagı önemli bir sorundur.

KÜRESEL MODERNLESME BİÇİMİ OLARAK ULUS DEVLET 

Ulus-devlet, modern dönem Batı toplumundaki gelişmelerin etkisinde ve onlara koşut olarak ortaya çıkmış siyasal toplum örgütlenisinin adıdır. Oluşum ve gelisimlerinde modernist ruhun oluşturucu ve düzenleyici islevi etkili olmuştur. Karakas (2000: 17)’ın ifadesiyle, “duygusalreaksiyonel bir güç ve ideolojik-siyasal donanıma sahip bir olgu olarak … ulus ve onunla bagıntılı her sey temel karakteristigi itibariyle moderndir”. Billig’in gözlemlediği gibi modern ulus “devletler geleneksel, bölgesel, kültürel, dilsel ve etnik farklılıkları düzlestiren merkezi siyasi hükümetler” olma niteliklerini, kuruluslarında etkili olan ve “Farklılıga karsı müsamahasızlık” seklinde ifade edilebilen modernist ruhtan almışlardır (Billig 2002: 151). Bu anlamda modernist devlet, yaygın yönetici ve denetleyicileriyle merkezi bir yapılanmadır. İslevsel bağlamda ise, piyasa rekabet sartlarının belirlenmesine katkısı noktasında düzenleyici; emek gücünün yeniden oluşumunu saglayıcı altyapının gelistirilmesi noktasında müdahaleci ve refah saglayıcı hizmetlerin üretilip dağıtılması ile emek ve sermaye arasındaki ilişkilerin yeni ilkeler dogrultusunda sekillendirilmesine katkısı bağlamında çatısmaları gidericidir (Belek 1999: 174). Bu bağlamda düzenleyicilik, müdahalecilik, uzlastırıcılık ve merkezilik modern devletin belirgin nitelikleri olarak karsımıza çıkmaktadır.

Modern siyasal-ekonomik örgütlenmeler olan ulus-devletler, 16. yüzyılda dogmus, 19. yüzyılda yaygınlık kazanmış ve kurumsallasmış, 1945 sonrasında vazgeçilmez evrensel bir sistem halini almıştır (Wallerstein 1998: 122-123). Smith (2002b: 172-177) ise; ulus oluşumunu orta çaga kadar götürmenin mümkün olduğuna isaret ettikten sonra, Avrupa da ortaya çıkan ve ulus-devlet oluşumuna katkıda bulunan devrimsel nitelikli üç gelişmeye vurgu yapar. Bunlardan ilki, ekonomik entegrasyon sonucunda devletin merkezi konuma gelmesiyle bölgesel ve etnik bağlılıkların ikici planda kalmasıdır. İkincisi, bilimsel gelişmelerle desteklenen teknik uzmanlık ve bürokrasinin yükselisinin, kaynaklardan yüksek verimlilikle yararlanılmasını ve egemenligin güçlendirilmesini saglamasıdır. Üçüncüsü, kültürel alanda geleneksel kilise kökenli otoritelerin devlet egemenligi ve vatandaslık esitligi ekseninde gelisen bir dünyevi kurtulus amacına dönüsmesi ve bu amaca hizmet eden bir entelijensiyanın geliserek devletin hakimiyet alanında kültürel bütünlük oluşturma çabasına girmesidir.

Kültürel bütünlük oluşturma çabalarıyla birlikte ulus ve ulusçuluk tartısmalarına girilmiş olmaktadır. Ulus ve ulusçuluk tartısmaları hangisinin digerini oluşturdugu noktasında yoğunlaşmış, genel egilim, ulusçulugun ulusları belirlediği yönünde olmuştur. Karakas’ın ifadesiyle; “ulusçuluk, sanayilesme süreci içerisinde degisik unsurları oluşturarak canlandırıp bilinçli bir ulus olmayı ve oluşturmayı saglayan, farklılasmayı toplum içinden toplum dışına çıkarıp kültürel türdesligi öngören, ulusal yönetimi örgütlemesine bağlı olarak da ulusal bir ekonomi yaratan, ulus olma asamasına ulasma çabalarının hem bir ürünü hem de ideolojik aracı” (Karakas 2000: 39) olması bağlamında, yeni toplumsal sartların zorlamasıyla geleneksel toplum yapılarının ve bütünleşme araçlarının kırılarak yeni bir sosyal bütünlügün oluşturulması çabalarını ifade eder. Bu anlamda Fransız Devrimi, ulus kavramına yeni ve seküler bir anlam kazandırması yönüyle dönüm noktası olmuştur. Fransız Devriminden sonra ulus, devrimi gerçeklestiren ve tarihsel süreçte sınırları oluşmus bir cografyada yasayan yurttaslar toplulugunu ifade etmiştir. Kutsallıktan arındırılan yeni devlet, mesruiyyetini, aklın ilkelerinden beslenen iradelerin oylarından alıyordu. Özgür irade kökenli toplumsal uzlası, egemenligin tek kaynagı konumundaydı. Böylece ulus-devlet Alman geleneginin aksine “etnik, dilsel veya dinsel” homojenlikten çok özgür iradeli yurttasların uzlaşılarında temellendirilerek dinsel, etnik veya dilsel kökenli toplumsal kimlikler yurt ve özgür irade çerçevesinde sekillenen ulusal kimlik içinde eritilmiştir (Aydın 1999: 34-40). Toplumsal bütünleşmede dinsel ve metafiziksel dinamikler aydınlanma gelenegine koşut olarak akıl ve onun güdümündeki iradeyle yer değiştirmiştir.

Ulusçuluk (milliyetçilik) farklı kuramsal yaklaşımlarla ele alınıp incelenmiştir. Milliyetçiligin kuramsal çözümlemelerinde temel yaklaşımlar; ilkçi, modernist ve etno-sembolcü çözümlemelerdir. İlkçiler, “milletleri dogal ya da eski çaglardan beri var olan yapılar olarak” görürlerken; modernistler, “kapitalizm, sanayilesme, merkezi devletlerin kurulması, kentlesme, laiklesme gibi modern süreçler”in millet ve milliyetçiligi ortaya çıkardıgı ya da ortaya çıkmalarına eslik ettigi görüsündedirler. Etnosembolcüler, bugünün milletlerini bir gelismişlik sürecinin ürünü olarak degerlendirdiklerinden milliyetçilik çözümlemelerinde, geçmişteki etnik köken ve kültüre vurgu yaparlar (Özkırımlı 1999: 75-219). Etnik köken ve siyasi örgütsel yapının vurgulanması milliyetçilik analizlerinde diger bir yaklaşımı sekillenmiş görünmektedir. Ulusun tanımlanmasında ortak birsoya, dile, dine ve diger kültürel unsurlara vurgu yapan milliyetçilik, etnik milliyetçilik olarak adlandırılmış ve daha çok Dogu toplumlarına atfedilmiştir. Siyasal vurgusu daha agır olan ulusçuluk, sivil milliyetçilik seklinde adlandırılmış ve “…belirli bir toprak ve bu topraklarda yasayanların güvenlik ve hakları temelinde tanımlanmıştır. Kültürel olarak nötr, siyasal olarak kapsayıcıdır”. Fransız Devriminden sonraki Batı toplumlarına atfedilir. Altuntas’ın da belirttigi gibi bu ayrımın objektifligi tartısmalıdır (Altuntas 2004-05: 178-181). Batılıların zihinsel arka planlarındaki “Dogu” imgesi bir ötekilestirme aracı olarak milliyetçilik analizlerine de yansımış görünmektedir. Bu bağlamda sivil milliyetçilik bir gelismişlik belirtisi olarak Batı toplumlarına atfedilirken, etnik milliyetçilik geri kalmışlıgın toplumsal bir görünümü seklinde Dogu toplumlarına atfedilmiştir.

Milliyetçiligin bir başka türü, sömürgelerde ortaya çıkan ve sanayi kapitalizminin neden oldugu küresel emperyalizme karsı gelistirilmiş tepkiden kaynaklanır. 19. yüzyılda sömürgeler ve şirketlerdeki kadro ihtiyaçları gibi pratik gereksinmeler standart egitim sisteminin yaygınlastırılmasına neden olmuş, imparatorluk merkezindeki egemen ulus, bu egitim sisteminin sömürge kökenli mezunlarının idari ve egitsel hareket alanlarını sömürge baskentleriyle sınırlandırmıştır. Bu sınırlandırma ulusal bilince temel oluşturacak bölgesel bir farklılasma düsüncesini dogurmus, bu bilinçsel kopus iki dilli entelijensiyanın ve yeni iletişim teknolojilerinin destegi ile bir kalıp oluşturarak modellesmiştir (Anderson 1993: 157-158). Lyotard, sabit bir kültürel köken oluşturucu “anlatı mit”i ve farklılıkların yok sayıldıgı bir “yurt” tasavvuru dolayısıyla post-kolonyal ulusçulugu arkaik ve tehlikeli görür (During 2000: 119). Bu anlamda sömürge milliyetçiligini, sömürgecilerin durumlarını pekistirmek adına sömürgelere uyguladıkları ayrımcılıgın geri tepmesi seklinde degerlendirmek mümkündür. Bir yönüyle ezilmişlikte birlesmenin entelektüel bir formda ifadesini bulması ve iletişim araçlarıyla toplumsal bir zemin ve destege kavusmasıdır.

Ulusçu fikirlerin oluşması ve yaygınlık kazanmasında iletişim araçları önemli bir isleve sahip olmuştur. Ulusçuluk ile iletişim teknolojileri ilişkisinde ulusçulugun fikir olarak bir merkezde var oldugu ve iletişim araçları tarafından kitlelere ulastırıldıgı ve düsünsel bağlamda onları sekillendirdiği yaklaşımının yanlıslıgına dikkat çeken Gellner (1992: 208-209), bu etkilesimde asıl ortamın mesajının, yani, iletişim teknolojilerinin toplumda merkezi rolleri üstlendiklerinin sunumu oldugunu vurgular. Bu yaklaşımda önemli olan iletilen mesajın içeriginden çok “dilinin ve üslubunun” anlasılması ve bu anlasılmayı saglayacak yetilere sahip olanların topluma kabul edileceklerinin vurgulanmasıdır. Gellner’in bu yaklaşımı letisim sisteminin kodlarının bizzat toplumu dönüstürücü ve sekillendirici olduğuna isaret etmektedir. Yani, iletişim sistemine hakim olan dil bir kültürün tasıyıcısı olarak bir yasam biçimini iletişime muhatap olanlara aktarmaktadır. Nitekim, Anderson (1993: 52-62), Avrupa merkezli olarak baslayan kapitalist kitap yayıncılıgının teknoloji ve dilsel çesitlilikle etkilesiminin ulusların kökenini oluşturan yeni cemaatlerin tasavvuruna imkan tanıdıgı görüsündedir. Benzer bir yaklaşımla During (2000:122-123), ulusçulugun bazı dillerin basılıp kitaplarla iletilmesi suretiyle oluştugunu belirtir. Ona göre; ulus oluşumu, öznelerin kitapların basıldıgı dillerdeki okur kitleleriyle kendilerini özdeslestirmeleriyle meydana gelmiştir. Ulusçulugun teorik analizlerinde ulus-millet etnik, kültürel, siyasal, tarihsel ve hatta dogal temeller vurgulanarak temellendirilmeye ve oluşturulmaya çalısılmıştır. Farklı vurgulamaların yapılmış olması, bir toplumun millet olarak nitelenebilmesinin asgari sartlarının belirlenmesini sorunsallastırmıştır. Milletin belirlenmesinde hangi kriterlerin varlığının yeterliligi tartısma konusu olmuş ve farklı görüsler ortaya atılmıştır. Milletin saygınlık duygusuna dayandıgını belirten Weber (1993: 167-173), siyasal, dilsel, kansal ve hatta kültürel bütünlüklerin milleti tanımlayamayacagı, ancak bütünleştirici bir isleve sahip olabilecegi görüsündedir. Weber, millet düsüncesinin bütün sekillerinde görülen ilahi “misyon” anlayısına dikkat çeker. Çünkü bu misyonun yerine getirilmesi belirli niteliklere sahip bir toplumsal varlığı (millet) gerektirecektir. Bu varlığı (milleti) Weber, “kendini bagımsız bir devlet biçiminde ifade edebilen bir duygu birligi, …. normal olarak kendi devletini yaratma egilimini de tasıyan bir topluluk” seklinde tanımlar. Benzer bir yaklaşımla Foucault, ulusu, devlet kurma niteligine sahip bireylerin varlığından devletin somut varlığına uzanan ilişkilerle belirginlestirir. Devletin kurucu nüvesi olan ulusun tarihsel rolü ve görevi “kendini yönetme, idare etme, hükümet etme, kendi üzerinde, devlet figürünün ve iktidarının kendi üzerindeki kurulusunu ve isleyisini saglamak”tır. Yani ulus, devletle olan ilişkileriyle ayırt edilir ve varlığının sartlarının oluşturucusu olması anlamında ulus, devlettir (Foucault 2002: 230-231). Bu anlamda Giddens (2005: 159) ulusu, bir toplumun bir yönetim sekliyle ilişkisi bağlamında ele alarak, “hem dahili devlet hem de diger devletler tarafından tepkisel olarak gözetilen, üniter bir yönetime konu olan ve açıkça belirlenmiş bir bölge içerisinde var olan bir ortaklık” seklinde tanımlar. Bütün bu ulus analizlerinden bir toplumun ulus niteligine sahip olmasında devlet seklinde örgütlenebilmesi, ya da siyasallasma iradesine sahip olması ile bir ve bütün olma kararlılıgının varlığının belirleyici oldugu görülmektedir.

Devletin egemenligi, uluslar arası alanda tanınmasına ve içte hakimiyetini sağlamış olmasına bağlıdır. Devletin iç egemenligi “…sınırlı bir bölge ya da bölgeler içerisinde yasa yapma ve bunların yürütülmesini etkin biçimde uygulama; siddet araçlarının taşarrufu üzerinde tekel oluşturma; dahili siyasi ve idari hükümet biçimiyle ilgili temel siyasetleri kontrol etme; ve gelirin temeli olan ulusal ekonominin meyvelerini harcama kapasitesi olan bir siyasi organizasyon”un islerliginin varlığı ile ilgilidir (Giddens 2005: 366). Bu anlamda “Ulus-devlet’in yapmak istediği; devleti ya da siyasal iktidarı merkezilestirmek, kültürü standartlastırmak, hukukta esitlik ve ekonomide bütünleşmeyi saglamaktır” (Sarıbay 2001: 217). İç egemenlik bağlamında devlet- güç kullanımı ilişkisi üzerinde duran Weber, güç ve siddet kullanımının devlet tekelinde olmaması durumunun anarsi olacagına isaret eder. Hatta bu tekelin devleti tanımlayan önemli bir araç olduğuna dikkat çeken Weber, devleti, “belli bir arazi içinde, fiziksel siddetin mesru kullanımını tekelinde (başarıyla) bulunduran insan toplulugu” seklinde tanımlamıştır (Weber 1993: 80). İçte egemenligini saglayamamış bir devletin uluslar arası alanda tanınması mümkün olmadıgı gibi, böyle bir devletin uluslar arası güçlerin müdahalelerine açık olmasından söz etmek daha gerçekçidir.

Ulus kavramı, siyasal düzenlenimi (ulus-devlet) ifade ettigi gibi, halkı da ifade eder ve genelde bu halk kendini bir köken toplulugunda temellendirir. Hatta ulusun farklı kökenlerden gelen topluluklardan oluşmus bir bütünlük oldugu belirtilirken dahi, bu toplulukların ortak noktaları saf bir kökeni isaret eder. Kökensel dayanak, küresel sosyo-ekonomik baskılar karsısında siyasal yapıya güç kazandırır (Touraine 2002c: 285-286). Soy ve kültür, özellikle Alman geleneginde büyük bir öneme sahip olmuştur. Alman geleneginde ulus, soy, bu soya ait bir dil ve bu soyun tarihin derinliklerinde oluşmus olan birlik ve sürekliligini ifade eden tarihi ile tanımlanır. Böylece etniklik, bir öz halinde ulusun kültürel kozasının merkezine yerlestirilmiş olur (Aydın 1999: 53). Aynı noktaya isaret eden Smith (1999: 71), milletlerin varlığını etnilerin varlığına dayandırır. Etnilerin ülkeye tarihi ve sembolik bir bag ile bağlı oldukları düsünüldügünde, milletlerin anlasılmasında o ülkeye ait anısal ve mitsel unsurlar yani etniye ait unsurlar özel bir önem tasır. Hobsbawm (1995: 55-56)’ın gözlemlediği üzere; bir halkın millet olarak nitelenmesi, belirli bir büyüklüge ulasmış olası sartına ilaveten; var olan devletle arasında tarihsel bir bagın bulunmasına, “yazılı bir milli edebi ve idari anadile sahip yerlesiklik kazanmış bir kültürel elitin varlığı” ve “kanıtlanmış bir fetih yetenegi”nin bulunmasına bağlıdır. Burada Hobsbawm, tarihsel birlesimin entelektüel ve duygusal araçlarına isaret etmiştir. Guehenno ulusun tarihsel kökende bütünleşmesinin ırkçı olmadıgına isaret ederken söyle der: “…bir ulusun yurttaslarını birbirlerine baglayan bag, tarihsel verilerin tek biçimde birlesmesidir ve bu asla toplumsal, dinsel ya da ırkçı bir boyuta indirgenemez. Ulus, insanları ne oldukları temelinde değil, onların geçmişte ne olduklarına ilişkin sahip oldukları hatıranın temelinde bir araya getirir. Ancak bir ulus sadece soy zinciri ile tanımlanamaz; öyle olsaydı, ulus sadece genişletilmiş bir kavim olurdu….ulus, öncelikle bir yerdir…belli bir topraktır” (Guehenno 1998: 16). Bu yaklaşıma koşut olarak Anderson (1993: 20-22) ulusu, “hayal edilmiş bir  siyasal topluluk” seklinde tanımlar. Bu toplulugun temel nitelikleri hayal edilmiş olması, bir topluluk-cemaat niteligine sahip olması, sınırlı ve egemen olmasıdır.

Ulus ve ulus-devlet tartısmalarında tarihsel köken ve ortak geçmişte birliktelik, bu birlikteligin yasanmışlarının geçtigi bir cografyaya ihtiyaç duyar ve bilinçsel bütünleşme, anılar, semboller ve mitlerle beraber vatanlastırılmış bir toprak parçasıyla pekistirilir. Toker’in ifadesiyle “Vatan, millet varlığını sembollestiren, atalardan intikal etmiş bir miras, tarihi hatıraları muhafaza eden bir hazine”dir (Toker 2000: 57). Bu anlamda milletin karakterinin toprakta somutlasmasıdır. Ulus-devletlerin tarih sahnesine çıkıslarından önceki devlet yapılanmalarında “devlet aygıtının idari iktidarının, belirli teritoryal sınırlarla uyusması pek mümkün” değilken, modern ulus-devletlerin belirli bir toprak parçasıyla tanımlanmaları evrensel bir nitelik kazanmıştır (Giddens 2005: 71). Devlet sınırlarına atfedilen bu büyük önem, devletin merkezi siyasal örgütlenme egilimiyle yakından ilgilidir. Bir insan toplulugunun millet kimligine sahip olabilmesi; ortak bir kültür, ideoloji, mit, tarihsel hafızanın ve topluluk üyeleriyle özdeslesmiş bir mekanın varlığına, siyasallasmanın tamamlamış olmasına, yani, bütün fertlerine ortak olarak hitap eden kurumları ile fertlerin hak ve ödevlerini düzenleyen ve toplumun bütün fertlerine esit sekilde uygulanan yasaların varlığına bağlıdır (Smith 1999: 24-33). Merkezi bir hakimiyet ve güçlü bir bürokrasi ancak sınırları belirlenmiş hakimiyet alanlarıyla söz konusu olacaktır. Ulus-devlet yapılanmasında sınırlara ve yasalara büyük önem atfedilmesine eleştirel bir yaklaşım sergileyen Guehenno (1998: 16-17), bu önem atfının az gelismiş ülkeler ve sömürge ülkeleri için anlamsız olduğuna, ayrıca her Avrupa ülkesi için aynı anlamı ifade etmediğine dikkat çeker. İngiliz ve Almanların ulus tanımlamalarında Fransız ve İspanyolların aksine sınırlara değil, ırk ve kültüre dayanmaları bu bağlamda anlamlıdır. Guibernau (1997: 92, 163), ulus tanımlamasında sayılan niteliklere ilaveten gelecek tasavvurunun önemine isaret eder. Onda ulus, “bir topluluk oluşturma bilincine sahip, ortak bir kültürü paylasan, açıkça belirlenmiş bir toprak üzerinde yerlesik, ortak bir geçmişe ve gelecek projesine sahip ve kendi kendini yönetme hakkına sahip bir insan grubu”dur. Toker ise, ulusun betimlenmesinde manevi unsurlara dikkat çekerek ulusu, soy ve vatan gibi  maddi unsurlara ilaveten “Dil birligi, din birligi, tarih ve ülkü birligi, kültür ve terbiye birligi, iktisadi hayat birligi ile, bagısız olarak birlikte yasama arzusu ve milliyetçilik duygusu” gibi manevi unsurlardan oluşan bir bütünlük (Toker 2000: 59) seklinde anlar. Siyasi örgüte, ortak bir dile, belirli bir büyüklüge, birlik suuruna ve sınırları belirli bir topraga sahip olma gibi hususların insan toplumlarının ulus olmalarının kriterleri olarak ileri sürülmesinin yanıltıcı olabildiğine örneklere dayanarak isaret eden Davis (1991: 10-17), yine de bir ulus yapılanmasından söz edebilmek için sınırları belirgin bir topragın, toplumsal bir büyüklügün, bagımlılık ilişkisinin ve ulusal bilincin varlılıgının zorunluluguna; özellikle de toprak ve suurun önemine dikkat çeker.

ULUS DEVLET VE KÜLTÜR SORUNU 

Tarihi süreçte ulus kavramı farklı toplumsal yapıları ifade etmiştir. Ortaçag ve yeniçagın ilk döneminde Ulus, “cografi açıdan yerlesim ve komsuluklarla, kültürel açıdan, ortak dil, töre ve ananelerle devlete ilişkin – fakat siyasi olmayan- örgütlenme biçimi çerçevesinde kaynasmış soy toplulukları”nı ifade ederken; Alman İmparatorlugu döneminde soylular, kiliseler ve sehirlere verilen imtiyazlar sonucunda saray karsısında halkı temsil eden ayrıcalıklı sınıfı ifade etmiştir. 18. yüzyıl sonundan itibaren bu “soylu-ulus” aydınların ve akademisyenlerin katkılarıyla “milli tarihle yogrulmus, kolektif yeni bir öz-kimligin kristallesme çekirdegini oluşturan” halkçı ulus bilincine dönüsmüs ve kendini olumlama, kendi dışındakileri olumsuzlama yoluyla saglam bir kimlige sahip olmuştur (Habermas 2002:  19-19). Bu süreçte ulusçulukla, yerel bağlamdaki küçük gruplar tarafından özgün bir sekilde yeniden üretilen folk kültür gruplasmalarından, ortak bir kültür etrafında birleşmiş, sosyal hareketlilige sahip bireylerden oluşan, kisisel ve özel bağlılıklara dayanmayan bir toplum oluşturulmaya çalısılmıştır (Gellner 1992: 108). Fakat alt kültürel kimliklere bağlılıklar devam etmis, özellikle etnik gruplar kendilerini vatan ve tarihle kurdukları duygusal ilişkiler bağlamında tanımlamayarak bir ulus olma iddialarını sürdürmüslerdir. Bu anlamda “ulusları; baslıca siyasi hedef olarak, su veya bu sekilde bagımsızlıga, otonomiye ya da bölgesel yönetimlere ulasmayı amaçlayan, ortak bir kültürle birbirine bağlı insan toplulukları” seklinde tanımlamak mümkündür. Her ulusal yapının siyasal bağlamda kendini bir devlet örgütlenmesi seklinde ifade etme egilimi olmakla beraber; buna servet, toprak ve kaynakların sınırlılıkları müsaade etmediği gibi, devlet yapılanmasının gerektirdiği yapısal zorunluluklar da bu tür bir örgütlenmenin önünde engeldir. Yani her etnik ve sosyal yapının devlet olması imkansızdır (Donnan, Wilson 2002: 20-21). Dolayısıyla ulus-devletin sosyal tabanının mutlak homojenlige sahip olması düsünülemez. Bu durumda ulusçuluk, kültürel-siyasal bir üst bütünleşme çatısı oluşturma islevi görecek ve bu üst yapının bütünleştirici ve mesruiyet saglayıcı aracı seçimler ve vatandaslık olacaktır. Çünkü, seçimler devlet egemenligine mesruiyet kazandırır ve vatandasları başkalarına kapalı olan bir bag ile kendine baglar (Hirst, Thompson 2003: 207). Yani, yeni bir bağlılık ve bütünleşme zemini kurar. Smith (2002b: 179)’in ifadesiyle “… ‘vatandaslık’ aktif toplumsal ve siyasal katılım yoluyla kardeslik ve dayanısma duygusunu ifade” eder. Bu bağlamda “Ulusçuluk ulus-devlet içerisindeki idari gücün koordinasyonunun yardımcısı olan egemenligin kültürel duyarlılıgıdır” (Giddens 2005: 287). Fakat vatandaslık temelindeki bütünleşmelerin tarihi ve kültürel araçlarla desteklenmesi zorunlu görülmüstür. Bu zorunlulugu Smith su sekilde belirtir: “Eger bir ulus, Batılı teritoryal ve vatandaslıga dayalı modelde bir ‘siyasal topluluk’ olmak istiyorsa,…karsılıklı dayanısmanın yanında, soy mitlerini, tarihsel anıları ve ortak kültürü yaratmanın yollarını aramalıdır”. Böyle yapmakla, bir yandan kültürel bağlamda komsularından farklılıgı ortaya konmus, diger yandan içeride ideolojik ve akrabalık temellerindeki yakınlık belirginlestirilerek ulusal kimlik adına saglam bir temel oluşturulmus olur (Smith 2002b: 192). Böylece ötekilestirme ulusal sınır ve kültürün dışına çıkartılırken; içerde aynılastırmaya kaymadan alt kültürel bütünleşmelerin kendi aralarında ve üst kültürle ortaklıklarının vurgulanmasının geregine isaret eder. Scholte’nin (2004: 108) gözlemlediği gibi, Küreselleşme ‘medeniyetler çatısması’nı engelleyecek farklı kültürlerin uzlasımı sorununu beraberinde getirmiştir. Farklılıkların bir arada yasamasını saglayacak ön kosullardan biri “Küreselleşmenin demokratiklesmesidir”. Medeniyetler arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde ortak insani varoluştan kaynaklanan genel niteliklere dikkat çeken Huntington’a (2002: 480-482) göre; “Kültürel bitisik varoluşun gereklilikleri, tek bir medeniyetin sözde evrensel özelliklerini desteklemek yerine, çogu medeniyet için neyin ortak oldugunun aranmasını talep eder” . Aynı durum ulus-devlet yapılanmalarında da söz konusudur. Bu yapılanmada da toplumsal farklılıkların bitisik varoluşları “(Etnik) cemaatten önce ulus ve kisinin üstünde toplum” ilkesinin ortak degerleri öncelleme  bağlamında islevsel kılınmasını gerektirir. Bu ilkenin ihmali ulusun diger kültür ve medeniyetlerin degerleri karsısında güçsüzlesmesi veya onların taklidi olmalarıyla neticelenecektir.

Devleti kültürün oluşturucusu olarak gören Gellner, bu süreçte ulusdevletin uluslastırıcı bir araç olarak egitim sistemine sahip oluşuna dikkat çeker. O, ulusçulugu, devletin gözetimine, korumasına ve denetimine tabi olan egitim sisteminin oluşturdugu üst-kültürün toplumsal bağlamdaki örgütlenisinin neticesi olarak görür. Bu süreçte toplumda var olan kültürlerden bazıları üst-kültürün yapısına katılarak dönüstürülürken bazıları da ihmal edilir. Neticede bir kültürle bir siyasal yapının örtüsmesine dayalı toplumsal bir sisteme ulasılır (Gellner 1992: 93-99). Fakat buradaki ilişki tek yönlü değildir. Kültürle siyasal yapı karsılıklı ilişki içindedir. Gellner (1998: 69)’ın ifadesiyle; “Politik birim (devlet) kültürün koruyucusudur, kültür de devletin mesrulugunu ve sembollerini saglar”.

Touraine (2002b: 107), sivil ve siyasi toplum ayrımının mümkün kıldıgı ve toplumsal tüm aidiyetleri dikkate almaksızın yurttasların siyasal ve hukuksal haklarını koruyan yurttaslık düsüncesi ve onun bağlı oldugu demokrasinin devlet, toplum ve kültür uyumlulugu tarafından tehdit dildiğini düsünmektedir. Bu tehdit özellikle azınlıklar söz konusu oldugunda siddet boyutuna varabilme egilimine sahiptir. Ulus-devletin kültürel yapısında temel sorun, ulusal kültür ile alt kültürlerin birbirlerinin özgünlüklerine zarar vermeden birlikte var olabilmeleri sorunudur. Modern ulus-devlet örgütlenmesi, toplum ile siyasi yapı arasında bir bütünlük oluşturma adına kültürlerden birini tüm toplum yasamına hakim kılma egiliminde oldugu kabul edilerek, farklılıkların yasam hakkının ortadan kaldırıldıgı bağlamında eleştirilmektedir. Bu yaklaşımda, her kültürel bütünlügün bir devlet ortaya çıkaramayacagı, yani devlet seklindeki her siyasi örgütlenmenin ardında digerlerine oranla daha dinamik olan bir kültürel yapı oldugu ve bu yapının alt kültürlerden beslendiği, alt kültürlerle ortaklıklar tasıdıgı ve aralarında tek yönlü yok edici bir ilişkiden çok, karsılıklılıga dayalı bir ilişkiler sisteminin var oldugu dikkate alınmamaktadır. Oysa ulusal kültür ile alt kültürler arasında yasanmışlık kökenli olan, ayrılık ve karsıtlıktan çok uzlası ve bütünleşmeci dinamikler içeren bir alan vardır.

POSTMODERNİST YAKLAŞIMLAR BAĞLAMINDA ULUS-DEVLET  

Modern dönem, büyük anlatılar ve onların toplumsal yansımaları(sınıf, ulus vs.)nın hakimiyetiyle belirginlesirken; postmodern dönem büyük anlatıların ve onların toplumsal yansımaları olan bütünleştirici yapıların reddedildiği, söylem ve sosyal yapıda parçalanmışlık, kuralsızlık ve bölük pörçüklesmenin yüceltildiği bir dönem olmuştur. Postmodern döneme eslik eden Küreselleşme süreci de devlet ve sınıf gibi moderniteye ait kurumları mikro ve makro bağlamlardaki ekonomik, teknik ve politik gelişmelerle yıpratmıştır. Belek (1999: 175)’in ifadesiyle;

“‘Postmodernizasyon’ iki düzlemde kendini ortaya koymaktadır. Gücün desantralizasyonu ve çatısmaların ekonomik zeminden kopması. ‘Modernite’de politik süreç esas olarak sınıfsal ve ulusal nitelikte iken; ‘postmodernite’de sınıfsal farklar çözülmekte; ulusüstü organlar ortaya çıkmakta; global kültürel geçisler önem kazanmaktadır. Bir yandan da üretimin fiziksel araçları birikim süreci içindeki önemlerini yitirmekte; mental aktivitenin göstergesi olan bilgi yeni üretici güç olarak öne çıkmakta; korporatist düzenleyici yapılar gerilemekte; bürokratik hiyerarsiler parçalanmaktadır. Bir başka deyisle devletin önemi nesnel bir zeminde gerilemektedir. Devlet gereksizlesmektedir”. Gereksizlesme seklinde olmasa  da bu yaklaşım Donnan ve Wilson tarafından da desteklenmektedir. postmodernist dönemde ulus-devlet ekonomik, politik, sosyal, çevresel hatta kültürel içerikli sorunlarla karsı karsıya gelmiştir. İçte ve dışta egemenligi saglayan ve sürdüren bir araç olan devletin karsılastıgı sorunların niteligi, kendi ulusuna karsı görevlerini yerine getirmesine engel oluşturmustur (Donnan, Wilson 2002: 264-265). Nedensel bağlamda bu durum, ekonomik etkinlikte tarımın ve sanayinin öneminin azalması, mekansal yakınlıgın teknolojik gelişmelerle asılması ve dünyanın giderek madde dışı bir yapıya bürünmesiyle, ulus-devletin mekansal boyutunun önemini kaybetmesiyle açıklanır. Özellikle üretim sürecinde degerin hammaddeden sebekeye girme boyutuna kayması ve deger üreten sebekelerin ülke sınırları ile kayıt altına alınamaz oluşu devletin mekansal boyutunu tartısmalı hale getirmiştir(Guehenno 1998: 18-19). Sen (2004: 210-213)’in gözlemlediği gibi; teknolojik gelişmeler büyük sermayenin kar artırım çabalarına ivme kazandırmıştır. Özellikle iletişim ve ulasım teknolojileri alanlarındaki gelişmeler sermayenin küresel ölçekteki hareketliligini artırarak, şirketlerin daha karlı bölgelere kaymalarını kolaylastırmış ve dünyanın ulusal sınırlar eksenindeki siyasi bölüsümü semboliklesmiştir. Saylan (2002: 150-152), dünyanın ekonomik olarak Küreselleşmesinden “finansman sermayesinin maksimum kar elde etmeye yönelik ve çogu kez spekülatif amaçlı hareketliligine bağlı olarak dünyayı tek, bütünleşmiş bir ekonomik ünite haline getirmesini” anlar ve bu sermayeye teklestirici bir kültürün eslik ettigine dikkat çeker. O, ulusal siyasal sistemin, üretim sürecinde bilgi üretiminin ve islemesinin belirleyici bir konuma yükselmesiyle hareketliligi ivme kazanan sermaye akısını denetleme ve yönlendirmekten aciz oldugu düsüncesindedir. Hobsbawm (1995: 213) sürecin farklı bir boyutuna dikkat çeker: İletisim ve ulasım teknolojilerindeki gelişmelerin üretim faktörlerinin dünyanın farlı alanlarına özgürce hareketlerini mümkün kılması, insan kitlelerinin milletler ve kıtalar arası göçlerini beraberinde getirmiştir. Söz konusu “…kitlesel göçler, bir yandan bilhassa ırkçılık biçiminde topluluklar arası sürtüsmeleri derinlestirirken, öbür yandan yalnızca, yabancıları sokmayan, yerlilere ‘ait olan’ bir milli topraklar dünyası ortaya çıkarmıştır”.

Küresel alandaki kitlesel göçler, Küreselleşme söyleminin genel yaklaşımının aksine ötekilestirmeye bağlı vatan kavramını güçlendirmiştir. Bu bilinçsel uyanısın “güçlü devlet” anlayısını tetiklemesi kaçınılmaz gözüküyor. Nitekim, Best ve Kellner (2001: 102), bazı kürsellesme kuramcılarının iddia ettiginin aksine Küreselleşmeyle birlikte devletin daha güçlendiğini, ancak küresel ekonomi ve siyasetin “ulus-devletin gücünü asan yapılar” ortaya çıkardıgını savunur.

Bilginin devletin egemenligini tehdit etmesinden çok, onu güçlendirmesi beklenir. Fakat bilginin metalasması onun kontrolünü sorunlastıracaktır. “Postendüstriyel ve postmodern çagda bilim, millidevletlerin üretici kapasite alanındaki önceligini koruyacak ve süphesiz onu güçlendirecektir”. Bu durum, ülkeler arasındaki gelismişlik farkının gelecekte daha büyük olacagının ve bilginin kontrolünün mücadelesinin milli-devletlerin toprak, hammadde ve emek için yaptıkları mücadelelere ekleneceginin bir göstergesidir. Fakat burada bilginin ticarilesmesi ve “iletişimsel ‘geçirgenlik’ (taransparency) ideolojisi”nden kaynaklanan devletin kontrol edebilme hatta bilgisine ulasabilme sorunu ortaya çıkacaktır (Lyotard 1997: 21-23).

Ülkeler, küresel bir sürecin parçası haline geldikçe, bir taraftan ulusal bütünlük zayıflamakta, diger taraftan küresel ekonominin etkilerine maruz kalmaktadırlar. Ancak bu durum, ulusal seçkinlerin ve ekonomik girisimlerin uluslararası bir atılım yapmalarının önünü açmaktadır (Schecter 2002: 311). Bu anlamda endüstrilesmeden sonra ikinci “Büyük Dönüsüm” olarak Küreselleşme ekonominin toplumsal ve çevresel baglarından kopması ile sonuçlanmiştır (O’hara, Biesecker 2003: 284). Ulus-devlet ile büyük sermayenin Fordist dönemdeki uzlasımında 1972 yılından sonraki gelişmelere koşut olarak sorunlar belirmiştir. Bu dönemde küresel kapitalizmin güç dengeleri finans sistemlerindeki gelişmelerle degismiş, “büyük şirketlere, devlete ve kisisel finansmana karsı bankacılık ve finans sektörü” ayrıcalık kazanmıştır. Bu süreçte ulus-devlet, finans sisteminin küresel esgüdümsel güçlenmesine koşut olarak sermaye hareketleri ve hatta kendi mali ve ekonomik politikaları üzerindeki denetleme gücünü büyük ölçüde kaybetmiştir (Harvey 1999: 188-189). Drucker (1993: 202-205), bu bağlamdaki gelişmelerin ulusal kimligi ve egemenligi tehdit eder bir boyuta ulastıgına dikkat çeker. Onun tespitiyle paranın merkez bankalarının  kontrollerinden hatta etkilerinden kurtularak “tarnsnasyonel” bir nitelik kazanması, ulusal bir ekonomi politikasının oluşturulması ve uygulanmasını imkansız kılarken; bilginin “transnasyonel” niteligi ulusal kültürün ve kimligin varlığını tartısmalı hale getirmiştir. Bu iki gelişme aynı zamanda ulus-devletin egemenligi sorununu dogurmustur.

Ekonomik bağlamda Harvey, gelişmelerin Drucker’ın düsündügü gibi bir ulusal kimlik ve egemenlik sorunu boyutuna varmayacagı kanısındadır. Nitekim 1972 sonrasında ulus-devletler bir yandan ulusal çıkarları için büyük sermayenin etkinliklerini düzenlemek ya da kontrolünü elinde bulundurmak, diger yandan yine ulusal menfaatler adına ulus ötesi sermaye ve finans için iç is ortamını cazip hale getirmek, döviz kontrolü uygulamadan dövizi içeride tutmayı başarmak ikilemi ile karsı karsıya gelmiştir. Bu dönemde devlet müdahalesinin genelde azaldıgı yönünde bir hava estirilmişse de özellikle emek gücünün kontrolünde devlet müdahalesi önemli olmaya devam etmiştir (Harvey 1999: 195). Anderson’a (2002: 112-114) göre; 1970’leden itibaren ekonomik alanda fordizm enflasyon, uluslar arası rekabet ve şirketlerin karlarındaki düsüslere bağlı olarak bir birikim sorunu yasamış ve bu krizi temelde sermayenin “dünyanın bütünleşmiş kredi ve para piyasasında düzenlere tabi olmayan mali islemler”ine bağlı oldugu düsüncesine dayanan “serbest birikim” rejimi ile asmaya çalısmıştır. Bu dönem, mali piyasalarda, ulus devletlerin kontrolünden bagımsızlasmaları oranında bir karmasa görülmüstür. Fakat bu bagımsızlasmanın kapitalizmden bir kopusu belirleyecek kadar büyük olmadıgı da görülmelidir. Ulusal ekonomiler uluslar arası gelişmelerden ne kadar etkilenirlerse etkilensinler önemlerini korumaya devam etmektedirler. “1980’li yıllarda özel ya da diger devlet dışı isletmeleri özendirmeye yönelik bir egilim gözlenmekle birlikte neo-liberalizme sadık görünen ülkelerde bile devletin yönetim, planlama ve isletmedeki kalıcı önemini bir kenara bırakırsak, devletlerin ekonomilerinde kamu gelirleriyle harcamalarının agırlıgı, ama bunların öncelikle mali ve refah mekanizmaları aracılıgıyla toplumsal gelirin bölüstürülmesinin birimleri olarak gittikçe büyüyen rolleri, herhalde milli devleti dünya insanlarının yasamlarında eskisinden daha merkezi bir faktör durumuna getirmiştir. Milli ekonomiler, milletlerüstü ekonomiden ne kadar zarar görürse görsün, onunla bir arada yaşar ve iç içe geçerler” (Hobsbawm 1995: 214).

Ekonominin Küreselleşmesi, genelde ekonomik faaliyetin çokuluslu şirketlerin denetimine geçtigi söylemlerine dayanır. Bu düsünceye dikkatli yaklasılmalıdır. Nitekim arastırmalar “bu şirketlerin dünya üretiminde, dünya piyasalarına egemen olacak ölçüde büyük bir pay”a sahip olmadıklarını göstermektedir. Yine arastırmalar, bu şirketlerin ulusal temellerden tamamen bagımsız olmadıklarını, özellikle üretimin ana birimlerini ana ülkelerde bulundurduklarını, satıslarının da bu ana bölge ve ülkeler ekseninde gerçeklestigini göstermektedir. Bu şirketler, zaman zaman ulus-devletlerin hükümetleriyle sorun yasasalar da onların ekonomik düzenleme alanlarından mutlak bagımsızlasmaları ve ekonomik  politikalarına mutlak kayıtsızlıkları iddiaları bir abartıdan ibarettir. Bu bağlamda dünya finans piyasalarının yönetilemezligi düsüncesi de yanlıstır (Hirst, Thompson 2003: 15-18). Giddens (2005: 376), bu şirketlerin dünyanın herhangi bir yerinde faaliyette bulunabilmeleri için ya ulus devletlere hakim olmaları ya da onlara tabi olmalarının geregine isaret eder. Şirketlerin siddet araçlarını kontrol etme güçleri olmadıgından faaliyet alanlarında devletlere tabi olmaları bir zorunluluktur.

Ekonomik faaliyetlerin özellikle üretim faaliyetlerinin Küreselleşmesine koşut olarak varsayılan bir diger olgu, emegin küresel alanda serbest dolasımıdır. Oysa Billig (2002: 163-164)’in gözlemlediği gibi; göç hareketlerine karsı alınan tedbirler ve gelistirilen söylem, emegin dünya ölçeginde serbest dolasıma sahip oldugu yönündeki postkapitalist söylemin gerçegi yansıtmadıgını ortaya koydugu gibi, sınırların önemlerini yitirdikleri ya da devletlerin etkisizlesmelerine bağlı olarak sınırları üzerindeki kontrollerini kaybettikleri yönündeki görüsleri de geçersiz kılmıştır.

Siyasi alanda Küreselleşme, ilişkilere uluslar arası ve uluslar üstü nitelikler kazandırarak egemen devlet anlayısını yıprattıgı gibi siyasete de “devletler arası” olmayı asan anlamlar kazandırmıştır (Sarıbay 2001: 213). Oysa Giddens (2005: 224-225), dünya sistemini “yalnızca uluslar-ötesi ekonomik baglantılar ve karsılıklı bagımlılıkla” sekillendirmemiş; ulusdevletler sisteminin önemine dikkat çekmiştir. Robertson (1999: 173, 282- 286), analitik bağlamda Küreselleşme tartısmalarının “ulus toplumlar, bireyler, dünya toplumlar sistemi (uluslar arası ilişkiler) ve insanlık” olmak üzere dört unsuru içerdiğini belirtir. Bu dört unsurdan her biri diger üçü tarafından sınırlandırılır. Bu nedenle Küreselleşme “hem tikelciligin evrensellesmesinin hem de evrenselciligin tikellesmesinin  kurumsallasmasını” kapsar. Bu durum “toplumsallastırma, bireylestirme, uluslar arası toplumlar sisteminin pekismesi, insanlık duygusunun somutlasması”nda açıkça görülür.

Ulus-devletin gelecegi tartısmalarında sermayenin Küreselleşmesi kadar ulus-üstü siyasi yapılanmalar da önemli bir yere sahip olmuştur. Ekonomik dinamikler etrafında gelisen ve ulus-devletlerden daha geniş bir alanda kurumsallasmış ilişkiler ortaya koyan bölgeselciligin kaçınılmaz oldugunu vurgulayan Drucker, Avrupa Toplulugu, Kuzey Amerika, Doğu Asya, Baltık Ülkeleri ve Türki ülkelerden verdiği örneklerden hareketle iddiasını desteklerken, bölgeselciligin ulus-devletin yerlerine geçecek değil onu kuşatıcı ve sınırlandırıcı ilişkileri içerdiğini belirtir (Drucker 1993: 210- 215). Aynı sekilde Güvenç (2000: 13), uluslarüstü bütünlükler oluşturma düsüncesi ve çabalarının ulus bütünlügünü törpülediği kadar bu gidise direnç gösteren oluşumlarla yeni ulusçuluk biçimlerini gelişmesine neden olduğuna dikkat çeker. Sen (2004: 219-222) ise; ulus-üstü siyasi yapılanmanın en somut örnegi olan AB’deki kimlik oluşumu bağlamındaki gelişmelerden hareketle, bu tür siyasi yapılanmaların ulusal kimlikler gibi saglam bir kimlik üretmede başarısız olduklarını belirtir. Bu durum özellikle bağlı ulusların egitim gibi uluslastırıcı araçlar üzerindeki tekellerinin devam etmesiyle pekismektedir. Bu anlamda, bu yapıların ulus-devletlerin yerlerini almalarından çok onları etkilemelerinden söz etmek daha gerçekçi olacaktır. Ulus-devlet Küreselleşme ilişkisinde diger bir bağlam ulusaltı yapıların belirginlik kazanmasıdır. Küreselleşme olgusu, ulus-devleti, dayandıgı toplumsal tabanın niteligi ve devletin örgütsel yapısını degistirmek ve kültürünü kozmopolitlestirmek suretiyle olumsuz etkilemiş, devletin otorite ve mesruiyyetini etnik ve dinsel kimliklerin yükselisiyle tartısmalı hale getirmiş, dinsel ve etnik oluşumları içte ve dışta devletin birlesik bir aktör olma gerçekligini yok sayma egilimlerinde cesaretlendirmiştir (Falk 2002: 56; Sarıbay 2001: 202-206). Bu süreç devletin toplumsal tabanını ve giderek örgütsel bütünlügünü sarsmıştır. Kültürün kozmopolitiklesmesine gelince; burada kilit rol medyanın olmuştur. “Uluslar arası medya, ulusal değil evrensel bir dil olarak İngilizce aracılıgıyla birbirine baglanan, hem elit hem popüler, hem bilimsel hem sanatsal bir kozmopolit kültürler öbegini mümkün kılmış”, ulusal kültürleri bu öbege bağlamıştır. Böylece ulus-devletin dayandıgı kültürel toplumsal homojenlik tartısmalı hale gelmiştir (Hirst, Thompson 2003: 214).

Huntington, İngilizce’nin kültürel bir oydaslasma saglayacagı ya da bir medeniyet dili oldugu görüsünü yanlıs bulur. O, İngilizce’nin farklı kültürler arasında iletişimi saglayan bir araç konumunda oldugunu, kültürler arasındaki farklılıkları giderici bir etkiye sahip olmadıgını belirtir. Ayrıca Batı medeniyetinin diger medeniyetlerle ilişkilerinde “etkileyen” konumunu kaybetmesine koşut olarak İngilizce kullanımının azaldıgına dikkat çekerek, hem Batı medeniyetinin evrenselligi iddiasını çürütmüs hem de dilin yaygınlıgının medeniyetin gücü ile olan ilintisini belirginlestirmiştir (Huntington 2002: 76-83). Uluslararası kullanımında İngilizce, deger tasıyıcısı olmaktan çok araçsal bir kıymete sahip görünmektedir. Bu bağlamda İngilizce’nin ulusal kültürleri yozlastıran evrensel bir degerler oydasımının tasıyıcısı olması görüsü gerçegi yansıtmamaktadır. Postmodern olarak nitelenen döneme ait bazı siyasal gelişmeler de ulus-devletler döneminin sona erdiği yönündeki tartısmaların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Bu bağlamda 1989 yılında Dogu Avrupa’daki devrim hareketleri ve takip eden gelişmeler soguk savas dönemi ve bu dönemin ürünlerinden biri olan ulus-devletlerin yönetebilirliklerini kaybettikleri ve dünyanın küresel düzeni önceleyen bir sisteme kaydıgı yönündeki düsünceye yaygınlık kazandırmıştır. Özellikle nükleer silahların gelistirilmesi, modern devletin temel özelligi olan “savasma gücü ve savasabilmek için vatandaslarının malları ve hayatları üzerinde söz sahibi” oluşunu, bu silahlara sahip toplumların savasmalarının imkansızlasması ve silahsızlanma adına diger devletlerin müdahalelerine kapıların açılmasıyla geçersiz kılmış, devletin sınırları içinde mutlak güç kullanımı yetkesine sahip oluşunu ve bu yoldan egemenligini tartısmaya açmıştır (Hirst, Thompson 2003: 208-214).

Aslında siyasallasmış güç olarak millet ve milliyetçiligin asıldıgı iddiaları, küresel gelişmeler karsısında milliyetçiligin siyasal niteliginden soyutlanıp geçmişe yönelik duygusal bir bag ve folklorik unsur sekline dönüsecegi, “depolitize” olacagı görüsüne dayanır. Depolitizasyon ise, milli devletlerin askeri yönden küresel ve bölgesel bloklara bağlılıklarının neticesi olarak bagımsız savunma ve dış politika oluşturmalarının önlenmesiyle saglanacak, ayrıca milliyetçi amaçlar ulus-üstü örgütler aracılıgıyla ritüellestirilip terbiye edilecektir. Fakat göçmen hareketleri karsısındaki düsmanca tutumlar, yeni dünya düzeni olarak sunulan sistemin Bosna, Somali gibi yerlerdeki insan hakları ihlalleri ve milliyetçi hareketlerin yaygınlık kazanması gibi somut gerçekler milliyetçiligin “depolitize”olmadıgını göstermiştir. Özellikle Bosna Savası, kültür ve medeniyet bağlamındaki farklılıkların uluslar arası ilişkilerde etkin olmaya devam ettiginin somut örnegi olmuştur (Smith 2002a: 5-11). Serdar (2001: 71-75)’ın gözlemlediği gibi; Batılıların Bosna savasında Sırplara karsı takındıkları milliyetçi ve medeniyetçi tavır, postmodernist siyasetin çok kültürlülük ya da kültürel farklılıgı olumlayan yaklaşımlarında ne derece samimi oldugunu göstermesi açısından anlamlıdır. Bu savasta Batı, kendi kültür ve zihniyetinden olan Sırpların yaptıkları katliamları olumlama noktasına varan yaklaşımlarla ele alırken, Müslümanlara “ötekiler” olarak yaklasmıştır. Ona (2001: 39) göre; “Postmodernizmdeki kültürlerin sentezine yapılan çagrılar, dünyanın Batılılastırılması ve Batı medeniyetinin evrensellestirilmesi yolunda atılmış kurnazca adımlar olarak görülmelidir …. Sentez, ancak evrensel sahnede esit olarak temsil edilen esit güce sahip esit iki kültür arasında gerçeklesebilir. Güçlü ve egemen kültür, zayıf ve bagımlı başka bir kültürle birlesemez, güçlü olan zayıfı yutar….Postmodern sentez, Öteki kültürlerin Batı medeniyeti içine çekilmesinin başka bir ifadesidir”.

Kültürel alandaki esitsizlikler, yerlesik siyasal-ekonomik hegemonya biçimine eklenen yeni ve daha derin ve örtük iktidar ilişkileri (Ge 2001: 264) vasıtasıyla genişleyerek sürdürülmektedir. Bu bağlamda Küreselleşme ve bu sürece koşut gelisen postmodernizm, Batı dışı toplumların Batı kültürü karsısında direnç dinamiklerini kıran siyasal bir proje olarak görülebilir. Bu durum nasıl açıklanmalıdır? Soguk savas döneminin sona ermesiyle insan toplulukları arasındaki farklıların belirleyiciligi “ideolojik, politik ve ekonomik” faktörlerden kültürel faktörlere kaymıştır. Bu dönemde insanlar kendilerini “dinle, dille, tarihle, kültürel degerlerle, geleneklerle ve kurumlarla” tanımlamışlar, hatta politik faaliyetlerini çıkarlarının yanında kimliklerini oluşturmada araç olarak kullanmışlardır. Bu anlamda, ulusdevletler bu sürecin temel aktörleri olmaya devam edecekler ve ulusdevletlerin davranıslarının belirlenmesinde güç ve servet elde etme kadar kültürel dinamikler de etkili olacaktır. Yine, ulus üstü örgütlenmelerde kültüre ve daha geniş çerçevede medeniyete dayalı dinamikler belirleyici olacaktır (Huntington 2002: 24-28; 35-37). Bu süreçte ulus-devletlerin, “Devletlerarası anlasmalarla uluslar arası yönetisim biçimleri oluşturup devam ettirmek yoluyla ‘üzerinde’; kendi topraklarında merkezi, bölgesel ve yerel yönetimler arasındaki, ayrıca sivil toplumda kamunun tanıdıgı özel yönetimler arasındaki güç ve otorite ilişkilerinin anayasal düzenlemesi yoluyla da ‘altında’ yeni güçler belirlemesi sözkonusudur”. Yani, küresellik ile tanımlanan günümüzde ulus-devletler “yönetim sanatının uygulayıcısı” olarak hala merkezi bir konuma sahiptir (Hirst, Thompson 2003: 225). Bu yaklaşıma koşut olarak Sen (2004: 231-234), vergi toplamaları, AR-GE projelerini desteklemeleri, sınır kontrollerini yapmaları, mesru siddet araçlarına hükmetmeleri dogrudan ve dolaylı olarak ekonomiye müdahale edebilmeleri islevlerine dayanarak, Küreselleşme sürecinde ulus-devletlerin bir yok oluşu değil yapısal ve islevsel bağlamda farlılasma ve yeniden yapılanma sürecinde oldukları düsüncesini daha gerçekçi bulur.

Postmodern dönemde milleti sosyal bağlamda yeniden sekillendirme çabaları ortaya çıkmış, klasik millet tanımlamasının dışarıda bıraktıgı mekanizmalar, millet ve kimlik saglayıcı unsurlar olarak kabul edilmiştir. Bu anlamda 1980’li yıllardan itibaren sosyal bilimlerin tüm alanlarıyla beraber milliyetçilik tartısmalarında da yeni bir döneme girilmiş “erkek egemen, Batı merkezci, toplumdaki ayrılıkları ve güç ilişkilerini gözardı eden, gündeligi  unutan” klasik yaklaşımların sorgulanması ve disiplinler arası boyut belirginlik kazanmıştır. Egemen milliyetçi söylemde ihmal edilen kadın, siyah, isçi, azınlık grupları ve Avrupa dışındaki sömürge halkları gibi toplumsal kesimlerin varlıklarını, deneyimlerini vurgulayan ve gündelik yasam bağlamında öznelligi ön plana çıkartan yeni çalısmalar, klasik milliyetçi literatürden ayrılısın isaretleri olmuştur (Özkırımlı 1999: 221- 226). Benzer bir yaklaşımla Yılmaz (1995: 145), postmodern dönemi bir tatminsizlik dönemi olarak tanımlar ve tatminsizligin giderilmesinde “aile, küçük grup, etniklik ve din gibi kimlik saglayıcı ara mekanizmalar önem kazan”dıklarını belirtir.

Çok kültürlülük ile ulusçuluk arasındaki gerilimin asılmasında kültürlerin ayrıstırımı ya da kültürlerin bulusturulması değil, bireylerin farklı kültürlerden yararlanarak bir yasam meydana getirebilmelerinin sartlarının oluşturulması önemlidir (Touraine 2002b: 207-209). Bu bağlamdaki projelerden biri “çok milletlilik” olmuştur. Nitekim Smith (2002a: 119-120), kolektif aidiyetlerin -bu arada milletin- sosyal gelişmelere koşut olarak yurttaslıktan “çok milletlilik” modeline dönüstürülmeye çalısıldıgını belirtir. ABD, Yeni Zelanda, Avustralya ve Kanada gibi ülkelerde görülen bu modelde etnilerin duygusal aidiyet alanları olarak kendi toplumsal ve kültürel alanlarıyla sınırlı olmak kaydıyla kültürel miraslarını korumalarına imkan tanınırken, millet bütünlügü etniler temelinde değil “milli devlet, onun kanunları, kamusal kültürü ve kurucu mitleri” temellerinde sekillendiriliyordu. Smith, özellikle göçmen toplumlarında islevsel olan bu modelin de gerçekte bir etnik ve kültürel elite dayanmakta oldugunu iddia eder. ABD örneginde çoğulculugun mesihçi “beyaz, Püriten, Anglo-Sakson kültür ve dilinin hakimiyeti” ile “İngiliz dili ve kültürü, ve federal  düzenlemelerinin hukuki kanunları ve anayasal yapıları” çerçevesinde oluşturuldugu görülmektedir. Modelin asıl zorlugu ise; yurttas ve etnik temelli dayanısmanın dışlanmasıyla ortaya çıkan siyasal bütünleşmedeki zorluklarda belirginlesmektedir.

Küreselleşme ile ulusun değil, “evrensel degerlerle özdeslestirilen bir devletin güçlü oldugu” fikrinin ulus olarak kabul edilen bir halka dayatılmasını içeren düsüncenin yıprandıgını belirten Touraine’e (2002c: 301-307) göre; bu süreçte ekinler arası ilişkilerin ve ekinlerin ekonomik alanla ilişkilerinin saglanması ve dönüstürülmesi önemli iki amaçtır. Bu amaçların gerçeklestirilmesi, kurumsal demokratiklesmenin derinlik ve yaygınlık kazanmasına ve ulusal kültürün yeni yorumlarla gelistirilmesine bağlıdır. Yani ulus, devletçi karakterinden sıyrılıp “toplumsal-ekinsel” anlayısa dönüsmeli ve “ekinler arası iletişim ve toplumsal dayanısma arayısı” olarak belirginlesmelidir. Böyle yapılarak toplumda esitsizligin ve dışlanmışlıgın önüne geçilebilecek ve gerçek ekinsel çesitlilik saglanabilecektir. Touraine (2002c: 223), “çokekinciligin, ekinsel alanın sınırsızca bölümlenmesi … olmadıgını; ekinsel deneyimlerin çesitliligiyle ekin ürünlerinin kitlesel üretimi ve dağıtımını bagdastırmaya çalısan bir düsünce oldugunu” belirtir. Ona göre; ekinsel çesitlilikteki birlesme ve özne özgürlügü esasına dayanan siyasal demokrasi toplumsal birlikteligimizi mümkün kılan tek düsüncedir. Toplumun kültürel farklılıga hatta öznelesmeye dogru kaydıgına isaret eden Guehenno’ya (1998: 11) göre; modern sonrası dönemde insan toplumu siyasal bir varlık oluşturamayacak kadar genişlemiş olacagından, yurttaslar için kolektif egemenlik seklindeki bir bütünlükten ziyade hukuksal özne olma durumu söz konusu olacak ve vatandaslar, sınırları her geçen gün daha da belirsizlesen ulusal mekanda hak ve sorumluluklarıyla tanımlanacaklardır. Vatandaslık birbiriyle iç içe geçen kisisel, yerel ve küresel düzeylerin hesaba katılmasıyla düsünülebilecek bir içerik kazanmaktadır (Scott-Bauman 2003: 364).

Postmodern tavır, bölünmüslük, heterojenlik, çok sesliligin varlığı kadar, bunların var oluşlarından kaynaklanan yanlıs anlama, çıkarsama ve yanılgıları da olumlayan, bu durumu da mesruluk zemini olarak gören bir tavırdır (Zeka 1994: 12). Bu tavırdan hareketle Nietzsche, modern devleti nihilizmle ilişkilendirerek ele alır ve modern devletin daha önce Hıristiyanlıgın gördügü islevi yerine getirdiğine, yani bireyin vekilligini  üstlenerek onun bütünselligini ve eyleyen olarak kendini gelistirmesini engellediğine dikkat çekerek olumsuzlar (Küçükalp 2003: 96-98). Bilginin öncelenmesi zorlayıcılıgı engelleyecek ve farklı bilgi türlerine duyulan ihtiyaç demokratik egilimleri güçlendirecektir. Bu bağlamda “…postmodern toplumun siyasal rejiminin yerel ve kültürel farklara olumlu yaklasan demokratik bir yönetim” olması beklenir. Rejimin otoriter-totaliter yapıya dönme egilimi olabilirlige sahipse de, otoriter-totaliter rejimin toplumsal yapıyla uyumsuz olması, demokratikligi zorlayacaktır (Yılmaz 1995: 140- 141). Murphy (2000: 172-173)’in gözlemlediği gibi postmodernistler insan özgürlesimini esas alan pluralist politikaları savunurlar. Geleneksel Marksistlerin aksine ekonomik degisimin özgürlesimi getirecegini reddederler. Devrimsel degisim yaratıcılıgın önünün açılmasıdır. Bunun bir defa gerçeklesmesi zorunluluk ve baskının toplumda yer bulamamasını getirecektir.

Bütün tarihsel anlatıların hayatın akısı içinden olayların soyutlanıp, islenip, düzenlenip olumsallanarak anlamlı bütünlükler haline getirildiğine, yani seçiciliklerine vurgu yapan Bauman (2000: 172-174), tarihin bu anlatılarca yapıldıgını belirtir. Bu anlamda millet, tarihsel bir miras ve alternatifsiz en iyi olarak sunulan bir anlatıdan ibarettir. Turner’a (2002: 294-295) göre; ulus devlet, etnik kaynasma temeli üzerine kurulmus bütünleşmiş politik bir yapıdır. Bu politik yapı “ulus” olarak ifade edilen homojen kimlik tabanının gerekliligi düsüncesine dayanır. Bu düsünce “…yerel diyalekt, bölgesel kültür ve iç çesitliligin bastırılması”nı güçlü bir birlesme adına gerekli görmüstür. Postmodernist yaklaşımlardaki etnik ve kültürel çesitlilik eksenindeki politikalar “ulusal demokrasi, ulusal kaynasma ve ulusal birlesme büyük anlatısı fikrine meydan okumaktadır”. Postmodernist çoğulculukta ulusal bütünleşme anlayısına yer yoktur. Fakat postmodernitedeki durum her zaman postmodernist teoriyi yansıtmayabilmektedir. Postmodernistler “totalite ve sistem” anlayısını “çoğulluk ve bölük pörçüklük” anlayıslarıyla; “makroteori ve makropolitika” anlayısını “mikroanaliz ve mikropolitika” anlayıslarıyla; “kolektif mücadele ve … toplumsal dönüsüm” anlayısını “birey ve tekillik” anlayısıyla reddederler hatta bu anlayıslarla mücadele ederler. Oysa çagdas toplumda bölük pörçüklesme kadar totallesme egilimleri de görülmektedir. Toplumsal süreçlerin açıklanması karsıt iki yaklaşımı içeren diyalektik bir teorilesmeyi gerektirmektedir (Best ve Kellner 1998: 268- 269). Postmoderniteyle ortaya çıkan parçalanma ve bölünmeye karsı toplumun bir bütünleşme tepkisi verme potansiyeline isaret eden Yılmaz (1995:143)’ın gözlemlediği gibi; “Postmodern literatür ve arayıslarla birlikte iletişimin arttıgı, yerellesme ve kültürel çoğulculuga olumlu bakılan bir dünya ile…uluslar arası çevrenin daha fazla önem kazandıgı bir ortamda” özellikle dış etkilerin devleti etkisizlestirmesi, ayrısmalara neden olacaktır. “sonra da yeni bir yapılanma ile bütünleşme çabalarına tanık olmamız ve devletin bütünleştirici bir öge olarak tekrar öne geçmesi mümkün görünmektedir”.

Postmodernizmin yıkıcı etkilerine direnmede “kültürel otonomi” nin önemine isaret eden Serdar (2001: 352-353), ulus devlet anlayısıyla örtüsmeyen ve onunla ters de düsmeyen bu anlayısı; “…Batılı olmayan toplumların ekonomik ve politik gelisimlerini, yerel gelenek ve kültürlerine bağlı olarak çözme yollarının aranması” ve “ulus devletlerin etnik azınlıklara kendi kültürel potansiyellerini kavrama, kendi seçimlerini yapma ve kendi kültürel alternatiflerini somutlastırma imkanı saglayacak özgürlüklerin saglanması” seklinde açıklar.

Postmodern dönemde, farklılıkların özgünlüklerini korumalarına ve gelistirmelerine katkıda bulunan, aynılastırmadan bütünleştiren araçlara sahip olan toplum teorilerinin gelistirilmesine ihtiyaç duyuldugu görülmektedir. Özgünlük, özgürlük ve toplumsallık insan varlığının vazgeçilmezleri olmaya devam etmektedir. Bunlardan birisi üzerine  temellendirilen, digerlerini ihmal eden yaklaşımlar tatminkar olmaktan uzak olacaklardır.

SONUÇ

Siyasal bağlamda modern dönemin toplumsal sartları, geleneksel toplumsal örgütlenmelerini ortadan kaldırmış, akıl ve özgür birey ekseninde örgütlenen ulus-devletler ortaya çıkmıştır. Ulus-devletler siyasal ve ekonomik alanlarda merkeziyetçilik, kültürel alanda standartlasma, vatandaslık temelinde hukuksal esitlik, belirli bir toprak parçası üzerinde mutlak hakimiyet ve sınırları içerisinde siddet kullanımı tekelleriyle karakterize olmuşlardır. Bu nitelikleriyle bütünleştirici bir sistem görünümü arz etmektedir. Bilindiği üzere postmodern toplumsal teori büyük anlatılarla birlikte, bütünleştirici sistemleri de reddeder ve toplumsal yapıda parçalılık ve çok kültürlülügü yüceltir. Bu yaklaşıma göre, modern toplumun temelini oluşturan üretim yapısındaki degisime bağlı olarak toplumsal yapı bütünlükçülük, düzenlilik eksenini kaybederek, kültürler ve sistemler arası geçirgenlikle tanımlanan çoğulcu bir yapıya dönüsmüstür. Bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler ve bu gelişmelerin ekonomik, siyasal ve sosyal sonuçları ulus-devlet örgütünün islev hatta varlık bağlamında tartısılmasına neden olmuştur.

Ekonomik bağlamda ulus-devletler, iletişim teknolojilerindeki gelişmelere koşut olarak sermayenin küresel alanda geniş bir hareket kabiliyeti kazanması ve ulusüstü örgütsel yapılanmalarıyla ortaya çıkan yeni şirketlerin ulusal sınırlara meydan okumaları gibi nedenlerle, ulusal bir ekonomi politikası oluşturma ve yürütme niteliklerini kaybettikleri bağlamında eleştirilmiştir. Fakat ulus-devletler, vergilerin toplanması ve ulusal gelirin dağıtılmasında tekel konumlarını korumaktadır. Ayrıca sermayenin mekánsızlaşması söylemi abartılı olup, uluslar arası hareketlerinde sermayenin ulusal kontrollere bağlılıgı devam etmektedir. Bu bağlı oluşta şirketlerin aksine devletlerin siddet araçları üzerindeki hakimiyetinin devam ediyor olması etkilidir. Ulusal ekonominin  oluşturulması ve yürütülmesinde uluslar arası ekonomik ilişkilerin belirleyiciliklerinin arttığından söz etmek mümkünse de, ekonomik alanda ulus-devletler, temel aktör olma konumlarını sürdürmektedir.

Siyasal alanda ulus-devletler, ulusaltı kimliklerin farklılıklarına yapılan küresel ve postmodern vurgularla alttan; ulusüstü örgütlenmeler ve bölgesel siyasal yapılanmalarla üstten yıpratılmaktadır. Ulusaltı kimlik ve kültürlerin kimlik siyasetlerinde bir devlet örgütlenmesi dinamiginin varlığı önemlidir. Burada her kimlik talebinin siyasal nitelikli olmaması ve siyasal nitelikli olanların da gerekli dinamikleri tasıyıp tasımadıklarına dikkat edilsi önemlidir. Zira her kimlik talebinin devlet örgütünü aşarak uluslar arası alanda siyasal bağlamda kabul edilmesi kolay değildir. Ulusüstü ve bölgesel siyasal yapılanmalar ise; ulusal temel üzerine bina edilmişlerdir. Ulusal temelden kopuk olmayan bu örgütlenmeleri ulus-devletlerin yapısal esnekligi ekseninde tanımlamak daha gerçekçi olacaktır.

Sosyal ve kültürel bağlamda da iki yaklaşımın varlığından söz edilebilir: Küreselleşmeye koşut olarak küresel bir kültürün ortaya çıkması ve ulusal kültürün ulusaltı kültürler tarafından bütünlügünden edilmesi. Küreselleşmenin ulusal kültürleri asındırmak ve dönüstürmek suretiyle küresel bir kültürün oluşmasını saglaması görüsü, bazı kültür unsurlarının küresel bağlamda yaygınlıgını ifade etmesi noktasında dogrudur. Fakat bu yaygınlıgın kültürel bir derinlik kazandırmasından söz etmek zordur. Ayrıca küresel bir kültür, kültürlerin temel niteliklerini oluşturan tarihsel birikim ve hafızadan yoksundur. Bu yosunluk nedeniyledir ki, insan davranıslarına yön verme dinamiğine sahip değildir. Postmodern kosullarda ulusaltı kültürlerin kendilerini ifade etme imkanlarının artmasına koşut olarak ulusal kültür bütünlügünü, yani ulus-devletin sosyal zeminini parçalayacakları görüsüne gelince; bu yaklaşımda ulusal kültür ile ulusaltı kültürler arasındaki ilişkilerin ayrıklıgından hareket edilmiş gözükmektedir. Oysa ulusal kültür, alt kültürlerin örüntüsel bir üst bütünlügünden başka bir sey değildir. Bu bağlamda, ulusal kültürel bütünleşmenin varlığı alt kültürel yapıların yok olmasını bir zorunluluk haline getirmez.

Politik anlamda postmodernizm toplumu ayakta tutacak ilke ve temeller sunmaktan uzaktır. Bu durum, savundugu çoğulculugun ve farklılıkların birlikte var olmalarının kabulüne dayalı görüslerin yasam alanlarının güvenceden yoksun oluşları anlamına gelmektedir. Yani postmodern yaklaşımlar çerçevesinde yerel ve farklı olana yapılan vurgu yerelin küresel olan karsısındaki durumunu tartısmaya açmıştır. Çünkü, yerellik vurgusu aynı zamanda çoğullugu ve siyasi iktidar merkezi oluşturma sorununu beraberinde getirmektedir. Kısaca, postmodernist söylemde yer verilmemiş olmasına ragmen, postmodernitede ulus-devletler, siyasi toplumsal örgütlenmenin merkezi olma konumlarını devam ettirmektedirler.

KAYNAKÇA 

Altuntas, Nezahat, 2004-05. Yıldızı Sönmeyen Bir İdeoloji: Milliyetçilik, Dogu Batı, Yıl: 8, Sayı:30, ss.173-190.

Anderson, Benedict 1993. Hayali Cemaatler, (Çev. İskender Savaşır), Metis Yayınları, İstanbul.

Anderson, Perry 2002. Postmodernitenin Kökenleri, (Çev. Elçin Gen), İletisim Yayınları, İstanbul.

Aydın, Suavi 1999. Kimlik Sorunu, Ulusallık ve Türk Kimligi, Öteki Yayınevi Yayınları, Ankara.

Bauman, Zygmunt 2000. Siyaset Arayısı, (Çev. Tuncay Birkan), Metis Yayınları, İstanbul.

Belek, İlker 1999. “Postkapitalist” Paradigmalar, Sorun Yayınları, İstanbul.

Best, Steven; Kellner, Douglas 1998. Postmodern Teori, (Çev. Mehmet Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Best, Steven; Kellner, Douglas 2001. Dawns, Twilights, and Transitions: Postmodern Theories, Politics, and Challenges, Democracy &

Nature, Vol. 7, No. 1,pp. 101-117.

Billig, Michael 2002. Banal Milliyetçilik, (Çev. Cem Siskolar), Gelenek Yayıncılık, İstanbul.

Davis, Horace B. 1991. Sosyalizm ve Ulusallık, (Çev. Kudret Emiroglu), Belge Yayınları, İstanbul.

Donnan, Hastings; Wilson, M. Thomas 2002. Sınırlar, (Çev. Zeki Yas), Ütopya Yayınları, Ankara.

Drucker, Peter F. 1993. Kapitalist Ötesi Toplum, (Çev. Belkıs Çorakçı), İnkılap Kitabevi Yayınları, İstanbul.

During, Simon 2000. Günümüzde Postmodernizm Ya da Post-Kolonyalizm, (Çev. Yavuz Alogan ),Postmodenist Burjuva Liberalizmi, Mavi Ada Yayıncılık, İstanbul. ss. 105-128.

Falk, Richard 2002. Yırtıcı Küreselleşme, (Çev. Ali Çaksu), Küre Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel 2002. Toplumu Savunmak Gerekir, (Çev. Sehsuvar Aktas), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Ge, Sun 2001. Globalization and Cultural Difference: Thoughts on the Situation of Trans-Cultural Knowledge, Inter-Asia Cultural Studies, Volume 2, Number 2, pp. 262-275.

Gellner, Ernest 1992. Uluslar ve Ulusçuluk, (Çev. Büsra Ersanlı Behar ve Günay Göksu Özdogan), İnsan Yayınları, İstanbul.

Gellner, Ernest 1998. Milliyetçilige Bakmak, (Çev. Simten Cosar,Saltuk Özertürk, Nalan Soyarık), İletisim Yayınları, İstanbul.

Giddens, Anthony 2005. Ulus-Devlet ve Şiddet, (Çev. Cumhur Atay), Devin Yayınları, İstanbul.

Guehenno, Jean-Marie 1998. Demokrasinin Sonu, (Çev. Mehmet Emin Özcan), Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.

Guibernau, Montserrat 1997. 20. Yüzyılda Ulusal Devlet ve Milliyetçilikler, (Çev. Nese Nur Domaniç), Sarmal Yayınevi Yayınları,

istanbul.

Güvenç, Bozkurt 2000. Türk Kimligi, Remzi Kitabevi Yayınları, istanbul.

Habermas, Jürgen 2002. “Öteki” Olmak ve “Öteki”yle Yasamak, (Çev. İlknur Aka), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Harvey, David 1999. Postmodernigin Durumu, (Çev.Sungur Savran), Metis Yayınları, İstanbul.

Hirst, Paul; Thompson, Grahame 2003. Küreselleşme Sorgulanıyor, (Çev. Çagla Erdem, Elif Yücel), Dost Kitabevi Yayınları, Ankara.

Hobsbawm, E. J. 1995. Milletler ve Milliyetçilik, (Çev. Osman Akınhay), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Huntington, Samuel P. 2002. Medeniyetler Çatısması, (Çev. Murat Turhan, Cem Soydemir, Yusuf Eradam), Okuyan Us Yayınları, İstanbul.

Karakas, Mehmet 2000. Türk Ulusçulugunun İnsası, Vadi Yayınları, Ankara.

Kellner, Douglas 2000. Toplumsal Teori Olarak Postmodernizim: Bazı Meydan Okumalar ve Sorunlar (Der. ve Çev. Mehmet Küçük), Modernite vesus Potmodernite, Vadi Yayınları, Ankara, ss.367-404.

Küçükalp, Kasım 2003. Nietzsche ve Postmodernizm, Paradigma Yayınları, İstanbul.

Lyotard, J. F. 1997. Postmodern Durum, (Çev. Ahmet Çigdem), Vadi Yayınları, Ankara.

Murphy, John W. 2000. Postmodern Sosyal Analiz ve Postmodern Eleştiri, (Çev. Hüsamettin Arslan), Paradigma Yayınları, İstanbul.

O’hara, Sabine U; Biesecker, Adelheid 2003. Globalization: Homogenization or Newfound Diversity?,Review of Social Economy, Vol. LXI, No. 3, pp. 281-294.

Özkırımlı, Umut 1999. Milliyetçilik Kuramları, Sarmal Yayınları, İstanbul.

Robertson, Roland 1999. Küreselleşme, (Çev. Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara.

Sarıbay, Ali Yaşar 2001. Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, Alfa Yayınları, İstanbul-Bursa.

Serdar, Ziyaüddin 2001. Postmodernizm ve Öteki, (Çev. Gökçe Kaçmaz), Söylem Yayınları, İstanbul.

Schecter, Stephen 2002. Globalization is not the Tyranny of the Market, International Review of Sociology,Vol. 12, No. 2 ,pp. 309-319.

Scholte, Jan Aart 2004. Globalization Studies: Past and Future: A Dialogue of Diversity, Globalizations, Vol. 1, No. 1, pp. 102–110.

Scott-Baumann, A. 2003. Citizenship and Postmodernity, Intercultural Education, Vol. 14, No. 4, pp. 355-366.

Smith, Anthony D. 1999. Milli Kimlik, (Çev.Bahadır Sina Sener), İletisim Yayınları, İstanbul.

Smith, Anthony D. 2002a. Küreselleşme Çagında Milliyetçilik, (Çev.Derya Kömürcü), Everest Yayınları, İstanbul.

Smith Anthony D. 2002b. Ulusların Etnik Kökeni, (Çev. Sonay Bayramoglu- Hülya Kendir), Dost Kitabevi yayınları, Ankara.

Saylan Gencay 2002. Postmodernizm, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara.

Sen, Y. Furkan 2004. Globallesme Sürecinde Milliyetçilik Trendleri ve Ulus Devlet, Yargı Yayınevi Yayınları, Ankara.

Toker, Yalçın 2000. Milliyetçiligin Yasal Kaynakları, Toker Yayınları, İstanbul.

Touraine, Alain 2002b. Demokrasi Nedir?, (Çev. Olcay Kunal), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Touraine, Alain 2002c. Birlikte Yasayabilecek miyiz?, (Çev. Olcay Kunal), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.

Turner, Bryan S. 2002. Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm, (Çev. İbrahim Kapaklıkaya), Anka Yayınları, İstanbul.

Wallerstein, Immanuel 1998. Ulusal ve Evrensel: Dünya Kültürü Diye Bir Sey Olabilir mi?, Kültür Küreselleşme ve Dünya-Sistemi, Der. A. D. King, (Çev. Gülcan Seçkin ve Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara. ss. 121-137.

Weber, Max 1993. Sosyoloji Yazıları, (Çev. Taha Parla), Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.

Yılmaz, Aytekin 1995. Modernden Postmoderne Siyasal Arayıslar, Vadi Yayınları, Ankara.

Zeka, Necmi 1994. Yolları çatallanan Bahçe, Aynalı Gökdelenler,

Dil Oyunları ve Robespierre, Postmodernizm, Derleyen ve Sunan Necmi Zeka, Kıyı Yayınları, İstanbul. ss.7-30.

 

[i] Doç.Dr., Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, İlköğretim Bölümü, Sosyal Bilgiler Eğitimi ABD.

http://www.kirmizilar.com/tr/konuk-yazarlar2/669-postmodernite-ve-ulus-devlet.html

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s