RUS YARDIMI DEĞİL, BUHARA EMİRLİK HAZİNESİ ALTINLARI

563225_406130819436914_153415731_n.d

 

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması için verilen egemenlik mücadelesine katkıda bulunan ülkeleri asla unutmayacağız. O günleri ve yaşananları anlatan iki yazı aşağıda ilginize sunulmaktadır.

M. Kemal Paşa, 26 Nisan 1920′de, Meclis’in açılışından hemen üç gün sonra yazdığı mektupla, Sovyetler Birliği’nden silah, cephane ve malzeme yanında para da istemiş, gönderdiği mektubuna cevap beklemeden 11 Mayıs’ta Rusya’ya bir de heyet yollamıştır.

Bu talep üzerine Sovyetler, 1920 yılından itibaren belli aralıklarla Ankara Hükümeti’ne cephane, savaş malzemesi ve para göndermiştir. Sovyetler Birliği’nin gönderdiği yardımın önemli kısmı, 16 Mart 1921′de Moskova Antlaşması’nın imzalanmasından sonra gerçekleşmiştir. Sovyetlerden temin edilen nakdi yardımlar üç yıl itibariyle aşağıdaki gibidir:

1920 yılında; 3.066.800 adet Altın Ruble ve 100.000 adet Osmanlı Altını.

1921 yılında; 9.800.000 adet Altın Ruble.

1922 yılında; 4.600.000 adet Altın Ruble.

Sovyet yardımı olarak bilinen bu paraların gerçekte Buhara halkı tarafından bağış yoluyla toplanan paralar olduğu anlatıla gelmiştir. Ancak bu bilginin doğruluğu tartışmalıdır. 1868 yılından beri Çarlık Rusyası işgali altında sıkıntılı bir hayat sürmüş olan Buhara halkının, bu dönemde yüz milyon altın ruble bağışlayacak bir maddi güce sahip olması pek akla uygun görünmemektedir. Son zamanlarda ortaya çıkan bilgilerden, Anadolu’ya gönderilen altınların, Bolşevikler tarafından yıkılan Buhara Emirliği’nin hazinesine ait altınlar olduğu ortaya çıkmıştır.

Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu, Sovyet Yardımının Hikayesini Anlatıyor
Buhara Cumhuriyeti’nin ilk ve son cumhurbaşkanı olan Osman Kocaoğlu 1972 yılında Yakın Tarihimiz Dergisi’ne yaptığı açıklamalarda yardım hadisesini aşağıdaki gibi anlatmıştır.

“1920 yılında Buhara Cumhuriyeti kurulduktan sonra, ben ilk cumhurbaşkanı olarak, yanıma başvekilimiz rahmetli Feyzullah Hoca’yı alarak Sovyet Rusya büyükleri ve bu arada Lenin ile temasta bulunmak üzere Moskova’ya gitmiştim. Bizden bir müddet önce, temmuz ortalarında Türkiye’den de milli hareketi temsil eden ilk heyetin Bekir Sami Bey’in başkanlığında Moskova’ya gelerek Lenin, Çiçerin ve Karahan ile, bilhassa yardım temini konusunda müzakerelerde bulundukları anlaşılıyordu.

Nitekim, Kremlin Sarayı’nda kendisi ile görüştüğümüz gün Lenin, önem verdiğini hissettirdiği “Türkiye”den söz açarak, bana

“- Ankara’dan bir Türk heyeti geldi. Vaziyetlerini anlatarak acele yardım istedi. Bu hususta sizin fikriniz nedir? “ dedi.

Hiç tereddüt etmeden kendisine:

“- Elbette yardım etmek gerek… ve vakit geçirmeden yapılmalıdır.” deyişim üzerine bu işte zaten kararlı olduklarını, fakat bazı zorluklarla karşılaştıklarını belirten bir ifade ile,

“-Yardım meselesi için bizi düşündüren iki zorluk var.” dedi ve devam etti.

”- Birincisi Türklerin istedikleri altın para bizde pek azdır.” deyince sözünü kestim.

“- Bizde altın para vardır! dedim. Verebiliriz de…”

Lenin memnun olduğunu belirten bir baş eğişiyle devam etti.

“- İkincisi, yol meselesidir. Çünkü Türklere yalnız para değil, her türlü harp malzemesi de vermemiz gerekiyor. Bunları emniyetle Ankara’ya ulaştıracak yol lâzım! Halbuki Kafkaslar’daki durum dolayısıyle yollar kapalıdır. Ne zaman açılabileceği malum değildir.”

Biz, bu hususta ayni kanaat ve fikirde olduğumuzu söyleyerek ilave ettim:

“- Kafkaslar’da kurulan cumhuriyetlerle anlaşmak mümkündür. Bu bölgede Müslümanlar çoğunluktadır. Gürcüler de menfaatleri icabı Müslümanlara yakındır. Ermeniler de keza… Çalışılırsa müşterek bir yol bulmak imkanı vardır.“ dedim.

Ayrıca paranın miktarını tespit etmek icap ediyordu. Bunu mütehassıslar tespit etsinler dedik ve bizim -aynı zamanda Hariciye Nazırı olan- Başvekil Feyzullah Hoca ile Rus mütehassıslardan mürekkep bir heyete havale ettik. Bu heyet uzun müzakereler sonunda yardım miktarını en az yüz milyon altın ruble olarak tesbit etti. Tekrar Lenin’le buluştuk. Lenin bu sefer yaptığımız konuşmada sözü tekrar para konusuna getirerek ne kadar verebileceğimizi sordu.

“- Yüz milyon ruble…” dedim.

Lenin tekrar etti:

“-Yüz milyon mu?”

“-Evet… Derhal verebiliriz!”

Çarlık zamanından kalma altın rublelerimiz çoktu. Buhara hazinesindeki bu paraya Ruslar el sürmezler, dokunmazlardı. Buhara bir Çar emâreti olduğu halde, idari ve mali işlerde müstakildi. Bu sebeple bizde altın belegan mâbelâg (haddinden fazla) çoktu.” (Yakın Tarihimiz, Cilt.1, shf.292-293)

Lenin’le bu şekilde mutabık kaldıktan sonra heyet Buhara’ya geri döner. Para yardımı meselesini meclise götürürler. O sırada Buhara’nın nüfusu dört buçuk milyondur. Buhara parlamentosu Türkiye’ye yüz milyon altın ruble yardımını tek itiraz sesi yükselmeden oy birliğiyle alkış ve tezahüratlar altında kabul eder.

Parlamentonun bu kararının hemen ertesi günü gereken muameleleri tamamlayarak parayı, Ankara’ya yetiştirilmek üzere Rus hazinesine teslim ederler.

Bu hadiseyi, Türk subayı Raci Çakırgöz’de hatıralarında anlatmaktadır. 1. Dünya Savaşında esir düştüğü Ruslardan kaçarak Türkistan’a gelen ve Taşkent’te öğretmenlik yapmakta olan Raci Çakırgöz, “Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl” adıyla yayımlanan hatıralarında, Sovyet yardımları olarak bilinen yardım hakkında aşağıdaki hususları yazmaktadır.

“Ben Taşkent’teyken Buhara Geçici Hükümeti’nin İstiklal Savaşı vermekte olan, Ankara Hükümeti’ne para yardımında bulunduğunu haber aldım. Maalesef bu yardım bizim gazetelerde Rus para yardımı şeklinde geçmiştir. Ancak son zamanlarda yetkili kimseler bu olayın içyüzünü aydınlatmışlardır. Türkiye’ye bu yardımın yapılmasında en büyük rolü oynayan kimse, o sırada Maliye Nazırı olan Osman Hoca (Kocaoğlu) idi. Osman Hoca 1921 yılında ilan edilen Buhara Cumhuriyeti’nde Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunuyordu. Sonra 1923’te Afganistan’a ve oradan da Türkiye’ye geçti. 28 Temmuz 1968’de İstanbul’da vefat etti.

Sonradan öğrendiğime göre Buhara Hükümeti’nin Ruslar aracılığıyla Türk Hükümeti’ne yaptığı 100 milyon altın rublelik yardımdan, Ankara Hükümeti’ne ancak 10 milyon altın ruble ulaşabilmiştir. Ruslar, geri kalan 90 milyon altını, herhalde aracılık ücreti olarak almış olacaktır!

Esasen Ruslar, Buhara halkından ve saraydan topladıkları 12 vagon dolusu altın ki, aralarında çok ağır bir altın avize vardır. Ziynet ve çok kıymetli kuzu derilerini Moskova’ya götürdüler. Bu kuzu derileri ‘astragan’ı sağlayan Buhara’nın koyunları, Karakul denen gölün civar mıntıkasında, üretiliyordu.” (shf.68)

Buhara Emiri Alim Han’ın Terkettiği Hazine

“Genç Buharalılar” hareketinin Bolşeviklerle birlikte yaptıkları darbe sırasında Buhara Emiri, Alim Han’dır. İktidarını kaybeden Alim Han, 1 Eylül 1920’de Buhara’dan kaçıp Afganistan’a sığınmak zorunda kalır. Ardında ailesinin bir kısmını ve Buhara hazinesini bırakır. Özbek yazar Nabican Bakiyev, Sovyet istihbarat arşivlerinden yararlanarak yazmış olduğu “Enver Paşa’nın Vasiyeti” adıyla yayımlanan kitabında, Emir’in hazinesine el konulması olayını aşağıdaki gibi anlatır.

“Emir Alim Han, Buhara’yı terk ettiğinin ikinci günü Sitare-i Mahı (Saray) Ruslar tarafından işgal edilir. 2 Eylül 1920’de Buhara iç şehri tamamen Bolşevikler tarafından ele geçirilerek kontrol altına, Emirin aile fertleriyle, yakınları gözaltına alınmıştır. Bu arada ihtilalcıların bir kısmı Kuşbeği başta olmak üzere, reisi, kadıyı, saray memurlarıyla, Emirin aile fertlerinin öldürülmesini istemektedirler. 2 Eylül 1920’de Kızılordu askerleri tarafından esir alınıp, sorgulanan Kuşbegi Osman Beg verdiği ifade de şunları söyleyecektir.

“Beni hayrete düşüren o ki, Emir Alimhan hazineden bir tek lira (teng) dahi almamış olmasıdır. Bütün hazine, altın ve gümüş paralar, takılar mahzendeki özel yerlerinde duruyordu. Onları saymak mümkün değildi”.

Sonradan Emir’in kendi ifadesine göre, hazinede otuz iki çuval padişah sikkesi, altın ziynetler inci ve yakut gibi kıymetli mücevherlerin sayısını kendi de bilmediği gibi, ayrıca 20 bin adette tüfek bulunmaktadır.

Rus askerleriyle, Kızıl Buharalılar, işgali takiben üç gün boyunca Buhara’da müthiş bir yağmaya girişirler. Nihayet yağma bittikten sonra, Türkistan işgal komutanı yağma edilen hazineyi askerlerden imza karşılığında toplamaya başlar.”(shf.86)
5 Eylül 1920’de Rus hükümet yetkilileriyle, Rusya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi temsilcileri ve Buhara İhtilal Komitesi rehberleri karma bir meclis kurulması konusunda anlaşarak, M. Frunze başkanlığında, Rusya hükümetini temsilen Kovrov, Buhara komünistlerinin reisi Hüseyinov, Buhara Bakanlar Kurulu reisi Feyzullah Hocayev, Buhara İhtilal Komitesi sekreteri Aripov’un katılımıyla bir toplantı düzenlerler. Toplantıda, yağmadan kurtulabilen Buhara hazinesinin muhafaza edilmesine ilişkin aşağıdaki karar alınır.

“Savaş devam derken, Buhara cumhuriyetinin hazinesi yağma edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğundan ve onları korumak zor olduğu göz önünde tutularak, Buhara Devrim Komitesi olarak, hazinenin Semerkant veya Taşkent’teki bankalarından birinde geçici olarak muhafaza edilmesini Rusya hükümetinden rica edilmesi kararına varmıştır”. (shf.88)
Bu kararın ardından Buhara hazinesi önce Sermerkant’a, oradan da daha sonra Moskova’ya nakledilir. 100.000.000 altın ruble, Buhara Cumhuriyeti’nin Başbakanı, aynı zamanda Dış işleri Bakanı olan Feyzullah Hoca tarafından Moskova’ya bizzat teslim edilir. Kitapta anlatıldığına göre, 1921 başlarında Kronştat’da çıkan Denizci isyanında, isyancıları korumak amacıyla Buhara’dan götürülen bu altınlarla silah alınmış, altınlar Bolşevik hükümetinin kurulmasında önemli bir rol oynamıştır.
Buhara Hükümeti tarafından gönderilen altının sadece 18.326.800 altın rublelik kısmı, o da üç yıla yayılarak Türkiye’ye teslim edilmiştir. Türkiye’ye gönderilmesi gereken 81.673.200 altın ruble tutarındaki Özbek altını, Lenin hükümeti tarafından açıkça gasp edilmiştir.

Türkistan’dan Gönderilen Üç Kılıç

İstiklal Savaşı devam ederken, Buhara Halk Cumhuriyetinden bir heyet diplomatik temaslar yapmak üzere 17 Ocak 1921’de Ankara’ya gelir. Heyet, beraberinde getirdiği üç adet altın işlemeli kılıç ile Timur’a ait bir Kuran-ı Kerim’i Mustafa Kemal’e hediye eder. Sakarya Zaferini tebrik amacıyla gönderilen bu hediyeler karşısında müteessir olan Mustafa Kemal Paşa, meclis kürsüsünden duygu dolu bir konuşmayı yapar:

“Buhara ahalisinin Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türkiye Halk Ordusuna nişane-i takdir ve tebrik olarak irsal eylediği kılınç, Hak din ile hayat-ı hidame-i kuvveti temsil eden fevkalade muazzam ve kıymetdar iki yadigârdır. Bu emanetleri elinizden alır iken kalbim heyecan ile doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kardeşlerimizden gelen teşebbüsat ve tebrikat nişanelerinden, şüphesiz, çok mütehassis ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirmek, bu Kitab-ı Mukaddes’i millete, seyf-i azizi de İzmir fatihine teslim edeceğim. Allah’ın inayeti ile İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz, İnşallah pek yakında bu kılıncı da kazanmış olacaktır. Heyet-i muhteremenize de Türkiye ahalisi ve ordusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti namına teşekkür ederim.” (Hakimiyeti Milliye, 8 kanunusani (Ocak) 1922.)

Kılıçlardan biri Mustafa Kemal Paşa’ya, diğeri Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya, üçüncü kılıç, 9 Eylül sabahı İzmir’e girerek Hükümet Konağına Türk bayrağını çeken İkinci Süvari Tümeni 4. Alayında Bölük Komutanı olan Yüzbaşı Şerafettin Bey ’e verilmiştir. (*)

Utanç Verici Bir Olay

Türkistan’lı kardeşlerimizin bu unutulmaz destek ve yardımlarına karşılık, İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde, hatırlandıkça hepimizin utanç duyacağı bir iş yapılır. Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca ülkesi Sovyet işgali altına düşünce, Afganistan üzerinden geçerek 1923 yılında Türkiye’ye sığınır. Atatürk, Osman Hoca’ yı sıcak bir ilgi ile kabul eder. Türk vatandaşlığına geçen Osman Hoca, Kocaoğlu soyadını alır, Osman Hoca’ya milletvekili maaşı bağlanır. Bu maaş Osman Hoca’nın vefatından sonra kesilmez, eşi ölünceye kadar ödenmeye devam eder. Atatürk döneminde, Sovyetler Osman Hoca’nın sınır dışı edilmesi için sürekli tazyikte bulunurlarsa da Atatürk buna direnir. Atatürk’ün ölümünden sonra, Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü bu baskılara dayanamaz ve 1939 yılında Osman Hoca’dan 24 saat içerisinde Türkiye’yi terk etmesi istenir. Milli Mücadele’ye yardım etmek üzere, 100 milyon rublelik altını Türkiye’ye nakletmek için seferber olan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca (Kocaoğlu) 1923′ten beri vatandaşı olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ni terk etmek zorunda kalır. Ancak, İkinci Dünya Savasından sonra, 1946′da Türkiye’ye geri dönebilir. 1968’de vefat eden Osman Hoca, Üsküdar Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’ne defnedilir.

(*) Kahraman yüzbaşının hikayesini “Üçüncü Kılıç” adıyla kitaplaştıran Yrd. Doç. Dr. Kemal Arı, kitabın tanıtımı için yaptığı bir açıklamada, Şerafettin (İzmir) Bey 1951´de vefat edince, eşi Siret Hanım’ın “üçüncü kılıcı” İzmir´de açılması planlanan İnkılap Müzesi´ne verilmek üzere İstanbul Valiliği´ne teslim ettiğini, fakat kılıcın kaybolduğunu, bu büyük kahramanın adının maalesef hafızalardan silindiğini söylemektedir.

Yazan: Sinan Tavukçu

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Osman Kocaoğlu, “Rus Yardımının İçyüzü”, Yakın Tarihimiz, Cilt.1, Sayı 10 (Mayıs 1972), shf.292-293, 1972.

Raci Çakırgöz, Çarlık ve Bolşevik Rusya’da 10 Yıl, Belge Yayınları, 1990.

Nabican Bakiyev, Enver Paşa’nın Vasiyeti, Doğu Kütüphanesi,2006.

TÜRKİSTAN TÜRKLERİNİN KURTULUŞ SAVAŞI’NA VE CUMHURİYET’E KATKILARI

Türkistan Türkleri Atatürk’ün başlattığı Kurtuluş Savaşı’na ve yeni Türk Devletinin kuruluşuna kayıtsız ve ilgisiz kalmamışlardır. 1917 yılında Çarlık Rusyasını yıkan Bolşeviklerin estirdiği hürriyet havasında kendi milli devletlerini kurma gayret ve sıkıntısı içinde olan Kazak Kırgız Özbek Türkmen Tatar ve Azeri Türkleri başlangıcından itibaren Anadolu’da yürütülen mücadeleye de olağanüstü büyük ilgi ve yakınlık göstermişlerdir. Bu yakınlığın artmasına Rusya’da 1905 ve 1917 ihtilallerinden sonra ortaya çıkan hürriyet havasında Rusya Türkleri arasında büsbütün kuvvet bulan Türkçülük cereyanları sebep olmuştu. Bu dönemde Türkistan Türkleri arasında siyasi faaliyet ve bilhassa dergi ve gazete yayınları artmıştı [1] . Milli şuur kuvvetlenmişti. 1908 İkinci Meşrutiyet’ten sonra Türkiye ile Rusya’daki Türk aydınları arasında fikir alış verişi de hızlanmış [2] ve Türkistan Türkleri arasında Türkiye’ye olan ilgi ve sevgi tarihin hiçbir döneminde görülmemiş bir biçimde artmıştı. Bu durumu Türkistan Türklerinin Türkiye’ye Balkan Savaşı’ndan Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar olan sıkıntılı dönemde yardımcı olma ve onun hayatta kalmasını sağlama gayretlerinden açıkça görmek mümkündür.

Türkistan Türklerinin Anadolu Türklerine çeşitli şekillerde vermeye çalıştığı yardım ve destekleri

I. Askeri yardım

II. Para yardımı

III. Fikri veya siyasi destek

olarak üç başlık altında incelemek mümkündür.

I. Askeri Yardım

Türkistan Türklerinin her ne kadar Türkiye’nin düşmanlarıyla yaptığı silahlı mücadeleleri desteklemek üzere düzenli bir ordu gönderme imkânları olmadıysa da savaşa ferdi katılımlar olmuştur. Bilhassa hacca giden Türkistanlıların hacca giderken veya dönüşte Türkiye’nin saflarında tereddüt etmeden savaşa katıldıklarını görüyoruz.

Bu konuda en eski kayıt 1788 Osmanlı-Rus savaşına kadar uzanmaktadır. Arşiv kayıtlarına göre Hicri 1202 ramazan (1788 haziran) ayında Türkistanlı Mehmed Bahadır Hokand’dan hac niyetiyle yola çıkar. Erzurum’a geldiğinde Osmanlı’nın savaş için asker topladığını işitir. O sırada I. Abdülhamid Rusya’ya harp ilan etmiştir. Bunun üzerine hacca gitmekten vazgeçen Mehmed Bahadır 4 arkadaşıyla beraber savaşa katılmaya karar verir. Başbakanlık Devlet Arşivindeki belgelere göre Mehmed Bahadır Divan-ı Hümayun’a müracaat ederek savaşmak için 5 at 5 kılıç 3 tüfek ve azık verilmesini ister [3] .

Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında da Hac için Mekke ve Medine’de bulunan Türkistanlı Hacılar ile talebelerden bazıları gönüllü olarak Osmanlı ordusuna katılmışlardır. Türkiye’ye yakınlık özellikle Balkan harpleri sırasında kendisini belli etmiştir. Kazan Türklerince Hilal-i Ahmer’e çokça para yardımı yapıldığı gibi Türk ordusunda hizmet görmek üzere gönüllü asker ve hemşireler de gitmişti [4] .

Bundan başka 1912 senesinde Medine’de tahsilde bulunan 400 kadar genç Balkan muharebesine gönüllü katılmak üzere İstanbul’a gider ve Edirne düşmandan geri alındıktan sonra Medine’ye geri dönerler [5] . I. Dünya Savaşı sırasında Medine’de Osmanlı ordusuna gönüllü katılmak isteyen Türkistanlılar ayrıca beş Osmanlı altını vermişlerdir. Niçin böyle yaptıkları sorulunca Arapların Türkistanlılar aç kaldıklarından dolayı Osmanlı ordusuna katıldığını zannetmemeleri için böyle bir tedbir aldıklarını söylemişlerdir. Bu suretle 51. Alay’a gönüllü kaydolan Türkistanlılar Avali harbine iştirak etmişlerdir [6] .

I. Dünya Savaşı (1914-1918) sırasında Türkiye’ye askeri yardımın ilginç bir şekli Kadı Abdürreşid İbrahim Efendi tarafından gerçekleştirildi. Kadı Abdürreşid Almanya’ya esir düşen Rusya Türklerinden (Kazan Türkleri ve Başkurtlardan) İngilizler ve gerekirse Ruslara karşı da savaşmak üzere gönüllü kıtalar topladı. Bunlardan bir tabur (Asya taburu) Irak cephesinde savaşmak üzere Türkiye’ye geldi ve Irak cephesinde birçok şehit verdiler [7] .

Bir grup Türkistanlının hac dönüşü Kurtuluş Savaşı’na da katıldığını görmekteyiz. Mekke ve Medine’de hac ibadetini tamamlayarak Türkistan’a dönmekte olan 40 kadar hacı Çukurova’da iken I. Dünya Savaşı başlar ve yurtlarına dönemeyip orada kalırlar. Harp esnasında burada bazı işlerde çalışarak geçimlerini temin ederler. Osmanlının savaşta yenilmesi üzerine Çukurova Fransızlar tarafından işgal edilir. Türkistanlılar Tarsus’ta Fransızlara karşı ilk silahlı mücadeleyi başlatanlar arasında yer alırlar. Türkistanlılardan Hacı Yoldaş başkanlığındaki grup karakol basarak trenlere saldırarak Fransızlara zarar verdirir. Daha sonra Kavaklıhan cephesi kumandanı Zeki Baltalı’ya müracaat ederek Türk ordusuna katılırlar. Grup kumandanı Halil Süllü’nün emrinde Fransızlara karşı çarpışan 26 Türkistanlıdan 16 sı şehit düşer [8] .

Azeri Türkleri ise Kurtuluş Savaşı’na kendi bağımsızlıkları pahasına askeri yardım sağlamak istemişlerdir. Azerbaycanlı ilim adamı Prof. Vagıf Arzumanlı’nın Bakü’de 1998 senesinde yayınlanan makalesinde belirttiğine göre 28 nisan 1920′de Azerbaycan Parlamentosu hakimiyeti bolşeviklere vermeyi kabul ederken koyduğu şartlardan birisi Rus ordusunun Bakü’ye girmeden önce demiryolu vasıtasıyla Anadolu’nun yardımına gitmesi idi [9] . Bu hakikatin TBMM Gizli celse zabıtları ile Polonyalı araştırmacı Tadeusz Swietochowski’nin eserinde de teyit edildiğini görmekteyiz [10] . Bu durum Azeri Türklerinin kendileri bağımsızlıklarını kaybetseler bile Türkiye’nin bağımsız yaşamasını istediğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Ancak Ruslar kabul ettikleri bu şartı yerine getirmediler.

Türkistan Türklerinin 1914-1917 yılları arasında Kafkas cephesinde Ruslara esir düşen Osmanlı subay ve askerlerine yaptıkları yardımları da dolaylı da olsa Kurtuluş Savaşı’na askeri yardım olarak görebiliriz. Zira bu askerlerden yurda dönenlerden bir çoğu daha sonra Kurtuluş Savaşı’na katılmışlardır.

29 Ekim 1914 15 Aralık 1917 arasında Kafkas cephesinde Ruslara yaklaşık 60 bin Osmanlı subay ve askeri esir düşer [11] . Bu esirlerin büyük bir kısmı Hazar Denizi’nde Bakü’ye yakın Nargin adası ile Kuzey ve Güney Kafkasya’ya nakledilmişlerdir. Bunlar 1918′de Güney Kafkasya’ya giren Osmanlı ordusu tarafından kurtarılarak Türkiye’ye getirilmiştir [12] . Ancak henüz Moskova’nın kontrolüne tam olarak girmemiş Sibirya’da bulunan 9 bin kadar Türk esirini kurtarma girişimleri sonuçsuz kalmıştır [13] .

Çok zor şartlarda yaşamaya mahkum edilen bu esirlerin büyük bir kısmına Rusya Türkleri sahip çıkarak yardım etmişlerdir [14] . Bunun için Moskova Petrograd Kazan Ufa ve Orenburg’da özel komiteler teşkil edildi [15] . Rusya müslümanlarının Moskova’da 1-11 Mayıs 1917 tarihinde yapılan ilk genel toplantısında da Türk esirlerinin içinde bulunduğu zor durum görüşüldü. Kurultay bu hususu Rusya Harbiye bakanı Kerensky’ye telgraf çekerek bildirdi [16] . Esirlerden yaklaşık 1000 kadarı kendi çabaları ve Türkistanlıların yardımıyla Afganistan üzerinden Türkiye’ye dönmüştür [17] .

Türkiye’ye dönen esirlerden biri olan Tahsin İybar hatıratında “Ruslar Sibirya’daki kampta esirlere geniş Rus topraklarından çıkamazsınız demişlerdi. Buna rağmen Rus topraklarından çıkmaya muvaffak olduk. Çünkü bize Türkistanlılar zengin fakir ihtiyar genç demeden adeta birbirleriyle yarışırcasına yardım etmişlerdi” demektedir [18] . Daha sonra uluslararası alanda yapılan çalışmalar neticesinde kalan esirler de kurtarılarak yurda getirilmiştir. 1925 Yılından sonra Rusya’da hiç esir kalmamıştır [19] .

II. Para Yardımı

Türkistan Türkleri daha Balkan Savaşı yıllarında Türkiye’ye para yardımı yapmaya başlamışlardı. Mesela Kazan Türkleri bu yıllarda Hilal-i Ahmer’e hatırı sayılır ölçüde para yardımı yapmıştır [20] . Kazak Türkleri de bu konuda ellerinden geleni esirgememişlerdir. Berlin’de 1930′lu yıllarda Çağatay Türkçesinde yayınlanan “Yaş Türkistan” dergisinde yer alan bir makaleye göre Balkan harbi yıllarında (1912-13) Türkistan’ın Akmeşit şehrinden Sadık Ötegenov isimli bir ihtiyar Kazak küçük heybesinin iki gözüne doldurmuş olduğu altınları Rusya’nın başkenti Petersburg’a getirir. Burada tahsilde bulunan hemşehrisi Mustafa Çokay’ın evine gider ve ondan kendisini Osmanlı elçisine götürmesini rica eder. Elçilikte ihtiyar Kazak Osmanlı elçisi Turhan Paşa’dan Türkistanlı Türk kardeşlerinin sevgi ve sempatisinin küçük bir ifadesi olmak üzere getirdiği yardımı gerekli yere ulaştırması için ricada bulunur. Bunun üzerine gözleri dolan Turhan Paşa her ikisini kucaklayıp öper ve emaneti kabul ederek yerine ulaştıracağına söz verir [21] .

Yine bu dönemde Medine’de tahsil görmekte olan Kazak öğrenciler Osmanlı askerine yardım için harçlıklarından 200 lira toplarlar. Balkan harbi yıllarında Kazakistan’da yayınlanmakta olan “Aykap” gazetesinin bu konudaki haberine göre öğrenciler topladıkları paraları Medine valisi Basri Paşa’ya teslim ederek ondan bu yardımı Hilal-i Ahmer cemiyetine ulaştırmasını isterler [22] . Yardım küçüktür ama Türkistanlı öğrencilerin dahi Balkan Savaşı sırasında Türkiye’ye yardım etme arzusunda bulunduğunu göstermesi açısından önemlidir.

I. Dünya Savaşı sırasında Andican zenginlerinden Mir Kamil Mir Mumanbayoğlu Rusya’ya karşı Osmanlı devletine 200 bin ruble yardım gönderir [23] .

I. Dünya Savaşında Türkiye’ye ilginç ilginç olduğu kadar şuurlu bir katkı Türkistanlı pamuk tüccarlarından gelir. I. Dünya Savaşı sırasında Rusya’da ulaşım ve üretimdeki sıkıntılardan dolayı Türkistan’daki pamuk alıcı bulamadığından stoklar büyümüştür. 1918′de Brest-Litovsk’da Sovyet Rusya ile ittifak devletleri arasında barış imzalanınca Rusya’ya giden ilk Alman sefirinin mümessili pamuk almak için Türkistan’a gider. Pamuk tüccarları ticari pazarlıklara girmeden evvel alıcıdan milliyetini belgelemesini isterler. Alış-verişle alakası olmayan böyle bir talep karşısında Alman temsilci hayrete düşer. Diğer taraftan Rusya’nın eski düşmanı olan bir devletin temsilcisi olduğu için de endişelenerek ürker. Bu talebin ticaretle alakası olmadığını ileri sürerek doğrudan doğruya fiyat ve kalite meseleleri üzerinde görüşmeyi teklif eder. Bu meselelerde uzlaşmanın kolay olduğunu söyleyenTürkistanlı tüccar alıcının milliyetinin kendileri için çok daha önemli olduğunda ısrar ederler.
Bunun üzerine temsilci alıcının Alman olduğunu gösteren vesikaları çekinerek göstermek zorunda kalır. Alıcının Almanya olduğunu öğrenen Türkistanlı tüccar kendisine büyük iltifatlarda bulunarak mallarını başkasına verdiklerinden daha ucuza vereceğini ifade eder. Hayretler içinde kalan temsilci bu iltifatın sebebini sorduğunda şu cevabı alır: “Biz pamuğun mühim bir harp maddesi olduğunu biliyoruz. Bu maddeyi beş-on kuruş kazanmak pahasına Türkiye’nin düşmanlarına satmaktansa yakıp imha etmeyi yeğleriz. Siz Almanlar Türkiye’nin müttefikisiniz. Size pamuğu ucuza vermekle Türk kardeşlerimizin menfaatlerine hizmet ettiğimiz inancındayız” [24] .

Kurtuluş Savaşı’na gerçek anlamda para desteği 100 milyon altın ruble gibi bir meblağı verme çabası Buhara Halk Cumhuriyeti’nden gelmiştir. 1873′ten Sovyet hükümeti tarafından istiklalinin tanındığı 1918 yılına dek Çarlık Rusyasına bağlı yarı müstakil devlet konumunda olan Buhara o dönemde Türkistan’ın en zengin Hanlığı idi. Ticari faaliyetler sayesinde Buhara Hanlığı büyük bir zenginliğe ve altın rezervine sahip olmuştu [25] . Bu zenginlik sayesinde Buhara emiri Petersburg’da büyükçe cami yaptırabilmiştir [26] . Kızıl Ordu tarafından 2 Eylül 1920′de yıkılan Buhara Hanlığı’nın yerine 6 Ekim 1920′de Buhara Halk Cumhuriyeti ilan edilmesinden [27] sonra Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Osman Kocaoğlu başkanlığındaki temsilcileri Moskova’ya giderek Lenin ile görüşme yaparlar.

Bu görüşmede Buhara heyeti Lenin’e Türkiye için 100 milyon altın ruble yardım vermeyi taahhüt ederler. Heyet Buhara’ya döndükten sonra bu konu parlamentoda oylanır ve Türkiye’ye yardım tek itiraz sesi yükselmeden oy birliği ile kabul edilir. Vaat edilen 100 milyon altın da en kısa zaman zarfında Moskova’ya ulaştırılır [28] . Bu teslimat konusunda elimizde herhangi vesika yoktur. Ancak Türkistan’da o devrin olaylarını yaşamış şahsiyetlerden ve Türkistan tarihi mütehassısı Z. V. Togan [29] ve Türkistan’daki esir Osmanlı subaylarından Raci Çakıröz [30] bu yardımın yapıldığını teyit etmektedir. Ne yazık ki bu yardım hedefine ulaşmamıştır. Sovyetlerin Türkiye’ye Eylül 1920 ile Mayıs 1922 tarihleri arasında yaptığı nakdi yardımlar da Buhara Cumhuriyeti’nin teslim ettiği 100 milyon rublenin çok altında 11 milyon ruble civarındadır [31] .

III. Fikri ve Siyasi Destekler

I. Dünya Savaşı’ndan önce Rusya’da ve Osmanlı’da yaşanan 1905 ihtilali ve 1908 II. Meşrutiyeti’nden sonra Anadolu ve Rusya Türkleri arasında kuvvetli bir kültür bağı kurulmuştu. Bunun neticesinde I. Dünya Savaşında Türkistan Türklerinin bütün sempatileri Türkiye ile beraberdi [32] . Bu sempatinin büyüklüğünü Tahir Çağatay’ın I. Dünya Savaşı sırasında yaşadığı bir anısından görmek mümkündür.

Taşkent’te kalabalık seyirci arasında Umumi Vali Matson’un bulunduğu bir sinemada savaşla alakalı belgesel film gösterilmekteydi. Perdede ilk olarak Rus ordularının seferberliği ve resmi geçidi gösterildi. Bunu takiben bütün büyük devletlerin askeri resmi geçitleri izlendi. Hepsi de sükunet içinde seyredilerek geçirildi. Fakat beyaz perdede başta sancağı ile bir Türk süvari alayı gözükmeye başlayınca o muazzam binayı dolduran halk ani bir hareketle ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı. Bu kalkma hareketi o kadar ani ve tesirli bir şekilde vuku bulmuştu ki seyirciler arasında bulunan Ruslar da gayri ihtiyari olarak bu kitle temayülüne uymak zorunda kalmışlardı. Bu durum karşısında sinirlenen umumi vali derhal salonu terketti ve film bir daha gösterilmedi [33] .

Yine Çağatay’ın belirttiğine göre I. Dünya Savaşı esnasında Taşkent’te halk bütün heyecanıyla olayları takip ederdi. Türklerin muvaffakiyetini Rusların mağlubiyetini belirten herhangi bir haberi ihtiva eden gazete derhal karaborsaya düşüyordu [34] .
Bu dönemde Türkistan Türkleri I. Dünya Savaşını çok yakından takip ediyor ve Türkiye’nin bir ölüm-kalım savaşı verdiğini farkediyorlardı. Mesela o dönemde Kazak Türklerinin önde gelen siyaset ve fikir adamlarından biri olan Mir Yakup Duvlat dünyadaki 300 milyondan fazla müslümanlar arasında en güçlüsünün Türkiye olduğunu ve bu Türkleri parçalamak için çeşitli devletlerin fırsat gözlediğini yazar. Kazakistan’da I. Dünya Savaşı yıllarında yayınlanmakta olan “Kazak” gazetesinin 1918 eylül sayısında yer alan yazısında Duvlat bu fırsat beklemenin birkaç asırdan beri süre geldiğine işaret ettikten sonra devam etmekte olan I. dünya savaş sırasında düşmanların İstanbul’u almak ve Ayasofya’ya asmak üzere haçı da hazırladıklarını ifade eder. Fakat Türklerin boş durmadığını ülkelerini korumak için asırlardan beri mücadele ettikleri gibi dört seneden beri de diz boyu kanlar içinde milyonlarca yiğidini kurban ederek mal-mülkünü feda ederek savaştıklarını yazar [35] . Görüldüğü gibi Mir Yakup Duvlat’ın yazısı Kazak bozkırlarından Türk topraklarında yapılan mücadelenin çok yakından takip edildiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Türkistan Türklerinin I. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi Türk Kurtuluş Savaşını da her safhasına destek vererek yakından takip etmeye çalıştıklarını görmekteyiz. Türkistan içinde aydınlar ve şairler halkı aydınlatıcı ve Kurtuluş Savaşını destekleyici yazılar yazmışlarsa Türkistan dışına çıkabilmiş aydınlar uluslararası platformda kendi siyasi meseleleriyle beraber Türkiye’nin bağımsızlığını ve reformlarını da destekleyici çalışmalar yapmışlardır.

Sovyetler Birliği dışında Avrupa ülkelerinde bulunan Türkistanlı siyaset ve devlet adamları başından itibaren Atatürk’ün siyasi faaliyetlerini benimsedikleri görülmektedir. İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından işgal edildiği günlerde İdil-Ural Türklerinden Ayaz İshaki Sadri Maksudi ve Fuad Toktar Paris’te bulunmaktaydı. Onlar Bolşeviklerin İdil-Ural’da hakimiyeti ele geçirmesinden sonra mücadelelerini yurt dışında devam ettirmek üzere Fransa’ya gelmişlerdi. Burada Fransız Dışişleri Bakanı ve Başbakanı Millerand ile görüşme gününü beklerlerken Türkiye Ayan Meclisi Üyesi Ahmet Rıza Bey ile karşılaşırlar. Ahmet Rıza Bey de Fransa hükümetinin isteği ile Türkiye’nin gayriresmi vekili olarak Paris’te bulunmaktadır. Kazanlı devlet adamları Ahmet Rıza Bey ile uzun uzun görüşmelerde bulunurlar. Görüşmenin yapıldığı 4 Nisan 1920 günü İngilizlerin Padişah’a baskı yapıp Mustafa Kemal’i asi ilan etmesini istediği günlere rast geliyordu. Kazanlı devlet adamları Ahmet Rıza Bey’i Padişah’ın böyle bir isteği yerine getirerek Mustafa Kemal gibi bir kahramanı asi saymasının ülkeye büyük zarar vereceğini anlatarak Padişah’a bu yönde telkinde bulunması hususunda ikna ederler [36] .

Hokand Muhtar Hükümeti’nin sabık başbakanı Mustafa Çokay da Türkiye’nin uluslarası alandaki politikalarına destek veren çalışmalar yapmıştır. Çokay bilhassa Ermeni meselesinde Türkiye’nin haklarının savunulmasında büyük gayretler göstermiştir. Şubat 1918′de Hokand hükümetinin Kızıl Ordu tarafından yıkılmasından sonra 1919-1921 seneleri arasında Gürcistan’da bulunduğu sırada Ermeni meselesine vakıf olan Çokay ayrıca Tiflis’te Kuvayi Milliye temsilcisi olan Kâzım Bey (sonradan İzmir valisi Trakya umumi müfettişi Kâzım Dirik) ile temasta bulunarak Ermeni meselesi hususunde devamlı surette makaleler neşretti [37] .

Mustafa Çokay 1919-1921 yıllarında Tiflis’te bulunduğu yıllarda Vol’nıy Gorets Gortsı Kavkaza gibi rusça dergilerde ve kendi yönetiminde Türkçe çıkan Şafak gazetesinde Kazım Bey’den temin ettiği malumatları “Anadolu Mektupları” namı altında yayınladı [38] . Çokay bu işlerle meşgul olduğu sıralarda Ermenistan’daki Amerika misyon başkanı ve Türkiye aleyhtarı General şiddetli bir beyanatta bulunur. Bu beyanata Mustafa Çokay o kadar vazıh ve şiddetli cevap vermiştir ki şahsi dostları bundan doğabilecek akibetlerden endişe ederek bir takım koruyucu tedbirler almışlardır [39] . Çokay Ermeni meselesi konusundaki makalelerini Gürcistan’dan Fransa’ya geçtikten sonra da yazmaya devam ederek bunları fransızca ORIENT et OCCIDENT dergisinde yayınladı [40] .

Mustafa Çokay Şubat 1921′de Gürcistan’dan Türkiye’ye geçer. İstanbul’a varır varmaz müttefik makamlar vasıtasıyla İtilaf Devletleri nezdinde Türkistan meselesinde teşebbüslerde bulunur. Ancak Türkiye’yi de unutmaz. İstanbul’da gördükleri Türkiye hakkındaki müttefik tasarıları ve Türkiye’nin geleceği hakkında Türkistan Türklerinin görüş ve dileklerini belirten bir memorandum hazırlayarak müttefik kuvvetler komutanlığına verir [41] .

Mustafa Çokay Berlin’de 1933 yılında yayınladığı “Yaş Türkistan” dergisinde Ermenilerin Türkiye aleyhindeki oyunlarından birisini nasıl bozduğunu da teferruatıyla anlatmaktadır. Çokay’ın belirttiğine göre Lozan konferansı yıllarında (1922-1923) Ermeni Cumhuriyeti Heyeti Reisi A. Aharonyan düzmece bir iddia hazırlayarak Hindistan Kafkas ve Türkistan müslümanlarının dahi Türkiye’yi Sevr anlaşmasına uymadığı için eleştirdiklerini ve Ermenileri haklı gördüklerini söylüyordu. Mustafa Çokay ve Ayaz Kafkasyalılar İdil-Urallılar Kırımlılar ve Türkistanlıları temsilen bu iddianın asılsızlığı konusunda bir memorandum hazırlayarak Fransız dışişleri bakanlığına ve Lozan konferansına gönderirler [42] . Çokay yazısında şöyle demektedir: “Ahoranyan’ın Hindistan müslümanları hususunda söyledikleri ne kadar doğrudur bilemem. Fakat biz Kafkasyalılar İdil-Urallılar Kırımlılar ve Türkistanlılar adına 22 Mart 1922 günü Sevr anlaşması ile alakalı memorandumu teslim ettik. Onu Fransız Dışişleri Bakanlığına Ayaz İshaki ile beraber götürüp verdik” [43] Çokay bununla da yetinmez. Kendisi maddi sıkıntılar içinde olmasına rağmen yol parasını borçla tedarik ederek Lozan’a da gider. [44] .

Diğer yandan Türkistan’dan Anadolu’daki mücadeleyi yakından takip etmeye çalışan aydınlar bilhassa halkın duygu ve düşüncelerini dile getirmekte mahir şairler Kurtuluş Savaşı hakkında şiirler yazmışlardır. Bunlar böylece şiir diliyle Atatürk ve Kurtuluş Savaşı’na destek vermek istiyorlardı. İşin enteresan yanı böyle şiirleri Türkistan’daki hemen her Türk boyunun önde gelen şairleri kaleme almışlardır. Mesela Kazak Türklerinin milli şairlerinden Mağcan Cumabay bunlardan biridir. Osmanlı mağlup edilerek işgaline karar verildiği sıralarda Sovyet Rusya’sında iç karışıklıklar ve savaş sebebiyle açlık felaketi yaşanıyor ve halk sıkıntı içinde yaşıyordu. Buna rağmen Türkiye’nin işgale uğramak felaketi Türkistan halkı için çok derin bir yeis ve heyecanla karşılanmıştı. Kazak Türklerinin milli şairlerinden Mağcan Cumabay ilk baskısı 1923 yılında Taşkent’te yayınlanan eserinde yer alan “Alıstağı bavrıma” yani “Uzaktaki kardeşime” isimli şiirinde bu duyguları açıkça ortaya koymaktadır [45] . Magcan 12 dörtlükten oluşan uzun şiirine
şöyle başlıyor:

Alısda azap çekken bavrım
Quvarğan bayşeşektey kepken bavrım.
Qamağan qalın cavdın ortasında
Köl qılıp közdin casın tökken bavrım.

Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:

Uzakta azap çeken kardeşim
Kurumuş lale gibi solan kardeşim.
Kuşatmış kalabalık düşmanın ortasında
Göl gibi göz yaşı döken kardeşim.

Magcan şiirini şu mısralar ile bitiriyor:

Bavrım! Sen o cakda men bu cakda
Qaygıdan kan cutamız bizdin atka.
Layıq pa qul bop turuv
Kel ketelik Altayğa ata miras altın taqqa.

Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:

Kardeşim! Sen orada ben burada
Kaygıdan kan yutuyoruz.
Bizim adımıza layık mıdır köle olmak
Gel gidelim Altay’a ata yadigarı altın tahta [46] .

Kırgız şairi İsmail Sarıbayoğlu da 1921 yılında Kurtuluş Savaşı için bir şiir yazmıştır. Hayatı hakkında fazla bir malumatımızın olmadığı bu Kırgız şairi “İngilizler Türklere saldırırken yazılan şiir” ismini taşıyan şiirinde Anadolu Türklüğünün ölüm-kalım savaşına Kırgız Türklerinin dikkatini çekmek ve gerekirse yardımına koşmak gerektiğini ifade etmekte ve şöyle demektedir:

Ekçeme içip kölösün
Bar önörün ordo atmak.
Musulmandın işi emes
Kılıç çappay cön catmak.
Koldon kelse kayrat kıl.
Oygon Kırgız uykudan.
Stambul türktön ayrıldın.
Bolup aldı ar bölök
Ak cinister bölök.
Amerika sarı orus
Aydap cürdü türkündü.
Aylan kelse sen boluş.

Anadolu Türkçesiyle ifade edersek:

Ayran içerek eğleniyorsun
Bütün hünerin eğlenmek.
Müslümanın işi değildir
Kılıç sallamadan boş yatmak.
Elinden geliyorsa çaba göster.
Uyan Kırgız uykudan.
İstanbul Türk’ten ayrılıyorsun.
Oldular grup grup
Beyazlar bir grup.
Amerika Sarı Rus
Önüne kattı Türk’ünü.
İmkanın varsa koş yardım et [47] .

Türkistan’ın önde gelen şairlerinden Abdülhamid Çolpan da (1897-1938) bir taraftan Türkistan’ın hürriyeti için halkta mücadele ruhu uyandırmaya çalışırken diğer taraftan Türkiye’yi ihmal etmiyor ve Türk istiklal harbi için şiir yazıyordu. Onun Tufan adlı şiiri Anadolu’da milli mücadeleyi yürüten Türk ordusuna ithaf edilmiştir. Şiirde Türk ordusu “mazlumlar tufanının öç alıcı sellerine” işgalci kuvvetler ise “medeniyet beşiğinde oturan cellatlara” benzetilir. 1920′lerde yazılan şiirin başında ve sonunda Türk ordusuna hitap eden iki mısralık şu bölüm:

Ey İnönü Ey Sakarya ey İstiklal Erleri
Milli Misak alıngança totalmasdan ilgeri
heyecan ve çoşkunluk yaratmaktadır. Şiir
Ey istiklal ey Sakarya ey İnönü Erleri
Yür mazlumlar tufanının öç alguçı selleri!

mısralarıyla sona ererken Çolpan Türk İstiklal harbini batılı sömürücü ve işgalci güçlere karşı mazlum milletlerin öç alması olarak görmektedir [48] .

SONUÇ

Üç ana başlık altında incelediğimiz Türkistan Türklerinin Türkiye’ye yaptığı bu yardım ve desteklerin maddi boyutları belki milli mücadelenin başarısına büyük etkiler yapacak ölçüde görülmeyebilir. Ancak onların o devirde içinde bulunduğu şart ve durumlar göz önüne alındığında büyük fedakarlıklar içinde ifa edilmiş olduğu muhakkaktır. Bu fedakarlıklar ve Türkiye’ye karşı beslenen sevgi ve muhabbet Balkan Savaşından itibaren artarak devam etmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında had safhaya ulaşan bu sevgi ve muhabbet Ankara’nın da dikkatlerinden kaçmamıştır. Mesela bu yakın alakayı farkedenlerden biri Ankara Hükümeti’nin Maliye Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek’tir. 1920 yılında Moskova’da bulunan ve Buhara Hive Türkistan Tataristan ve Azerbaycan temsilcileriyle görüşmeler yapan Yusuf Kemal Bey 16 Ekim 1920′de TBMM’de yaptığı konuşmada bu konuda şunları söylemektedir: “Onların bizlere itimadları var… Bizleri muhterem ve mukaddes yerlerden gelmiş insanlar addediyorlar… Bizim milletin mukadderatına bizden ziyade alakadar oluyorlar… Türkiye köktür burada bulunan onun dallarıdır diyorlar” [49] .

Netice olarak Türkistan Türklerinin 1920′lerdeki Türkiye’ye bakış açısı ona yardım etme ve destek olma gayretlerini büyük idealist İsmail Gaspıralı’nın “dilde fikirde işte birlik” şiarının bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu da Gaspıralı’nın XIX. yüzyılın son çeyreğinden XX. yüzyılın başlarına kadar yayın hayatını sürdüren ve Balkanlardan Doğu Türkistan’a kadar bütün Türkçe konuşan halklar tarafından okunan “Tercüman” gazetesindeki fikirlerini Türk Dünyasına yaymada belli ölçüde başarıya ulaştığını göstermektedir. Bu sebeple Türkiye Cumhuriyeti ile Türkistan’daki Türk Cumhuriyetleri arasında sağlıklı ilişkiler için kardeş ülkeler arasında hızlı ve tarafsız iletişimi sağlayıcı ortak televizyon ve diğer basın araçlarının varlığının çok önemli görevler ifa edebileceğini söyleyebiliriz.

Yazan: Doç. Dr. Abdulvahap KARA

Yararlanılan Kaynaklar
[1] Akdes. N. Kurat Türkiye ve Rusya XVII Yüzyıl Sonundan Kurtuluş Savaşı’na Kadar Türk-Rus İlişkileri (1789-1919) Ankara 1970 s. 415-416
[2] Bu konuda geniş malumat için bkz. Nadir Devlet Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi (1905-1917) Ankara 1985 s. 151-163; A. E. Oba Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu İstanbul 1995 141-174.
[3] Başbakanlık Osmanlı Arşivi Hatt-ı Hümayun no: 56210 56129 56206 56118. Bu konuda bkz. S. Aynuralp “Belgelerle Türk Birliği” Türk Dünyası Tarih Dergisi sayı 12 İstanbul Aralık 1987 sayfa 5-7.
[4] Kurat s. 416
[5] Ç. Koçar “Çukurova’nın Kurtuluşuna İştirak Eden Türkistanlılar” XI. Tarih Kongresi Ankara 5-9 Eylül 1990 Kongreye Sunulan Bildiriler c. VI Ankara 1994 s. 2382.
[6] a.g.e. s. 2385
[7] Kurat s. 505
[8] Koçar s. 2377-2383.
[9] V. Arzumanlı “Azerbaycan Halg Çumhuriyeti İçtimai-Siyasi Fikir Tarihimizde Yeni Merhale Kimi” Azerbaycan Halg Çumhuriyetinin Milli Siyaseti Bakü 1998 s. 12.
[10] TBMM Gizli Celse Zabıtları cilt I Ankara 1985 s. 172 ; T. Swietochowski Müslüman Cemaatten Ulusal Kimliğe Rus Azerbaycanı 1905-1920 İstanbul 1988 s. 241.
[11] Kurat s. 440; Esin Güven I. Dünya Savaşı’nda Rusya’daki Türk Esirleri ve Rusya Türkleri İstanbul 1996 (Marmara Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Basılmamış Yüksek Lisan Tezi) s. 21.
[12] E. Güven s. 25-26.
[13] TBMM Gizli Celse Zabıtları s. 169; Oğuz Karakartal “I. Dünya Savaşı Sonunda Sibirya’daki Esir Türk Askerleri Sorunu ve Türk Dünyası Gazetesi” Sibirya Araştırmaları (Haz. Emine Gürsoy-Naskali) İstanbul 1997 s. 317-322; E. Güven s. 116.
[14] Kurat s. 416.
[15] Kurat s. 447.
[16] Bütün Rusya Müslümanlarının 1917. Yılda 1-11 Mayda Meskevde Bolgan Umumu Seyzdinin Protokolları Petrograd 1917 s. 326-329; Devlet s. 282.
[17] K. Karabekir İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkanı İstanbul 1967 s. 313.
[18] Tahsin İybar Sibirya’dan Serendib’e Ankara 1950 s. 85.
[19] E. Güven s. 102.
[20] Kurat s. 416.
[21] H. Oraltay “Mustafa Çokay” Türk Dünyası Tarih Dergisi Ocak 1997 sayı 121 s. 15-16; Y. T. Türkistan’da Türkçülük ve Halkçılık İkinci Bölüm İstanbul 1954 s. 61-62.
[22] Ayqap Gazetesi 1914′den naklen Ayqap (Haz. Ü. Subhanberdina-S. Davitov) Almatı 1995 s. 288.
[23] Voprosı İstorii 1953 sayı 3 s. 33-49′dan naklen A. İnan “Türkistan’da 1916 Yılındaki Ayaklanma” Türk Kültürü sayı 12 Ekim 1963 s. 29-30.
[24] Y. T.s. 69-70.
[25] Stephane A. Dudoignon “Orta Asya’da Siyasal Değişmeler ve Tarihyazımı Tacikistan ve Özibekistan 1987-1993” Unutkan Tarih Sovyet Sonrası Türkdilli Alan (Haz. Semih Vaner) İstanbul 1997 s. 115.
[26] Kurat s. 425.
[27] Buhara Halk Cumhuriyeti 19 Eylül 1924′te Moskova’ya muhalif güçler temizlenerek Buhara Sosyalist Cumhuriyeti ilan edilinceye kadar milli güçler tarafından Moskova’dan bağımsız bir şekilde idare edildi. Bu konuda bkz. İ. Yarkın “Buhara Hanlığı’nın Sovyet Rusya Tarafından Ortadan Kaldırılması ve Buhara Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu” Türk Kültürü sayı 76 Ankara Şubat 1969 s. 297-303; B. Hayit Türkistan Rusya ile Çin arasında s. 264.
[28] Yakın Tarihimiz 3 Mayıs 1962 Cilt I sayı 10 s. 292-293; N. Öktem “Osman Kocaoğlu’nun Ardından” Türk Kültürü Eylül 1968 sayı 71 s. 878; M. Saray Milli Mücadele Yıllarında Atatürk’ün Sovyet Politikası İstanbul 1984 s. 55-57.
[29] Z. V. Togan Hatıralar İstanbul 1969 s. 363.
[30] T. Kocaoğlu “Türkistan’da Türk Subayları (1914-1923)” Türk Dünyası Tarih Dergisi Ağustos 1987 sayı 8 s. 47.
[31] Saray s. 57.
[32] Kurat s. 416.
[33] Y. T. s. 62-63.
[34] a.g.e. s. 63
[35] Mir Yakup Duvlat “Qaytsek Curt bolamız” Qazaq 10 Eylül 1918′dan naklen Qazaq (Haz. Ü. Subhanberdina-S. Davitov-Q. Sahov) Almatı 1988 s. 440.
[36] “Günlük Notlarından Önemli Parçalar” Muhammed Ayaz İshaki Hayatı ve Faaliyeti Ankara 1979 s. 216-223; T. Çağatay “Büyük Türklük Mücahidi Ayaz İshaki” a.g.e. s. 94.
[37] Y. T. s. 66.
[38] aynı yer; Yaş Türkistan 1933 sayı 40′dan naklen Yaş Türkistan sayı 3 Almatı 1998 s. 27.
[39] Y. T. s. 65-66.
[40] Yaş Türkistan aynı yer.
[41] Y. T. s. 66-67
[42] Yaş Türkistan Berlin 1933 sayı 41′den naklen Yaş Türkistan sayı 3 Almatı 1998 s. 30; Y. T. s. 67-68; Çağatay s. 94.
[43] Yaş Türkistan sayı 3 Almatı 1998 s. 30.
[44] Y. T. s. 67-68;
[45] a. g. e. s. 78-79; Yaş Türkistan Berlin 1930 sayı 3-4 s. 38-42; G. Kayhan Magcan Jumabayulu’nun Hayatı ve Eserleri (Basılmamış Yüksek Lisans tezi) Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Kazak-Türk Üniversitesi Türkistan 1998 s. 45-48.
[46] M. Cumabayev Şığarmalar c. I Almatı 1995 s. 72.
[47] M. Şen “Milli Mücadelemizi Anlatan Bir Kırgız Şiiri” Bağımsız Kırgızistan Düğümler ve Çözümler (Haz. Prof. Dr. Emine Gürsoy) Ankara baskıda s. 119-126.
[48] Hüseyin Özbay Çolpan’ın şiirleri Metin Aktarma İnceleme Ankara 1994 s. 141-142 329-331.
[49] TBMM Gizli Celse Zabıtları c. II s. 171-1
* * *

 

http://www.tika.gov.tr/tr/haber/ozbekistandan_gelen_bir_haber-2465

 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s