Biz uyghurning baliliri könglimiz nurluq, Bésip ötken shanliq hayat yolimiz ulugh. Köp zamanlar sersan bolduq zalim qolida,
Derya-derya qanlar töktuq erk yolida.
Bizge goya dozaq boldi bu ana makan, Esir bolduq, tutqun bolduq halimiz yaman. Izchi ghayilik, qoli gang, yolliri daghdam Ilgirleymiz, közimiz nurluq, eqlimiz saghlam.
Izlen tiriship ümüt yultuzi izchi balilar, El-weten ghémide qaynar wizhdanlar. Biz mu’ellim yurtlarda mektep achimiz, Xelqimizge yopyoruq nurlar sachimiz.
Talay yillar zulmette ténep xar bolduq, Ilim-érpan yoligha shunche zar bolduq. Xurapatta qaldurdi, ezdi bizni zalimlar, Közlirimiz qarighu köp nachar bolduq.
Bizning mangghan yolimiz sa’adet yoli, Biz wetenning yéngidin échilghan güli. Oqutimiz ewladlarni yéngi pen bilen, Puxta bolsun mektepning bésilghan uli.
Autori: Fatma Muzaffer Kaya
Yıl 1756…Türkistan, iç savaşın eşiğinde, felakete doğru adım adım yaklaşmaktadır. Ülke beylerinden Kuçar Beyi Hocası bey ile Hoten Beyi Hoşköpek saltanat sevdası ile (ülke yönetiminde bulunan Davaçiye karşı savaş açmış, alabildiğine kavgasını sürdürmektedir, hatta bu durum, öyle bir boyuta ulaşmıştır ki zamanın Çin İmparatoru olan Chi-En-Lung’dan hasımlarına karşı yardım bile istemişlerdir. Böylece, hiç farkına varmadan ülkelerinin nasıl bir çalkantı içinde olduğunu düşmanlarına adeta açıklamış olurlar. Durumu değerlendiren İmparator hemen, hiç zaman yitirmeden büyük bir ordu ile Türkistan üzerine yürür. Zira, nicedir, Türkistan’ı kendi topraklarına katma hayali içindedir. Bu nedenle kendisine güzel bir fırsat doğmuştur. Ordusunun başına güçlü bir komutan olan Şao-Hui’yi getirir… güçlü olduğu kadar da haşin…
Ordu, Türkistan sınırlarında görüldüğü zaman, tüm Türkistan, bu beklenmedik saldırı karşısında şaşırıp kalır, hele yardım isteği ile kapılarını çaldıkları bu kimselerin, kılıçla karşılık vermesi, beyleri yıkar, perişan eder. Halkın şaşkınlığı, beylerin ise hayal kırıklığı devam ederken, Şao-Hui, saldırıya geçer. Türkistan ordusu da ister istemez saldırıya yanıt verir. Halk, yediden yetmişe cepheye dökülür. Nedenini bile bilmediği bu savaş karşısında kendini kahramanca savunur. çetin bir savaş olur. Ancak, düşmanın çokluk olması ve hele Şao-Hui’nin kıyıcı tutumu karşısında öyle bir an gelir, en sağlam imamları bile yıkar. Öyle ki bir çok yerde, halk dövüşmeden teslim olma durumunda kalır.
Fakat beylerin bazıları, Hoca Burhanettin’in kardeşi. Hoca Cihan.eşi Dilşad Hatun, Davaçi ve yakınları düşmana teslim olmayı kesinlikle kabul etmez, iki yıl canhıraş bir halde savaşırlar. Bu arada, bir çok yakınlarını yitirirler.
Ama, Şao-Hui’nin kıyıcı tutumu karşısında, daha fazla direnmenin mümkün olamayacağını görerek İran’ın Bedehşan Emirliğine sığınmaya karar verirler. Büyük bir kafile ile Künlün dağını aşarak Bedehşan’a gelirler. Ancak, Bedehşan Emiri AIİ Şah gelenleri kabul etmekte pek İstekli davranmaz. Çünkü, geçmiş yıllarda, zaman zaman Türkistan beyleri ile sorunlar yaşamıştır. Sınırda yığılmalar olur.
Durumu haber alan Şao-Hui, hemen ordusu ile gidenlerin ardına düşer ve orada bulunanların yarısını biçer.Durumdan dehşet duyan Şah AH kalanlara kapılarının ardına kadar açar.Böylece, Dilşad Hatun eşi Cihan ve Davaçi ile birlikte bir çok Türkistanlı Bedehşan’a sığınmış olur. Geride ise, kanlı bir arenayı andıran korkunç savaş sahneleri kalır.
Şao-Hui, katliamı basan olarak görerek bunu tescil etmek ve İmparatoruna sunmak için, şah Ali’den Cihan’ı ve Davaçi’yi vermesini ister. Hem de diri olarak… Şah Ali.böyle bir şeyin mümkün olamayacağını söyleyerek onu reddeder.
Ama, Şao-Hui, baskıya yeltenince. Emir, sonunda çaresiz kalarak beylerin, sadece başlarını verebileceğini, çünkü, İslam dininin buna cevaz vermediğini söyler. Başlar, Çin’e götürülür ve orada birer kılıcın ucuna takılarak halka teşhir edilir.
Geride kalan Dilşad Hatun ve Davaçi’nin eşi, tüm bunlardan habersiz, merak içinde eşlerini beklemektedir. Aylar sonra, Komutan Şao-Hui, yeniden emirliğinde belirir. Bu kez imparatorun buyruğu üzerine Dilşad Hatun’u götürmek ister.
Zira, Dilşad Hatun’un güzelliği ve kahramanlığı, kendisine öyle anlatılmıştır ki İmparator, görmeden ona aşık olmuştur.
Şao-Hui, ayağının tozu ile Şah Ali’nin huzuruna varır ve Dilşad Hatun’u Çin’e götürmek istediğini söyler. Şah Ali vermemek için direnir. Ama komutan ne yapıp yapıp imparatorun buyruğu yerine getirmek azmindedir. Çareler arar. Bir takım dolambaçlı ve hileli yollar dener. Sonunda, birkaç ünlü Türkistanlı ulemayı Bedehşan’a gönderir. Bunlardan Molla Said adındaki zat, Şah Ali’nin huzuruna vararak, Türkistan’dan geldiğini ve Dilşad Hatun’u halkının istediğini… ona ihtiyaçları olduğunu söyleyerek Emir’i kandırır. Türkistan halkının zulüm ve baskıdan kıvrandığını ve eğer. Dilşad Hatun İmparatora ricacı olarak giderse halkın rahatlayabileceğini söyler. Bu nedenle, kendisinin Kaşgar halkının sözcüsü olarak geldiğini sözlerine ekler.
Halkı için canını bile esirgemeyen Dilşad, kendisi için ölümle denk olan bu teklifi çaresiz olarak kabul ederek, oradan gözyaşları ile ayrılır. Yolda kendisine İki yüz Türk askeri ve Çinli bir alay eşlik eder. Geçtiği her yerde saygı görür, fakat ne bu ilgi ne de içindeki umut ışığı onu ıstırap çekmekten alıkoymaz. Çünkü ülkesini hallaç pamuğu gibi atan bir İmparatorun ayağına gitmek ve ondan şefkat dilemek kadar korkunç bir şey olamazdı onun için… Acısını damla damla içine akıtır. Dilşad’ın bu üzgün halini gören Komutan, onun canına kıyabileceğini düşünerek yeniden bir takım yalanlarla onu avutmaya çalışır. Üzüntüsünün yersiz olduğunu ve eğer İmparatordan ricada bulunursa, onun Cihan’ı da serbest bırakabileceğini ve birlikte ülkelerine gidebileceklerini söyler.
Kafile, üç ay gibi bir zamanda, çöller, dağlar aşarak Çin’e varır. Saray o gün, olağanüstü anlar yaşar. Herkes merak ve heyecan içindedir. Hele İmparatorun heyecanı doruktadır. Bazı kimseler de bu savaşçı ve mağrur kadının nasıl dize geleceğini görmek için adeta seyre gelmiştir. Fakat, Dilşad bir Prensese özgü vakar ve davranışla saraya gider. Hatta saray kurallarına bile meydan okuyarak, savaşta giydiği zırhı ile at üstünde görünür. İmparatorun huzuruna vardığında yine aynı vakar, aynı davranış İçindedir. Sarayın görkemi onun ruhuna en küçük bir eziklik vermemiştir. Kendinden emin adımlarla tahta doğru yürür. İmparator, ayağa kalkarak, Asya’nın bu eşi benzeri görülmemiş kahraman ve güzel kadınını selamlar orada bulunanlar huşu içinde İmparatora secde ederek onu selamlarken, Dilşad davranışını hiç bozmaz. Hatta valinin uyarısını bile dinlemeyip ona şöyle bir yanıt verir.
“Müslüman olduğumu unutuyorsunuz. Bizde, yalnızca Tanrı’ya secde edilir. O anda, ana İmparatoriçenin sesi yükselir. “O da tanrı’nın oğlu’, herkesin ona secde etmesi gerekir Onun huzurunda bulunan herkesin…’”
Aslında Dilşad’ın bu davranışı yüzlerce yıllık saray kurallarına göre büyük bir suçtur..
Cezası da ölümdür. Bunu bilen saraylılar, İmparatorun nasıl bir tepkide bulunacağını merak ve korku içinde beklerken. Tanrı’nın oğlu, karşılaştığı bu olağan üstü varlığın büyüsü ile bambaşka bir kimliğe bürünür ve nazik bir sesle “Hoş geldiniz..” der. Dilşad hatun. vakur bir halde kılıcını kınından çıkararak İmparator’a uzatır ve ekler. “Bu teslim olma anlamına gelmesin. Bunu sadece, Çinli askerlerin yurdumdan çekilmesi koşulu ile veriyorum”.
İmparator, kılıcı alır ve müstehzi bir davranışla geri verir. Dilşad, bu kez ikinci dileği olan, Cihan’ın serbest bırakılması isteğinde bulunur. İmparator buna da olumlu bir yanıt bulur. Fakat, bu haller ana
İmparatoriçeyi daha da sinirlendirir. İmparator, bir yandan annesini nasıl yatıştıracağını düşünürken, bir yandan da bu güzel kadını nasıl kazanacağını ve kendisine bağlayacağını düşünür. Ona sarayında güzel bir daire ayırtır.
Buyruğuna nedimeler verir. Oysa, genç kadının gözünde hiçbir şey yoktur. O sadece, Cihan’ın serbest bırakılacağı ve birlikte Kaşgar’a gidecekleri günün hayalini kurar, durur. Kendisini ülkesindeymiş gibi düşler.
İşte, yine böyle umut dolu bir günde, Cihan’ın öldürüldüğünü ve başının da kılıca takılarak halka teşhir edildiğini işitir. Çılgına döner.. Ve hemen oracıkta, İmparator’dan öcünü alacağına dair ant içer. Bunu defalarca yineler.
Hatta imparatorun huzuruna çıkarak aynı sözleri onun yüzüne haykırır. İmparator ise, böyle bir olaydan haberi olmadığını söyleyerek Dilşad Hatun’u yatıştırmaya çalışır. Ama Dilşad, sürekli olarak ondan öcünü alacağını yineler. Bu haber, Saray da yankılanır durur. Ana İmparatoriçe ve yakınları dehşete düşer. Böylesine pervasız bir kadının kendileri için tehlike olacağını düşünerek onu ortadan kaldırmak için çareler ararlar. Ama İmparator güçlü kanatlarını germiş, bu acılı, masum kadını korumak için var gücü ile çalışır. Şimdi artık ona duyduğu hayranlığı yanında, daha başka duygular belirmiştir yüreğinde, vicdan azabı, merhamet, en müthişi de sevgi…aşk., hele son duygular, giderek tüm benliğini sarar ve adeta kara sevdaya dönüşür. Dilşad’ın tek düşüncesi vardır… ondan öcünü almak… İmparator kıvranır. her şey için defalarca Özür diler. Ancak, genç kadın yatışmak bilmez. İmparator türlü yollar dener. Ona değerli taşlarla bezeli takılar sunar… armağanlar verir. Ama, hiçbir şey ona yüreğindeki isyanı bastıramaz. Acı içindedir. Kendisinin böyle bir oyuna getirilmesi, onu çileden çıkarır. Onun bu halini gören İmparator, yeni çareler arar. Tek amacı, sevdiği bu kadının acısını biraz olsun dindirmek, bu arada, kendini affettirebilmek… sık sık ziyaretine gider, fakat, her gittiğinde Dilşad’ın güzelliğini görerek daha bir efsunlanır. Hele genç kadının kullandığı koku adeta başını döndürür. Bu nedenle kendisine “ŞİANG-FEİ’ diye hitap eder. Yani, güzel kokulu prenses… Ancak, güzel kokulu Prensesin böyle bir iltifata hiç ihtiyacı yoktur. Onun ruhu, tıpkı ülkesi gibi yıkık ve virandır. Durup durup o korkunç olayı düşünür ve ülkesinde olup bitenleri… Tüm dünyasını hüzün kaplamıştır. Şimdi artık, Kaşgar’daki o hayat dolu kadından en küçük bir eser kalmamıştır. Şölenlerde yakınları ile Birlikte dans eden, dans ederken de eteklerindeki minik çanların ahenkle çaldığı… O koskoca bir uygarlığın, minik bir simgesiydi. Adı üstünde… “UYGUR KADINI” Onun ülkesinde hanımlar birer zarafet öğesiydi. Yakalar açık, saçları uzun, tırnaklan boyalı ve hele dimdik yürüyüşleri ile adeta bir manken edasındaydı. İmparator tüm bunları biliyordu. Bu yüzden de böyle bir kadını hüzünden kurtarmak İçin akıl almaz özverilerde bulunmaktaydı. Tez elden, yasak kent’in içine camisi, çarşısı, hamam ile bir Müslüman mahallesi kurar… salt, Dilşad Hatun sevdiği İğde ağaçlarını bile kökünden söktürüp saray bahçesine diktirir.
Bu arada, Doğu Türkistan’daki asayişi sağlayıp oradaki beylerden bazılarına, düklük, prenslik ve daha başka unvanlar verir. Saraylar yaptırıp onlara tahsis eder dendi yurtlarına izin verilmeyen bazı kimseler, Cang-An kapısının batı yanına iskan edilir. Onlara, Çinli halka tanınan, memuriyet ticaret ve seyahat hakkı tanınır. Ayrıca, hazineden bir miktar para ayrılarak, onların bulunduğu yere bir Cami yapılmasını buyurur. Süslü yüksek kemerli geniş sahanlı olarak inşa edilen bu cami, 1765 te tamamlanmıştır. Caminin içinde dört dilde yazılmış bir kitabe vardır. Kitabenin Çince metnini bizzat İmparator kendisi yazarak mührünü basmıştır. Zaten, bir çok bilgi de bu kitabeden öğrenilmiştir.
İmparator tüm bunların yanında, Çin’de bulunan Türk askerlerini teşkilatlandırarak muafız alayı olarak Dilşad’ın buyruğuna verir ve üç Çin gümüşü ile onları maaşa bağlar. Ve artık, Chi-En_Lung Dilşad tarafından reddedilmeyeceğini düşünerek ona evlenme telif eder.
Dilşad, aradan geçen bu sekiz yıl içinde, kin ve öfkesinden oldukça sıyrılmış başına gelenleri kadere bağlamışsa da yine de İmparator’un teklifine olumlu yanıt vermez. ‘Müslüman bir kadının, kendi dininden olmayan bir kimse ile evlenmesinin caiz olmadığını söyler’.Şimdi artık tek isteği vardır, yurduna dönmek…doğup büyüdüğü o yerler, bir serap gibi gözlerinin önünde belirir durur,.. ve bu özlemi doruğa ulaşarak onu hasta eder. Vatan hastası…
Ne yer, ne içer. Onun bu halini gören İmparator ne yapacağım bilemez. Onsuz yaşamayacağına kesinlikle inanmıştır. Bu nedenle, Dilşad’ın kalması için defalarca ricada bulunur. Fakat Dilşad da ülkesinden uzak yaşamayacağını vurgular durur. İmparator, çıkmaza girer.ne is, ne güç..Devlet işlerine bile bakmaz. Öteden beri durumu öfke ile izleyen Ana İmparatoriçe’nin sabrı kesilmiştir artık. Oğluna çıkışta bulunur.’Nedir, senin bu yaptığın? Bir düşmana bu ne sevgi ve ihtimam? der.’İmparator ise, ben düşman diye bir şey tanımıyorum artık. Değil Türkistanlılar. Dünyanın Öbür yanında yaşayan George Washington bile benim kardeşimdir diyerek yanıt verir. O yaşadığı bu büyük acı ile ihtirasından arınmış hem bir Türk dostu, hem de dünya insanıdır artık,. Ancak, kötülük bir yerde iyiliği yener. Ana imparatoriçe, oğlunun ıstırabına dayanamayıp, onun, canı kadar sevdiği Şiang-fei’sine kıyar. Kimi ipek iplikle boğdurulduğunu, Kimi de zehirle yaşamına son verildiğini söyler Ancak imparatorun tepkisi çok büyük olur. Mabede kapanarak günlerce yas tutar.İşte Dilşad Hatun’un hayatı böylesine hazin..bir o kadar ilginçtir.O her zaman îçin.onurunu her şeyden üstün tutarak. milletİ için gurur kaynağı olmuştur. Şimdi, bu şehit’imiz iki yüz elli yıldır geçmişin karanlığında gömülü yatmaktadır. Tüm Gözlerden ve gönüllerden ırak… durup düşünüyorum. Bir ona bakıyorum, bir de Jan Dark’a-.içim burkuluyor. Jan Dark, bugün dünya edebiyatının baş yapıtlarında..onun için oyunlar yazılmış. ne hikayeler, ne filmler çevrilmiş. Yani şanı tüm dünyaya duyurulmuş. Batı insanının vefası sayesinde.
Ama, biz kendi Dilşad’ımız için ne yapmışız… bu büyük kadın için ne? Onu yüreğimiz sızlamadan geçmişin karanlığına terk edip bırakmışız.Oysa,o bize tarih boyunca gururla anacağımız nice onurlu anılar bırakmış. Kısaca, tarihimize şan katarak, bizleri hiçbir milletin tarihinde olmayan bir onura gark etmiştir.
Ben, bir tiyatro yazarı olarak, Dilşat Hatun’un hayatını okuduğumda iliklerime kadar huşu duydum. Ama, bunun yanı sıra, büyük bir üzüntü ve mahcubiyet… Bir kalem işçisi olarak Bir nebze olsun kendimizi affettirmek ve onu, o karanlık dehlizlerden kurtarıp gün ışığına çıkarmak için hemen kaleme sarıldım. Gerçi onu anlatmaya kimin gücü yetebilir?
O, yalnızca kendi soydaşlarının değil dünya Kadınlarının gururudur Onu tanımak ve tanıtmak ne güzel… hepimiz biliriz ki milletleri, büyük millet yapan onların tarihlerinde yer alan şanlarıdır. Böyle bir tarihe sahip olan bir milletinde ecdadını tanıması ve onunla gurur duyması, en doğal hakkıdır.
NOT : Çinlilerin Doğu Türkistan Tahtının Sahibi Çihangir Hoca’nın cesir eşi ve Hanişi Dilşak Sultan’ı esir ederek Pekin’e Çin sarayı’na götürdüklerinde kendilerince adlandırdığı “ŞİANG – FEİ” adı Güzel kokulu Prenses= İpar kokulu Sultan anlamına gelmektedir.)
RUHUN ŞAD OLSUN; BÜYÜK KADIN DİLŞAD HATUN.. http://www.uyghurnet.org/46406-2/
Ünlü teknoloji dergisi Wired’ın hazırladığı IQ dosyası, daha yaratıcı bir zekâya, kuvvetli bir hafızaya ve iyi bir beyne sahip olmak için püf noktalarını içeriyor. IQ’yu bir bilgisayar gibi görmemiz gerektiğini söyleyen dergiye göre, bu cihaza program yüklemek bizim elimizde. Wired’ın 12 maddelik beyin egzersizi rehberinden bir seçme yaptık…
1.DİKKATİNİ DAĞITACAKSIN
Çok önemli bir bilgiyi ezberlemek mi gerekiyor? O zaman öğrenmeyi çalıştığınız konudan daha farklı bir şey üzerinde çalışmanız lazım. Böylece beyin asıl bilgiyi depolamak için daha çok güç harcayacak. 2007 yılında araştırmacılar UCLA Üniversitesi’nden öğrencilerden 48 çift kelimeyi ezberlemeye çalışmalarını istedi. Ülke=Rusya, çiçek=papatya gibi kelime çiftlerini çalışan öğrencilerden bazıları, papatyanın yanında diğer çiçeklerin isimlerini de inceledi ve bu öğrenciler daha çok kelime çiftini ezberlemeyi başardı. Eğer dikkatinizi çeken başka bir öğe daha varsa, asıl ezberlemek istediğiniz kavramı daha iyi öğrenirsiniz.
2.ÇOK KAHVE İÇMEYECEKSİN
İster kahve ister Red Bull yoluyla olsun, kafein mutlaka vücudu diriltip zekayı keskinleştiren özellikler sunuyor. Ancak araştırmalara göre kafeinle kurduğumuz ilişkide yanlışlıklar var. Örneğin Türkiye ve İngiltere’de yapıldığı gibi düzenli aralıklarla çay içmek, beynimiz için Starbucks’da dev bir kahve içmekten daha iyi sonuç veriyor. Bunun sebebi de kafeinin beyindeki alıcıları bloke etmesi. En yüksek seviyede farkındalık için ufak dozlarda çay içmek daha faydalı. Üzerinde araştırma yapılan denekler, ufak dozda alınan içeceğin onları sakinleştirip zihinlerini açtığını söylüyor. Büyük boy bir kahve ise tam tersi etki yapabilir.
3.OLUMLU DÜŞÜNECEKSİN
Yeni şeyler öğrenmek beyni güçlendirir. Özellikle de yeni şeyler öğrendiğinizi düşünüyorsanız beyniniz güçlenir. Zekânızın güçlendiğini düşündükçe zekânızı güçlendirirsiniz. Stanford Üniversitesi’nden psikoloji profesörü Carol Dweck’in yaptığı araştırmalara göre önüne çıkan zorluklara rağmen denemeye devam et görüşünde olan deneklerin beyinleri daha çok geliştirilebilir. ’Savunmacı ol, çabuk vazgeç’ yaklaşımındaki deneklerin beyinleri ise aynı şekilde gelişmiyor.
4.PANİK YAPMAYACAKSIN
Eğer bir ayıdan kaçıyorsanız, stres duygusu faydalı olabilir; stres sayesinde daha hızlı koşarsınız. Ancak satranç oynarken aynı endişe duygusu beyni işlevsizleştiriyor. Aşırı stres anlarında neandertal moduna geçip medeniyetin öğrettiği özelliklerimizi kaybediyoruz. Beynimizin amygdala isimli bölümü, ’korku merkezi’ işlevi görüyor ve endişe anlarında harekete geçiyor. O zaman yaratıcılık, espri duygusu yok oluyor. Peki içimizdeki mağara adamını (veya kadınını) nasıl yenebiliriz? Sakinleşerek ve beyne her şey yolunda mesajı göndererek. Yoga yapmak da iyi bir seçenek.
5.DÜZENSİZLİĞİ SEVECEKSİN
Hayata karışın. UCLA’in psikoloji bölümünden Robert Björk, düzenli değil, düzensiz biçimde algıladığımız bilgileri daha iyi öğrendiğimizi söylüyor. Beynimiz hayatın kaotik yapısını içselleştirdiği için bilgiyle kurduğu ilişkide de kaostan hoşlanıyor.
6.EGZERSİZ YAPACAKSIN
Aerobik yapmak yaşlı insanların beynindeki gri ve beyaz bölgeleri yeniden oluşturuyor. Aerobik yapmanın zekâya faydası büyük. Ağırlık kaldırmak ise zekâyı kesinlikle etkilemiyor. Stres yaratan durumlarla karşılaşınca insanlar çoğunlukla nefesini tutar; yoga yaparak bu tür kötü alışkanlıklardan kurtulmak mümkün. Baskı altında yanlış nefes alıp verdiğimiz için zekâmız geriliyor. Doğru nefes almayı öğreten yognnın bu yüzden beyne etkisi çok olumlu.
7.ACELE ETMEYİP YAVAŞLAYACAKSIN
Bu cümleyi okumak iki buçuk saniyeden fazla zamanınızı almamalı. Eğer alıyorsa cümlenin içeriğini tam olarak anlayamayacaksınız. Retinadaki motor tepki ve kelime görüntüsünün beyne ulaşması sonucunda dakikada en çok 500 kelime okuyabiliyoruz. Massachusetts Üniversitesi’nden psikolog Keith Rayner, “Hızlı okumak diye bir şey yoktur. Tabii ki okurken yazılanı anlamaktan da bahsediyorsak,” diyor. Hızlı okurların okudukları metin konusunda kendilerine sorulan soruları yavaş okuyanlara göre çok daha yavaş cevaplayabildikleri kanıtlandı. O yüzden yavaş okumak iyidir, hatta dudaklarınızı oynatarak kelimeleri fısıldayabilirsiniz.
They primarily practice Islam, and are a physically diverse ethnic group ranging from Western Eurasian (Europeans, Middle Eastern) to a more East Asian appearance.
Uyghur is often pronounced /ˈwiːɡər/ by English speakers, though an acceptable English pronunciation closer to the Uyghur people’s pronunciation of it is /uː.iˈɡʊər/.[17][18]
Several alternate romanizations also appear: Uighur, Uygur, and Uigur (Уиғур, Уйгур, and Уигур). The Uyghur Autonomous Region provincial government recommends that the generic ethnonym[ʊjˈʁʊː], adopted in the early 20th century,[19][20] be transcribed as „Uyghur“.[21]
The meaning of the term Uyghur is unclear. The Old Turkic inscriptions record a word uyɣur[22] (𐰺𐰍𐰖𐰆[23]) which was transcribed into Chinese as *[ɣuɒiɣət] > Huíhé (Chinese: 回纥) in Tang dynasty annals.[24] Later, in response to an Uyghur request, this was changed to [ɣuɒiɣuət] > Huíhú (Chinese: 回鹘) in 788 or 809 as mentioned in the Old History of the Five Dynasties.[25] Modern etymological explanations have ranged from „to follow, accommodate oneself“ and „non-rebellious“ (from Turk. uy/uð-) to „to wake, rouse, stir“ (from oðğur-), none of which is thought satisfactory because the sound shift ð/ḏ > y did not appear to have taken place by this time.[25] The etymology therefore cannot be accurately determined, and historically the groups it denoted were not ethnically fixed, since it denoted a political rather than a tribal identity,[26] or was used originally to refer to just one group among several, the others calling themselves Toquz Oghuz.[27]
The earliest record of an Uyghur tribe is from the Northern Wei (386-534 AD). At that time the ethnonym *[kɑutɕʰĭa] > Gaoche (Chinese: 高车; pinyin: Gāochē; literally: „high carts“, Uyghur: قاڭقىل, Қаңқил, ULY: Qangqil) was used, and later, Tiele (Chinese: 铁勒; pinyin: Tiělè).[28] The first use of Uyghur as a reference to a political nation occurred during the interim period between the First and Second Göktürk Khaganates (630-684 AD).[29]
The term Uyghur disappeared from historical records in the 15th century but the Bolsheviks reintroduced the term Uyghur to replace the previously-used Turk or Turki.[30][31] In modern usage, Uyghur (romanized as Chinese: 维吾尔族; pinyin: Wéiwúěr zú in Chinese) refers to settled Turkic urban dwellers and farmers of the Tarim Basin who follow traditional Central Asian sedentary practices, distinguishable from the nomadic Turkic populations in Central Asia.
Throughout its history, the term Uyghur has taken on an increasingly expansive definition. Initially signifying only a small coalition of Tiele tribes in Northern China, Mongolia, and the Altai Mountains, it later denoted citizenship in the Uyghur Khaganate. Finally it was expanded into an ethnicity whose ancestry originates with the fall of the Uyghur Khaganate in the year 842, which caused Uyghur migration from Mongolia into the Tarim Basin. This migration assimilated and replaced the Indo-European speakers of the region to create a distinct identity as the language and culture of the Turkic migrants eventually supplanted the original Indo-European influences. This fluid definition of Uyghur and the diverse ancestry of modern Uyghurs create confusion about what constitutes true Uyghur ethnography and ethnogenesis.
Contemporary scholars consider modern Uyghurs to be the descendants of a number of people, including the ancient Uyghurs of Mongolia who arrived at the Tarim Basin after the fall of the Uyghur Khaganate, Iranic Saka tribes, and other Indo-European peoples who inhabited the Tarim Basin before the arrival of the Turkic Uyghurs.[32]DNA analyses indicate that the peoples of central Asia such as the Uyghurs are all mixed Caucasian and East Asian.[33] Uyghur activists identify with the Tarim mummies, remains of an ancient people who inhabited the region, but research into the genetics of ancient Tarim mummies and their links with modern Uyghurs remain controversial, both to Chinese government officials concerned with ethnic separatism, and to Uyghur activists concerned that research could affect their claims of being indigenous to the region.[34][35]
Origin of the modern ethnic concept
The term „Uyghur“ was not used to refer to any existing ethnic group in the 19th century, but to an ancient people. A late 19th-century encyclopedia titled The cyclopædia of India and of Eastern and Southern Asia said „the Uigur are the most ancient of Turkish tribes, and formerly inhabited a part of Chinese Tartary (Xinjiang), which is now occupied by a mixed population of Turk, Mongol, and Kalmuck„.[37] The inhabitants of Uyghuristan were not called Uyghur before 1921/1934. Westerners called the Turkic-speaking Muslims of the oases „Turki“, and the Turkic Muslims in Ili were known as „Taranchi„. The Russians and other foreigners referred to them as „Sart“,[38] „Turk“, or „Turki“.[39][40] In the early 20th century, they would call themselves by different names to different peoples and in response to different inquiries: they called themselves Sarts in front of Kyrgyz and Kazaks, while they called themselves „Chantou“ if asked about their identity after identifying as a Muslim first.[41][42] The term „Chantou“ (纏頭, Ch’an-t’ou, meaning „Rag head“ or „Turban Head“) was used to refer to the Turkic Muslims of Uyghuristan,[43][44]including by Hui (Tungan) people.[45] These groups of peoples often identified themselves by the oases they came from rather than an ethnic group;[46] for example those from Kashgar may refer to themselves as Kashgarliq or Kashgari, while those from Hotan called themselves „Hotani“.[42][47] Other Central Asians once called all the inhabitants of Uyghuristan’s Southern oases Kashgari.[48] The term Kashgari is used in Pakistan’s Gilgit Baltistan region.[49] The Turkic people also used „Musulman“, which means „Muslim“, to describe themselves.[47][50][51]
Rian Thum explored the concepts of identity among the ancestors of the modern Uyghurs in Altishahr (the native Uyghur name for eastern Turkestan or southern Uyghuristan) before the adoption of the name „Uyghur“ in the 1930s, referring to them by the name „Altishahri“ in his article Modular History: Identity Maintenance before Uyghur Nationalism. Thum indicated that Altishahri Turkis did have a sense that they were a distinctive group separate from the Turkic Andijanis to their west, the nomadic Turkic Kirghiz, the nomadic Mongol Qalmaq, and the Han Chinese Khitay before they became known as Uyghurs. There was no single name used by them to refer to themselves, the various native names Altishahris used to refer to themselves were Altishahrlik (Altishahr person), yerlik (local), Turki, and Musulmān (Muslim), the term Musulmān in this situation did not signify religious connotations, because the Altishahris would exclude other Muslim peoples like the Kirghiz when referring to themselves as Musulmān.[52][53] Dr. Laura J Newby has also noted that the sedentary Altishahri Turkic people felt themselves as a separate group from other Turkic Muslims since at least the 19th century.[54]
The name „Uyghur“ reappeared after the Soviet Union took the 9th-century ethnonym from the Uyghur Khaganate and reapplied it to all non-nomadic Turkic Muslims of Uyghuristan,[55] following western European orientalists like Julius Klaproth in the 19th century who revived the name and spread the use of the term to local Turkic intellectuals,[56] and a 19th-century proposal from Russian historians that modern-day Uyghurs were descended from the Kingdom of Qocho and Kara-Khanid Khanate, which had formed after the dissolution of the Uyghur Khaganate.[57] Historians generally agree that the adoption of the term „Uyghur“ is based on a decision from a 1921 conference in Tashkent, which was attended by Turkic Muslims from the Tarim Basin Uyghuristan.[55][58][59][60] There, „Uyghur“ was chosen by them as the name of their own ethnic group, although the delegates noted that the modern groups referred to as „Uyghur“ were distinct from the old Uyghur Khaganate.[38][61]According to Linda Benson, the Soviets and their client Sheng Shicai intended to foster a Uyghur nationality to divide the Muslim population of Xinjiang, whereas the various Turkic Muslim peoples themselves preferred to identify as „Turki“, „East Turkestani“, or „Muslim“.[38]
On the other hand, the ruling regime of China at that time, the Kuomintang, grouped all Muslims, including the Turkic-speaking people of Uyghuristan, into the „Hui nationality„.[62][63] The Qing dynasty and the Kuomintang generally referred to the sedentary, oasis dwelling Turkic Muslims of Uyghuristan as „turban-headed Hui“ to differentiate them from other Muslim ethnic groups in China.[38][64][65] Westerners traveling in Uyghuristan in the 1930s, like George W. Hunter, Peter Fleming, Ella Maillart, and Sven Hedin, all referred to the Turkic Muslims of the region as „Turki“ in their books. Use of the term Uyghur was unknown in Uyghuristan until 1934, when the governor, Sheng Shicai, came to power in there. Sheng adopted the Soviets‘ ethnographic classification rather than that of the Kuomintang and became the first to promulgate the official use of the term „Uyghur“ to describe the Turkic Muslims of Xinjiang.[38][57][66] „Uyghur“ replaced „rag-head“.[67] After the Communist victory, the Communist Party of China under Mao Zedong continued the Soviet classification, using the term „Uyghur“ to describe the modern ethnic group.[38]
Another ethnic group, the Tibetan BuddhistWestern Yugur of Gansu, have consistently been called by themselves and others the „Yellow Uyghur“ (Sarïq Uyghur).[68] Some scholars say that the Yugur’s culture, language, and religion are closer to the original culture of the original Uyghur Karakorum state than is the culture of the modern Uyghur people of Xinjiang.[69] Linguist and ethnographer S. Robert Ramsey has argued for inclusion of both the Eastern and Western Yugur and the Salar as subgroups of the Uyghur based on similar historical roots for the Yugur and on perceived linguistic similarities for the Salar. These groups are recognized as separate ethnic groups, though, by the Chinese government.[70]
Pan-TurkistJadids and East Turkestan independence activistsMuhammad Amin Bughra (Mehmet Emin) and Masud Sabri rejected the Soviet imposition of the name „Uyghur“ upon the Turkic people of Uyghuristan. They wanted instead the name „Turkic ethnicity“ to be applied to their people. Masud Sabri also viewed the Hui people as Muslim Han Chinese and separate from his own people.[71] The names „Türk“ or „Türki“ in particular were demanded by Bughra as the real name for his people. He criticized Sheng Shicai for his designation of Turkic Muslims into different ethnicities which could sow disunion among Turkic Muslims.[72] „Turki“ and „Turk“ were demanded as ethonyms instead of Uyghur by Turki intellectuals who opposed Sheng Shicai’s introduction of the „Uighur“ name.[73]
In current usage, Uyghur refers to settled Turkic urban dwellers and farmers of the Tarim Basin and Ili who follow traditional Central Asian sedentary practices, as distinguished from nomadic Turkic populations in Central Asia. However, the Chinese government has also designated as „Uyghur“ certain peoples with significantly divergent histories and ancestries from the main group. These include the Lopliks of Ruoqiang County and the Dolan people, who are thought to be closer to the Oirat Mongols and the Kyrgyz.[74][75] The use of the term Uyghur has led to anachronisms when describing the history of the people.[76] In one of his books the term Uyghur was deliberately not used by James Millward.[77]
„Turkistani“ is used as an alternate ethonym for „Uyghur“ by some Uyghurs,[78] for example the Uyghur diaspora in Saudi Arabia have adopted the identity „Turkistani“.[79][80] Some Uyghurs in Saudi Arabia adopted the Arabic nisba of their home city, such as Al Kashgari from Kashgar. Saudi born Uyghur Hamza Kashgari’s family originated from Kashgar. Uyghurs who migrated from the Tarim Basin to Ürümqi and Dzungaria in the northern portion of Xinjiang during the Qing dynasty were known as Taranchi meaning „farmer“.
We never call each other Uyghur, but only refer to ourselves as East Turkestanis, or Kashgarlik, Turpanlik, or even Turks.– according to some Uyghurs born in Turkey.[81][82]
Uyghur princes from Cave 9 of the Bezeklik Thousand Buddha Caves, Uyghuristan, China, 8th to 9th century AD, wall painting
The history of the Uyghur people, as with the ethnic origin of the people, is a matter of contention between Uyghur nationalists and the Chinese authority.[83] Uyghur historians viewed the Uyghurs as the original inhabitants of Uyghuristan with a long history. Uyghur politician and historian Muhemmed Imin Bughra wrote in his book A history of East Turkestan, stressing the Turkic aspects of his people, that the Turks have a 9000-year history, while historian Turghun Almas incorporated discoveries of Tarim mummies to conclude that Uyghurs have over 6400 years of history.[85] However, official Chinese view asserts that the Uyghurs in Uyghuristan originated from the Tiele tribes and only became the main social and political force in Uyghuristanduring the ninth century when they migrated to Uyghuristan from Mongolia after the collapse of the Uyghur Khaganate, replacing the Han Chinese they claimed were there since the Han Dynasty.[84] Many contemporary Western scholars, however, do not consider the modern Uyghurs to be of direct linear descent from the old Uyghur Khaganate of Mongolia. Rather, they consider them to be descendants of a number of peoples, one of them the ancient Uyghurs.[32][86][87][88]
Early history
Discovery of well-preserved Tarim mummies of a people European in appearance indicates the migration of an Indo-European people into the Tarim area at the beginning of the Bronze age around 2,000 BCE. These people probably spoke Tocharian languages and were suggested by some to be the Yuezhi mentioned in ancient Chinese texts.[89][90] However, Uyghur activists claimed these mummies to be of Uyghur origin, based partly on a word, which they argued to be Uyghur, found in written scripts associated with these mummies, although other linguists suggest it to be a Sogdian word later absorbed into Uyghur.[91] Later migrations brought peoples from the west and northwest to the Xinjiang region, probably speakers of various Iranian languages such as the Saka tribes. Other people in the region mentioned in ancient Chinese texts include the Dingling as well as the Xiongnu who fought for supremacy in the region against the Chinese for several hundred years. Some Uyghur nationalists also claimed descent from the Xiongnu (according to the Chinese historical text the Book of Wei, the founder of the Uyghurs was descended from a Xiongnu ruler),[25] but the view is contested by modern Chinese scholars.[84]
The Yuezhi were driven away by the Xiongnu, but founded the Kushan Empire, which exerted some influence in the Tarim Basin where Kharosthi texts have been found in Loulan, Niya and Khotan. Loulan and Khotan were some of the many city states that existed in the Xinjiang region during the Han Dynasty, others include Kucha, Turfan, Karasahr and Kashgar. The settled population of these cities later merged with incoming Turkic people such as the Uyghurs of Uyghur Khaganate to form the modern Uyghurs.
The Uyghur Khaganate stretched from the Caspian Sea to Manchuria and lasted from 744 to 840.[32] It was administered from the imperial capital Ordu-Baliq, one of the biggest ancient cities built in Mongolia. In 840, following a famine and civil war, the Uyghur Khaganate was overrun by the Yenisei Kirghiz, another Turkic people. As a result, the majority of tribal groups formerly under Uyghur control dispersed and moved out of Mongolia.
Uyghur kingdoms
Uyghur king of the Turfan region attended by servants. Mogao Caves, 409, 11th-13th century.
According to the New Book of Tang, the Uyghurs who founded the Uyghur Khaganate dispersed after the fall of the Khaganate; some went to live amongst the Karluks, and some moved to Turpan and Gansu.[93] These Uyghurs soon founded two kingdoms and the easternmost state was the Ganzhou Kingdom (870–1036), with its capital near present-day Zhangye, Gansu, China. The modern Yugurs are believed to be descendants of these Uyghurs. Ganzhou was absorbed by the Western Xia in 1036.
The second Uyghur kingdom, the Kingdom of Qocho, also known as Uyghuristan in its later period, was founded in the Turpan area with its capital in Qocho (modern Gaochang) and Beshbalik. The Kingdom of Qocho lasted from the ninth to the fourteenth century and proved to be longer-lasting than any power in the region, before or since.[32] The Uyghurs were originally Manichaean, but converted to Buddhism during this period. Qocho accepted the Qara Khitai as its overlord in 1130s, and in 1209 submitted voluntarily to the rising Mongol Empire. The Uyghurs of Kingdom of Qocho were allowed significant autonomy and played an important role as civil servants to the Mongol Empire, but was finally destroyed by the Chagatai Khanate in the 1390s.[citation needed]
Islamization
In the tenth century, the Karluks, Yagmas, Chigils and other Turkic tribes founded the Kara-Khanid Khanate in Semirechye, Western Tian Shan, and Kashgaria, and later conquered Transoxiana. The Karakhanid rulers were likely to be Yaghmas who were associated with the Toquz Oghuz, and some historians therefore see this as a link between the Karakhanid and the Uyghurs of the Uyghur Khaganate, although this connection is disputed by others.[94]
The Karakhanids converted to Islam in the tenth century beginning with Sultan Satuq Bughra Khan, the first Turkic dynasty to do so.[95] Modern Uyghurs see the Muslim Karakhanids as an important part of their history, however, Islamization of the people of the Tarim Basin was a gradual process. The Indo-European Saka Buddhist Kingdom of Khotan was conquered by the Turkic Muslim Karakhanids from Kashgar in the early 11th century, but Uyghur Qocho remained mainly Buddhist until the 15th century, and the conversion of the Uyghur people to Islam was not completed until the 17th century.
The 12th and 13th century saw the domination by non-Muslim powers: first the Kara-Khitans in the 12th century, followed by the Mongols in the 13th century. After the death of Genghis Khan in 1227, Transoxiana and Kashgar became the domain of his second son, Chagatai Khan. The Chagatai Khanate split into two in the 1340s, and the area of the Chagatai Khanate where the modern Uyghurs live became part of Moghulistan, which meant „land of the Mongols“. In the 14th century, a Chagatayid khan Tughluq Temür converted to Islam. His son Khizr Khoja conquered Qocho and Turfan (the core of Uyghuristan) in the 1390s, and the Uyghurs there became largely Muslim by the beginning of the 16th century.[96] After being converted to Islam, the descendants of the previously Buddhist Uyghurs in Turfan failed to retain memory of their ancestral legacy and falsely believed that the „infidel Kalmuks“ (Dzungars) were the ones who built Buddhist monuments in their area.[97]
From the late 14th through 17th centuries the Xinjiang region became further subdivided into Moghulistan in the north, Altishahr (Kashgar and the Tarim Basin), and the Turfan area, each often ruled separately by competing Chagatayid descendants, the Dughlats, and later the Khojas.[94]
Islam was also spread by the Sufis, and branches of its Naqshbandi order were the Khojas who seized control of political and military affairs in the Tarim Basin and Turfan in the 17th century. The Khojas however split into two rival factions, the Aqtaghlik Khojas (also called the Afaqiyya) and the Qarataghlik Khojas (the Ishaqiyya). The legacy of the Khojas lasted until the 19th century. The Qarataghlik Khojas seized power in Yarkand where the Chagatai Khans ruled in the Yarkent Khanate, forcing the Aqtaghlik Afaqi Khoja into exile.
Qing rule
In the 17th century, the Buddhist Dzungar Khanate grew in power in Dzungaria. The Dzungar conquest of Altishahr ended the last independent Chagatai Khanate, the Yarkent Khanate, after the Aqtaghlik Afaq Khoja attempt to gain aid from the 5th Dalai Lama and his Dzungar Buddhist followers to help him in his struggle against the Qarataghlik Khojas. The Aqtaghlik Khojas in the Tarim Basin then became vassals to the Dzungars, who extracted heavy taxes and tribute from the Tarim Basin cities.
The expansion of the Dzungars into Khalkha Mongol territory in Mongolia brought them into direct conflict with Qing China in the late 17th century, and in the process also brought Chinese presence back into the region a thousand years after Tang China lost control of the Western Regions.[98]
The Dzungar–Qing War lasted a decade. During the Dzungar conflict, two Aqtaghlik brothers, the so-called „Younger Khoja“ (Chinese: 霍集占), also known as Khwāja-i Jahān, and his sibling, the Elder Khoja (Chinese: 波羅尼都), also known as Burhān al-Dīn, after being appointed as vassals in the Tarim Basin by the Dzungars, first joined the Qing and rebelled against Dzungar rule until the final Qing victory over the Dzungars, then they rebelled against the Qing, an action which prompted the invasion and conquest of the Tarim Basin by the Qing in 1759. The Uyghurs of Turfan and Hami such as Emin Khoja were allies of the Qing in this conflict, and these Uyghurs also helped the Qing to rule the Altishahr Uyghurs in the Tarim Basin.[99][100]
The final campaign against the Dzungars in the 1750s ended with the Dzungar genocide. The Qing „final solution“ of genocide to solve the problem of the Dzungar Mongols created a land devoid of Dzungars, which was followed by the Qing sponsored settlement of millions of other people in Dzungaria.[101][102] In northern Xinjiang, the Qing brought in Han, Hui, Uyghur, Xibe, Daurs, Solons, Turkic Muslim Taranchis and Kazakh colonists, with one third of Xinjiang’s total population consisting of Hui and Han in the northern area, while around two thirds were Uyghurs in southern Xinjiang’s Tarim Basin.[103] In Dzungaria, the Qing established new cities like Ürümqi and Yining.[104] The Dzungarian basin itself is now inhabited by many Kazakhs.[105]The Qing therefore unified Xinjiang and changed its demographic composition as well.[106] The crushing of the Buddhist Dzungars by the Qing led to the empowerment of the Muslim Begs in southern Xinjiang, migration of Muslim Taranchis to northern Xinjiang, and increasing Turkic Muslim power, with Turkic Muslim culture and identity was tolerated or even promoted by the Qing.[107] It was therefore argued by Henry Schwarz that „the Qing victory was, in a certain sense, a victory for Islam“.[108]
In Beijing, a community of Uyghurs was clustered around the mosque near the Forbidden City, having moved to Beijing in the 18th century.[109]
Large Qing dynasty forces under Chinese General Zuo Zongtang attacked Yettishar in 1876. After this invasion, the two regions of Dzungaria, which had been known as the Dzungar region or the Northern marches of the Tian Shan,[110][111] and the Tarim Basin, which had been known as „Muslim land“ or southern marches of the Tian Shan,[112] were reorganized into a province named Xinjiang meaning „New Territory“.[113][114]
Modern era
In 1912, the Qing Dynasty was replaced by the Republic of China. By 1920, Pan-Turkic Jadidist Islamists had become a challenge to Chinese warlord Yang Zengxin who controlled Xinjiang. Uyghurs staged several uprisings against Chinese rule. Twice, in 1933 and 1944, the Uyghurs successfully gained their independence (backed by the Soviet Communist leader Joseph Stalin): the First East Turkestan Republic was a short-lived attempt at independence around Kashghar, and it was destroyed during the Kumul Rebellion by Chinese Muslim army under General Ma Zhancang and Ma Fuyuan at the Battle of Kashgar (1934). The Second East Turkestan Republic was a Soviet puppet Communist state that existed from 1944 to 1949 in the three districts of what is now Ili Kazakh Autonomous Prefecture during the Ili Rebellion while the majority of Xinjiang was under the control of the Republic of China. Religious Uyghur separatists from the First East Turkestan Republic like Isa Yusuf Alptekin and Muhammad Amin Bughra opposed the Soviet Communist backed Uyghur separatists of the Second East Turkestan Republic under Ehmetjan Qasim and they supported the Republic of China during the Ili Rebellion.
Map showing the distribution of ethnicities in Uyghuristan .
Mao declared the founding of the People’s Republic of China on October 1, 1949. He turned the Second East Turkistan Republic into the Ili Kazakh Autonomous Prefecture, and appointed Saifuddin Azizi as the region’s first Communist Party governor. Many Republican loyalists fled into exile in Turkey and Western countries. The name Xinjiang was changed to Xinjiang Uyghur Autonomous Region, where Uyghurs are the largest ethnic group, mostly concentrated in the southwestern Xinjiang.[115] (see map, right) The Xinjiang conflict is an ongoing separatist conflict in China’s far-west province of Xinjiang, whose northern region is known as Dzungaria and whose southern region (the Tarim Basin) is known as East Turkestan. Uyghur separatists and independence movements claim that the region is not a part of China, but that the Second East Turkestan Republic was illegally incorporated by the PRC in 1949 and has since been under Chinese occupation. Uyghur identity remains fragmented, as some support a Pan-Islamic vision, exemplified by the East Turkestan Islamic Movement, while others support a Pan-Turkic vision, such as the East Turkestan Liberation Organization. A third group would like a „Uyghurstan“ state, such as the East Turkestan independence movement. As a result, „[n]o Uyghur or East Turkestan group speaks for all Uyghurs, although it might claim to“, and Uyghurs in each of these camps have committed violence against other Uyghurs who they think are too assimilated to Chinese or Russian society or are not religious enough.[116] Mindful not to take sides, Uyghur „leaders“ such as Rebiya Kadeer mainly try to garner international support for the „rights and interests of the Uyghurs“, including the right to demonstrate, although the Chinese government has accused her of orchestrating the deadly July 2009 Ürümqi riots.[117]
Genetics OF Uyghuristan
Diversity of Uyghur people
Uyghurs in Artush
A young Uyghur girl in Ürümchi,
An Uyghur couple of Uyghuristan
The Uyghurs are a Eurasian population with Eastern and Western Eurasian anthropometric and genetic traits. Uyghurs are thus one of the many populations of Central Eurasia that can be considered to be genetically related to European and East Asian populations. However, various scientific studies differ on the size of each component.[125] One study, using samples from Hetian (Hotan) only, found that Uyghurs have 60% European ancestry and 40% East Asian ancestry.[126] A further study showed slightly greater European component (52% European) in the Uyghur population in southern Xinjiang, but slightly greater East Asian component (47% European) in the northern Uyghur population.[127] Another study used a larger sample of individuals from a wider area, and found only about 30% European component to the admixture.[128] A study on mitochondrial DNA (therefore the matrilineal genetic contribution) found the frequency of western Eurasian-specific haplogroup in Uyghurs to be 42.6%, and east-Asian haplogroup to be 57.4%[129] A further study shows that the western-Eurasian patrilineal Y-DNA haplogroup in Uyghurs is around 65% to 70%, and east-Asian Y-DNA haplogroup around 30% to 35%.[130]
The admixture may be the result of a continuous gene flow from populations of European and Asian descent, or may have been formed by a single event of admixture during a short period of time (the hybrid isolation model). If a hybrid isolation model is assumed, it can be estimated that the hypothetical admixture event occurred about 126 generations ago, or 2,520 years ago assuming 20 years per generation.[126][131]
According to the paper by Li et al.:
… the western East Asians are more closely related to Uyghurs than the eastern East Asians. … STRUCTURE cannot distinguish recent admixture from a cline of other origin, and these analyses cannot prove admixture in the Uyghurs; however, historical records indicate that the present Uyghurs were formed by admixture between Tocharians from the west and Orkhon Uyghurs (Wugusi-Huihu, according to present Chinese pronunciation) from the east in the 8th century AD. The Uyghur Empire was originally located in Mongolia and conquered the Tocharian tribes in Xinjiang. Tocharians such as Kroran have been shown by archaeological findings to appear phenotypically similar to northern Europeans, whereas the Orkhon Uyghur people were clearly Mongolians. The two groups of people subsequently mixed in Xinjiang to become one population, the present Uyghurs. We do not know the genetic constitution of the Tocharians, but if they were similar to western Siberians, such as the Khanty, admixture would already be biased toward similarity with East Asian populations.— [128]
The paper further concludes:
… that the Uyghurs‘ genetic structure is more similar to East Asians than to Europeans, in contrast to the reports by Xu and Jin, whose work may have been affected by their sparse population coverage. The median line of the Eurasian genetic landscape appears to lie to the west of the Xinjiang Uyghur Autonomous Region of China. When we have collected more data on these 34 populations, we should be able to refine these estimates.— [128]
The ancient Uyghurs believed in Shamanism and Tengrism, then Manichaeism, Buddhism and Church of the East.[132][133] People in the western Tarim Basin region began to convert to Islam in significant number early in the Kara-Khanid Khanate period.[95] Modern Uyghurs are now primarily Muslim, and they are the second largest Muslim ethnic group in China after the Hui.[134]
The majority of modern Uyghurs are Sunnis, although conflicts exist between Sufi and non-Sufi religious orders.[134] While modern Uyghurs consider Islam to be part of their identity, religious observance varies between different regions. In general, Muslims in the southern region, Kashgar in particular, are more conservative.[135] For example, women wearing the full veil (brown cloth covering the head completely) are more common in Kashgar but may not be found in some other cities.[136] There is also a general split between the Uyghurs and the Hui Muslims in Xinjiang, and they normally worship in different mosques.[137] There had been Christian conversions in the late 19th and early 20th centuries but these were suppressed.[138][139][140]
The ancient people of the Tarim Basin originally spoke different languages such as Saka (Khotanese), Tocharian and Gandhari. The Turkic people who moved into region in the 9th century brought with them their languages which slowly supplanted the original tongues of the local inhabitants. By the 11th century, it was noted by Mahmud al-Kashgari that the Uyghurs (of Qocho) spoke a pure Turkic language, but they also still spoke another language among themselves and have two different scripts. He also noted that the people of Khotan did not know Turkic well, and have their own language and script (Khotanese).[141] Writers of the Karakhanid period, al-Kashgari and Yusuf Balasagun, referred to their Turkic language as Khāqāniyya (meaning royal), or the „language of Kashgar“, or simply Turkic.[142][143]
Modern Uyghurs have adopted a number of scripts for their language. The Arabic script, known as the Chagatay alphabet, was adopted along with Islam. This alphabet is known as Kona Yëziq (old script). Political changes in the 20th century led to numerous reforms of the writing scripts, for example the Cyrillic-based Uyghur Cyrillic alphabet, a Latin Uyghur New Script, and later a reformed Uyghur Arabic alphabet which represents all vowels unlike Kona Yëziq. A new Latin version, the Uyghur Latin alphabet, was also devised in the 21st century.
Literature of Uyghuristan
The literary works of the ancient Uyghurs were mostly translations of Buddhist and Manichaean religious texts,[145] but there were also narrative, poetic, and epic works apparently original to the Uyghurs. However, it is the literature of Kara-Khanid period that is considered by modern Uyghurs to be the important part of their literary traditions. Amongst these are Islamic religious texts and histories of Turkic peoples, and important works surviving from that era are Kutadgu Bilig „Wisdom of Royal Glory“ by Yusuf Khass Hajib (1069–70), Mahmud al-Kashgari’s Dīwānu l-Luġat al-Turk „A Dictionary of Turkic Dialects“ (1072), and Ehmed Yükneki’s Etebetulheqayiq. Modern Uyghur religious literature includes the Taẕkirah, biographies of Islamic religious figures and saints.[146][147]Robert Barkley Shaw translated extracts from the Tazkiratu’l-Bughra which was about the Muslim Turkic conquest of the „infidel“ Khotan.[148] The Turki-language Tadhkirah i Khwajagan was written by M. Sadiq Kashghari.[149] Between the 1600s and 1900s many Turki language tazkirah manuscripts devoted to stories of local sultans, martyrs and saints were written.[150] Perhaps the most famous and best-loved pieces of modern Uyghur literature are Abdurehim Ötkür’s Iz, Oyghanghan Zimin, Zordun Sabir’s Anayurt and Ziya Samedi’s novels Mayimkhan and Mystery of the years.[citation needed]
Music of Uyghuristan
Muqam is the classical musical style. The 12 Muqams are the national oral epic of the Uyghurs. The muqam system developed among the Uyghur in northwest China and Central Asia over approximately the last 1500 years from the Arabic maqamat modal system that has led to many musical genres among peoples of Eurasia and North Africa. Uyghurs have local muqam systems named after the oasis towns of Xinjiang, such as Dolan, Ili, Kumul and Turpan. The most fully developed at this point is the Western Tarim region’s 12 muqams, which are now a large canon of music and songs recorded from the traditional performers Turdi Akhun and Omar Akhun among others in the 1950s and edited into a more systematic system. Although the folk performers probably improvised their songs as in Turkish taksim performances, the present institutional canon is performed as fixed compositions by ensembles.
Uyghur Meshrep musicians in Uyghuristan.
The Uyghur Muqam of Uyghuristan has been designated by UNESCO as part of the Intangible Heritage of Humanity.[151]
Amannisa Khan, sometimes called Amanni Shahan, (1526–1560) is credited with collecting and thereby preserving the Twelve Muqam.[152] Russian scholar Pantusov writes that the Uyghurs manufactured their own musical instruments; they had 62 different kinds of musical instruments and in every Uyghur home there used to be an instrument called a „duttar„.
Dance of Uyghuristan
Sanam is a popular folk dance among the Uyghur people.[153] It is commonly danced by people at weddings, festive occasions, and parties.[154] The dance may be performed with singing and musical accompaniment. Sama is a form of group dance for Newruz (New Year). Some dances may be alternate between singing and dancing, and Uyghur hand-drums called dap are commonly used as accompaniment for Uyghur dances.
Art of Uyghuristan
Wall painting at Bezeklik caves in Flaming Mountains, Turpan Depression.
Uyghuristan carpet factory
During the late-19th and early-20th centuries, scientific and archaeological expeditions to the region of Xinjiang’s Silk Road discovered numerous cave temples, monastery ruins, and wall paintings, as well as miniatures, books, and documents. There are 77 rock-cut caves at the site. Most have rectangular spaces with rounded archceilings often divided into four sections, each with a mural of Buddha. The effect is of an entire ceiling covered with hundreds of Buddha murals. Some ceilings are painted with a large Buddha surrounded by other figures, including Indians, Persians and Europeans. The quality of the murals vary with some being artistically naïve while others are masterpieces of religious art.[155]
Education of Uyghuristan
Historically, the education level of Old Uyghur people was higher than the other ethnic groups around them. The Buddhist Uyghurs of Qocho became the civil servants of Mongol Empire and Old Uyghur Buddhists enjoyed a high status in the Mongol empire. In the Islamic era, education may be provided by the mosques and madrassas. During the Qing era, Chinese Confucian schools were also set up in Xinjiang,[156] and in the late 19th century Christian missionary schools.[157]
In the late nineteenth and early 20th century, school were often located in mosques and madrassah. Mosques ran the informal schools, known as mektep or maktab, attached to the mosques,[158] The maktab provided most of the education and its curriculum was primarily religious and oral.[159] Boys and girls may be taught in separate schools, some of which may also offer modern secular subjects in the early 20th century.[156][157][160] In Madrasas, poetry, logic, Arabic grammar, and Islamic law were taught.[161] In the early 20th century, the Jadidists Turkic Muslims from Russia spread new ideas on education,[162][163][164][165][166] and popularized the identity of „Turkestani“.[167]
In more recent times, religious education is highly restricted in Xinjiang, and the Chinese authority had sought to eradicate any religious school they considered illegal.[168][169] Although Islamic private schools (Sino-Arabic schools (中阿學校)) have been supported and permitted by the Chinese government among Hui Muslim areas since the 1980s, this policy does not extend to schools in Xinjiang due to fear of separatism.[170][171][172]
Beginning in the early 20th century, secular education became more widespread. Early in the PRC era, Uyghurs may have a choice from two separate secular school systems, one conducted in their own language, and one offering instructions only in Chinese.[173] Many Uyghurs link the preservation of their cultural and religious identity with the language of instruction in schools and therefore prefer the Uyghur language school.[157][174] However, from the mid-1980s onward, the Chinese government began to reduce teaching in Uyghur, and starting mid-1990s also began to merge some schools from the two systems. By 2002 Xinjiang University, originally a bilingual institution, had ceased offering courses in the Uyghur language. From 2004 onward, the government policy is that classes should be conducted in Chinese as much as possible, and in some selected regions, instruction in Chinese began in the first grade.[175] The level of education attainment among Uyghurs is generally lower than that of the Han Chinese; this may be due to the cost of education, the lack of proficiency in the Chinese language (now the main medium of instruction) among many Uyghurs, and a poorer employment prospect for Uyghur graduates.[176] Uyghurs in China, unlike the Salar and Hui who are also mostly Muslim, generally do not oppose coeducation.[177] Girls however may be withdrawn from school earlier than boys.[157]
Medicine of Uyghuristan
Their traditional medicine is Unani (Greek) medicine.[178] Sir Percy Sykes described the medicine as „based on the ancient Greek theory“ and mentioned how ailments and sicknesses were treated in Through Deserts and Oases of Central Asia.[179]Today, traditional medicine can still be found at street stands. Similar to other traditional medicine, diagnosis is usually made through checking the pulse, symptoms, and disease history, and then the pharmacist pounds up different dried herbs, making personalized medicines according to the prescription. Modern Uyghur medical hospitals adopted modern medical science and medicine and applied evidence-based pharmaceutical technology to traditional medicines. Historically, Uyghur medical knowledge has contributed to Chinese medicine in terms of medical treatments, medicinal materials and ingredients, and symptom detection. It introduced to Chinese medicine the medical use of snakes, opium and many new kinds of plants.[180]During the Qing era the Uyghurs used Chinese medicine.[181]
Uyghur food shows both Central Asian and Chinese elements. A typical Uyghur dish is polu (or pilaf), a dish found throughout Central Asia. In a common version of the Uyghur polu, carrots and mutton (or chicken) are first fried in oil with onions, then rice and water are added, and the whole dish is steamed. Raisins and dried apricots may also be added. Kawaplar (Uyghur: Каваплар) or chuanr (i.e., kebabs or grilled meat) are also found here. Another common Uyghur dish is leghmen (لەغمەن, ләғмән), a noodle dish with a stir-fried topping usually made from mutton and vegetables, such as tomatoes, onions, green bell peppers, chili peppers, and cabbage. This dish is likely to have originated from the Chinese lamian, but its flavor and preparation method are distinctively Uyghur.[182]
Sangza (Uyghur: ساڭزا, Саңза) are crispy fried wheat flour dough twists, a holiday specialty. Samsa (Uyghur: سامسا, Самса) are lamb pies baked in a special brick oven. Youtazi is steamed multi-layer bread. Göshnan (Uyghur: گۆشنان, Гөшнан) are pan-grilled lamb pies. Pamirdin (Uyghur: Памирдин) are baked pies stuffed with lamb, carrots, and onions. Shorpa is lamb soup (Uyghur: شۇرپا, Шорпа). Other dishes include Toghach (Uyghur: Тоғач) (a type of tandoor bread) and Tunurkawab (Uyghur: Тунуркаваб). Girde (Uyghur: Гирде) is also a very popular bagel-like bread with a hard and crispy crust that is soft inside.
Due to a price gouging scam involving a traditional Uyghur nut cake (Chinese: 切糕; pinyin: qiēgāo; literally: „nut cake“)[183] or (Chinese: 核桃糕; pinyin: hétao gāo; literally: „walnut cake“) or 瑪仁糖 (Chinese: 瑪仁糖; pinyin: mǎréntáng) sold by Uyghur vendors called 切糕党 (Chinese: 切糕党; pinyin: qiēgāo dǎng; literally: „nut cake party“), ethnic tensions have risen.[184][185][186]
With traditional Uyghur hats Dopa , Ürümchi
Hökümdar we Alimlarni tughudighan Meripetperwer Uyghur Analiri!
Uyghur girl in clothing made of fabric with design distinctive to the Uyghurs
Yengisar (يېڭىسار, Йеңисар) is famous for manufacturing Uyghur handcrafted knives,[188][189] called „Yingjisha“ knife (英吉沙刀) or (英吉沙小刀) in Chinese.[190][191][192][193] The Uyghur word for knife is pichaq (پىچاق, пичақ) and the word for knives is pichaqchiliq (پىچاقچىلىقى, пичақчилиқ).[194] Uyghur artisan craftsmen in Yengisar are known for their knife manufacture. Uyghur men carrying knives on their body is a major part of Uyghur culture. The knives are intended to demonstrate the masculinity of the wearer[195] but have also led to ethnic tension.[196][197] Limitations were placed on knife vending due to terrorism and violent assaults where they were utilized.[198]
In the early 20th century, face covering veils with caps velvet with trimmed with otter fur were worn in the streets by Turki women in public in Xinjiang as witnessed by the adventurer Ahmad Kamal in the 1930s.[199] Travelers of the period Sir Percy Sykes and Ella Sykes wrote that in Kashghar women went into the bazar „transacting business with their veils thrown back“ but mullahs tried to enforce veil wearing and were „in the habit of beating those who show their face in the Great Bazar“.“[200] Uyghur women who had non-Muslim Han Chinese husbands did not wear veils due to their slackness in regards to religion in the period after Yaqub Beg’s rule ended.[201] Belonging to different social statuses meant a difference in how rigorously the veil was worn.[202]
Qing era Muslim Turkestani men cut all the hair off their head.[203] It was observed that the Turki Muhammadan, accustomed to shelter this shaven head under a substantial fur-cap when the temperature is so low as it was just then. by Sir Aurel Stein.[204] No hair cutting for men took place on the ajuz ayyam.[205] High status Begs were permitted to adopt queues when they begged for it after the war with Jahangir Khoja[206]
Names
Since Islam reached them much after Altishahr, personal names of non-Islamic Old Uyghur origin are still used in Qumul and Turfan while people in Altishahr use mostly Islamic names of Persian and Arabic origin.[207] After the establishment of the Soviet Union, many Uyghurs who studied in Soviet Central Asia added Russian suffixes to Russify their surnames and make them look Russian.[208] Names from Russia and Europe are used in Qaramay and Urumchi by part of the population of city dwelling Uyghurs. Others use names with hard to understand etymologies, with the majority dating from the Islamic era and being of Persian or Arabic derivation.[209]
Jump up^Агентство Республики Каписью на 26,1% и составила 10098,6 тыс. человек. Увеличилась численность узбеков на 23,3%, составив 457,2 тыс. человек, уйгур – на 6%, составив 223,1 тыс. человек. Снизилась численность русских на 15,3%, составив 3797,0 тыс. человек; немцев – на 49,6%, составив 178,2 тыс. человек; украинцев – на 39,1%, составив 333,2 тыс. человек; татар – на 18,4%, составив 203,3 тыс. человек; других этносов – на 5,8%, составив 714,2 тыс. человек.
Jump up^Национальный статистический комитет Кыргызской Республики : Перепись населения и жилищного фонда Кыргызской Республики 2009 года в цифрах и фактах – Архив Публикаций – КНИГА II (часть I в таблицах) : 3.1. Численность постоянного населения по национальностям
Jump up^The term Turk was a generic label used by members of many ethnic groups in Soviet Central Asia. Often the deciding factor for classifying individuals belonging to Turkic nationalities in the Soviet censuses was less what the people called themselves by nationality than what language they claimed as their native tongue. Thus, people who called themselves „Turk“ but spoke Uzbek were classified in Soviet censuses as Uzbek by nationality. See Brian D. Silver, „The Ethnic and Language Dimensions in Russian and Soviet Censuses“, in Ralph S. Clem, ed., Research Guide to the Russian and Soviet Censuses (Ithaca: Cornell Univ. Press, 1986): 70-97.
Jump up^Ramsey, S. Robert (1987). The Languages of China. Princeton: Princeton University Press, pp. 185–6.
Jump up^The term „Turk“ was a generic label used by members of many ethnic groups in Soviet Central Asia. Often the deciding factor for classifying individuals belonging to Turkic nationalities in the Soviet censuses was less what the people called themselves by nationality than what language they claimed as their native tongue. Thus, people who called themselves „Turk“ but spoke Uzbek were classified in Soviet censuses as Uzbek by nationality. See Brian D. Silver, „The Ethnic and Language Dimensions in Russian and Soviet Censuses“, in Ralph S. Clem, Ed., Research Guide to the Russian and Soviet Censuses (Ithaca: Cornell Univ. Press, 1986): 70-97.
^ Jump up to:abBrophy, David (2005). „Taranchis, Kashgaris, and the ‚uyghur Question‘ in Soviet Central Asia“. Inner Asia. BRILL. 7 (2): 170. JSTOR23615693.
Jump up^pp. 169-170 BROPHY, DAVID. 2005. “Taranchis, Kashgaris, and the ‚uyghur Question‘ in Soviet Central Asia”. Inner Asia 7 (2). BRILL: 163–84. http://www.jstor.org/stable/23615693.
Jump up^This is in contrast to the Hui people, who were called HuiHui or „Hui“ (Muslim) by the Chinese, and the Salar people, who were called „Sala Hui“ (Salar Muslim), by the Chinese. The usage of the term „Chan Tou Hui“ was considered a slur and was demeaning. (Garnaut, Anthony. 2008. From Yunnan to Xinjiang:Governor Yang Zengxin and his Dungan Generals. Pacific and Asian History, Australian National University. p. 95)
Jump up^Gardner Bovingdon (2010). „Chapter 1 – Using the Past to Serve the Present“. The Uyghurs – strangers in their own land. Columbia University Press. ISBN978-0-231-14758-3.
Jump up^A. K Narain. „Chapter 6 – Indo-Europeans in Inner Asia“. In Denis Sinor. The Cambridge History of Early Inner Asia. p. 153. ISBN978-0-521-24304-9.
Jump up^Gardner Bovingdon. „Chapter 14 – Contested histories“. In S. Frederick Starr. Xinjiang, China’s Muslim Borderland. pp. 357–358. ISBN978-0-7656-1318-9.
Jump up^Xin Tangshu Original text: 俄而渠長句錄莫賀與黠戛斯合騎十萬攻回鶻城,殺可汗,誅掘羅勿,焚其牙,諸部潰其相馺職與厖特勒十五部奔葛邏祿,殘眾入吐蕃、安西。 Translation: Soon the great chief Julumohe and the Kirghiz gathered a hundred thousand riders to attack the Uyghur city; they killed the Kaghan, executed Jueluowu, and burnt the royal camp. All the tribes were scattered – its ministers Sazhi and Pang Tele with fifteen clans fled to the Karluks, the remaining multitude went to Turfan and Anxi.
^ Jump up to:abGolden, Peter. B. (1990), „The Karakhanids and Early Islam“, in Sinor, Denis, The Cambridge History of Early Inner Asia, Cambridge University Press, p. 357, ISBN0-521-2-4304-1
Jump up^Hamilton Alexander Rosskeen Gibb; Bernard Lewis; Johannes Hendrik Kramers; Charles Pellat; Joseph Schacht (1998). The Encyclopaedia of Islam. Brill. p. 677.
Jump up^Christian Tyler (2004). Wild West China: The Taming of Xinjiang. Rutgers University Press. p. 55. ISBN978-0813535333.
Jump up^Newby, L. J. (1998). „The Begs of Xinjiang: Between Two Worlds“. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London. Cambridge University Press on behalf of School of Oriental and African Studies. 61 (2): 278. doi:10.1017/s0041977x00013811. JSTOR3107653.
Jump up^Christian Tyler (2004). Wild West China: The Taming of Xinjiang. Rutgers University Press. p. 56. ISBN978-0813535333.
Jump up^Inner Asia, Volume 4, Issues 1-2. University of Cambridge. Mongolia & Inner Asia Studies Unit. The White Horse Press for the Mongolia and Inner Asia Studies Unit at the University of Cambridge. 2002. p. 127. ISBN0804729336. Retrieved 10 March 2014.
Jump up^Bellér-Hann, Ildikó (2002). „Temperamental Neighbours: Uighur-Han Relations in Xinjiang, Northwest China“. In Schlee, Günther. Imagined Differences: Hatred and the Construction of Identity. LIT Verlag Münster. p. 66. The fact that many young girls hope to pursue careers as folk dancers is perhaps another indication that the stereotype promoted by the Chinese authorities of the colourful, exotic minorities who dance and sing is not a pure Chinese invention: the Uighur themselves regard this as an important expression of their identity.
Jump up^Jackie Amijo (2008). „Chapter 6 – Muslim Education in China“. In Farish A. Noor, Yoginder Sikand, Martin van Bruinessen. The Madrasa in Asia: Political Activism and Transnational Linkages. Amsterdam University Press. pp. 185–186.
This article incorporates text from The cyclopædia of India and of Eastern and Southern Asia: commercial, industrial and scientific, products of the mineral, vegetable, and animal kingdoms, useful arts and manufactures, by Edward Balfour, a publication from 1885 now in the public domain in the United States.
Hessler, Peter. Oracle Bones: A Journey Through Time in China. New York: Harper Perennial, 2006.
Hierman, Brent. „The Pacification of Xinjiang: Uighur Protest and the Chinese State, 1988–2002.“ Problems of Post-Communism, May/Jun2007, Vol. 54 Issue 3, pp 48–62
Human Rights in China: China, Minority Exclusion, Marginalization and Rising Tensions, London, Minority Rights Group International, 2007
Kamberi, Dolkun. 2005. Uyghurs and Uyghur identity. Sino-Platonic papers, no. 150. Philadelphia, PA: Dept. of East Asian Languages and Civilizations, University of Pennsylvania.
Millward, James A. and Nabijan Tursun, (2004) „Political History and Strategies of Control, 1884–1978“ in Xinjiang: China’s Muslim Borderland, ed. S. Frederick Starr. Published by M. E. Sharpe. ISBN 978-0-7656-1318-9.
Rall, Ted. Silk Road to Ruin: Is Central Asia the New Middle East? New York: NBM Publishing, 2006.
Rudelson, Justin Ben-Adam, Oasis identities: Uyghur nationalism along China’s Silk Road, New York: Columbia University Press, 1997.
Thum, Rian. The Sacred Routes of Uyghur History (Harvard University Press; 2014) 323 pages
Tyler, Christian. (2003). Wild West China: The Untold Story of a Frontier Land. John Murray, London. ISBN 0-7195-6341-0.
It may have been spoken for 1,000 years, but the origins of Yiddish – the language of Ashkenazic Jews – has been a bone of contention between linguists for years.
Now researchers say the DNA of Yiddish speakers may have originated from four ancient villages in north-eastern Turkey.
And they believe the Yiddish language was invented by Iranian and Ashkenazic Jews as they traded on the Silk Road, challenging the popular idea it is an old German dialect.
+2
Researchers say the DNA of Yiddish speakers may have originated from four ancient villages in north-eastern Turkey. This stock image shows a Yiddish man in Jerusalem
Scientists at the Universities of Sheffield and Tel Aviv used a tool dubbed the Geographic Population Structure (GPS) to convert DNA data into ancestral coordinates.
This enabled them to identify the ancient villages – Iskenaz, Eskenaz, Ashanaz, and Ashkuz – close to the crossroads of the Silk Roads, which were a historically important international trade route between China and the Mediterranean.
They believe the villages names derive from the word ‚Ashkenaz‘ and may have existed as long as 1,500 years ago.
Dr Eran Elhaik from Sheffield University’s Department of Animal and Plant Sciences, said: ‚Language, geography and genetics are all connected.
+2
Yiddish is is written in an alphabet based on Hebrew characters. This US World War One poster is written in Yiddish and begins ‚Food will win the war‘
‚Using the GPS tool to analyse the DNA of sole Yiddish and non-Yiddish speakers, we were able to predict the possible ancestral location where Yiddish originated over 1,000 years ago – a question which linguists have debated over for many years.‘
‚North east Turkey is the only place in the world where these place names exist – which strongly implies that Yiddish was established around the first millennium at a time when Jewish traders who were plying the Silk Road moved goods from Asia to Europe wanted to keep their monopoly on trade.
‚They did this by inventing Yiddish – a secret language that very few can speak or understand other than Jews.
‚Our findings are in agreement with an alternative theory that suggests Yiddish has Iranian, Turkish, and Slavic origins and explains why Yiddish contains 251 words for the terms „buy“ and „sell“.
‚This is what we can expect from a language of experienced merchants.‘
Yiddish, which incorporates German, Slavic and Hebrew, and is written in Aramaic letters, is commonly thought to be an old German dialect.
However, an alternative theory proposed by Professor Paul Wexler from the University of Tel Aviv, who is also an author on the study, suggests that Yiddish is a Slavic language that used to have both Slavic grammar and words but in time shed its Slavic lexicon and replaced it with common and unfamiliar German words.
The findings of the study, published in the journal Genome Biology and Evolution, led researchers to believe that towards the end of the first millennium, Ashkenazic Jews may have relocated to Khazaria before moving into Europe half a millennium later after the fall of the Khazarian Empire.
This was a time when the international trading networks collapsed.
WHAT IS YIDDISH?
Yiddish is the laguage of the Ashkenazia Jews (and their descendants) of Central and Eastern Europe.
The language is a hybrid of Hebrew, and other languages where the Ashkenazic Jews have lived, including Germany.
It has an unmusical grammatical structure of its own and is written in an alphabet based on Hebrew characters.
Just one century ago it was understood by 11 million of the world’s 18 million Jews, many of who spoke it as their first language.
Now, far fewer people use it.
As Yiddish became the primary language of Ashkenazic Jews, the language began to acquire new words from other cultures while retaining its Slavic grammar.
Dr Elhaik said: ‚Yiddish is such a wonderful and complex language, which was inappropriately called ‚bad German‘ by both its native and non-native speakers because the language consists of made-up German words and a non-German grammar.
‚Yiddish is truly a combination of familiar and adapted German words using Slavic grammar.
‚In a sense the language uses the same premise as Yoda from the Star Wars movies.
‚For example, Yoda’s language consists of common and made-up English words like ‚Wookie‘ or ‚Jedi‘ but the grammar is different – the words are used in a different order to what we are familiar with.‘
He added: ‚Utilising the GPS ancestry technology and applying it to the DNA of sole Yiddish speakers and non-Yiddish speakers allowed us to find the ancestral origins of their DNA.
‚The GPS tool indicates where ancient Ashkenaz could have existed over 1,500 years ago.‘
Professor Wexler, added: ‚The linguistic data used are from Yiddish, which we assume was invented in Western Asia as a Slavic language with a largely German-like lexicon and a significant Iranian component on all levels of the language.
‚The genetic data presented here appear to corroborate the linguistic hypothesis.‘
Yücel TANAY (Araştırmacı-Yazar )
Uygurlar, tarihte adı bilinen, kendilerine has bir alfabeleri ile şöhret kazanan, kültür gelişmeleri başından beri yazılı belgelerden kesintisiz takip edilen, eski çağlardan beri hukuki vesikalar kullanan, düzenli bir devlet arşivine sahip olan, ileri derece gelişmiş en eski ve medeni Türk topluluğudur. Uygur Tababeti, emektar Uygur halkının uzun tarihi devirlerden beri doğal afet ve hastalıklarla yaptığı amansız mücadelelerin gelişme sürecinde oluşmuş ve çağımızda düzenli bir tedavi yöntemi haline gelmiş bir bilim dalıdır. (1)Uygurlar, birçok alanda olduğu gibi tıp alanında da büyük etkiler yaratmış bir topluluktur. Uygur medeniyetinin çağdaş medeniyetler arasında her yönüyle bir benzeri bulunmamaktadır. Türk irfanını, ilmini, tıbbını Asya’da Uygurlar korumuştur. (2)Kadimi Uygur Tababeti hususundaki araştırmalar, ilk defa Prof. Dr. G.R. Rahmeti Arat’ın 1930 ve 1932 senelerinde Berlin’de yayınladığı Zurkunde der Uiguren ve F.K.W. Müller’in Ein Beitrag zur ärzlichen Graphik aus Zentralasien (Turfan). (Arch. f. Gesch. d. Med. Bd. 15.) adlı eserleriyle tanıtılmıştır. (3)Prof. Dr. G.R. Rahmeti Arat, 1930 yılında düzenlenen APAW I ‘nın (Prosya Fenler Akademisi İlmi Makaleler Mecmuası)felsefe ve tarih kısmında sunulan raporunun 451- 473 sayfalarında ve 1932 yılında düzenlenen APAW II ‘nın 401- 448 sayfalarında, eski Uygur yazısıyla yazılmış İdikut Uygur Devleti devrine ait 198 satırlı “İdikut Reçeteleri” ni dünya kamuoyuna tanıtmıştır. (4)
İngiliz Araştırmacı James Churhward ‘a göre, Büyük Uygur İmparatorluğu döneminde (M.Ö.20.000 yıllarında, yani Mısır tarihinin başlangıçından çok daha evvel kuruldukları tahmin ediliyor.) döneminde Uygurlar, müneccimlik, madencilik, dukumacılık, mimarlık, matematik, tarım, eğitim, tababet gibi ilimlerden iyice haberdar olarak yüksek medeniyet seviyesine ulaşmışlardır. (5)Uygurlar çok eski çağlardan beri doğayı tanımış, alemi oluşturan su, hava, ateş ve toprak unsurları hakkında bilgi sahibi olmuş ve bunları sayısal olarak ifade eden o şeklindeki Uygurca 4 rakamını keşfetmiştir. (6)Prof. Dr. Abduşükür Muhammet İmin ‘in, Ğarbi Yurt Taşkemir Seneti adlı eserinde verdiği bilgilere göre, tarihi İpek Yolunun Karaşehir Hoten istikametindeki Kroran harabelerinden, Nevada koleksiyonunda da yeralan, eski Mu uygarlığına göre insanın ve tüm evrenin fiziksel dengesini temsil eden dört ilkel gücün bir nevi sembolü bulunmuştur. (7)Ebu Nesir Farabi İhsaü´l Ulum (İlimlerin Sayımı) adlı eserinde alemi oluşturan dört kutsal varlık hususunda diyor ki :”Onları türlendirerek beyan ettiğimizde bir dörtlü olarak ortaya çıkarlar. Onlar ateş, hava, su ve topraktan ibarettir. Nitelikleri de dört çeşittir. Daha doğrusu Sıcak, Soğuk, Nemli ve Kuruluk ‘tan ibarettir. ” (8)Uygur Tababetinin Dört Etken, Dört Durum, Dört Mizac ve Dört Sıvı (Kan, Balgam, Safra ve Sevda) nazariyeleri, işte bu Dört Tadu (Madde) ‘dan ibaret olan ilkel maddecilik düşüncesi temelinde oluşturularak hastalıkların teşhisi ve tedavisi için dayanak sağlanmıştır.İbn Sina ‘nın El Kanun Fit Tıb adlı eserinde “Doğa faktörleri dörttür. Doğa bilginleri bunun dörtten fazla olmadığına inanmalıdır. Bunların ikisi hafif, ikisi ağırdır, hafif olan ateş ile havadır, ağır olanı ise su ile topraktır” diye bahsetmiştir. Tıbbi Destan adlı eserinde bu hususu şiirle dile getirmiştir. (9)Uygur Tababeti’nin bu nazariyeleri büyük bilgin Yusuf Has Hacip ‘in Kaşgar lehçesinde yazdığı felsefevi destanı” Kudatgu Bilig “in 60, 143, 144, 145, 1053, 3579, 3725, 3726, 4620, 4621, 4622, 4624, 4627, 4628, 4629, 4631, 4632, 5866, 5867, 5868, 6006, 6007, 6008, 6009, 6010, 6011, 6012, 6013 ve 6014 beyitlerinde de teyit edilmiştir.Destan ‘ın 1053, 1054, 1055 beyitlerinde vücuttaki Dört Tadu bozukluğunun sağlığı nasıl etkilediği şöyle izah edilmiştir. (10) Yaraşik tadular karıştı için, küçendi biri tutti bastı üçin Tadu tegşürüldü aşı boldi yig, ağır boldi könli katığ tutti ig Tadu artadı kör küçi eksüdi, kağıl teg köni bod egildi kodü XII. XIII. yüzyılda Hidistan ‘da kaleme alınan Ülkeler Tezkeresi adlı eserde: “En eski hekimlik, bundan 3.000 yıl önce Tarım Ovası’nda yaşamış olan Gazi Bey adlı bir kişinin Bediyan (Fructus Feniculi), Serik Hilile (Fructus Chebulae), Binepşe (Viola Odorata) , Sana (Folia Sennae), Yada taşı (atın mide ve bağırsaklarında toplanmış taş), tuz ve et gibi malezemeleri kullanarak ağrı kesmesiyle, hastayı azaptan kurtarmasıyla bilinmiştir” diye bahsedilmiştir. (11)Tababetinin getirdiği mucizeler Çin kaynaklarında da övgüyle bahsedilmiştir. Qing (M.Ö. 221 – 206) ve Han (M.Ö 206 – M.220) hanedanlıkları devrinde kaleme alınmış Huang Di Nei Jing Su Wen’da diyor ki : Batı Diyarlarının; Uygurların yaşadıkları bölgelerin insanları çok eski çağlarda bile hastalıklara karşı bağışıklık kazandırma konusunda bilgi sahibi olmuştur. (12)Sui (518-618) Hanedanı devrinde orta düzlüklerdeki hekimler Batı Diyarlı Uygur hekimlerinin deneylerinden yararlanarak onları Batı Diyarlı Hekimlerin Reçetelerinden (23 Cilt) ve Ünlü Batı Diyarlı Hekimlerin Reçeteleri ( 4 Cilt ) adlı eserlerinde tanıtmıştır. (13)M.S. 659 yılında Tang Hanedanı tarafından ilan edilen Yeniden Düzenlenen İlaç Kamusu’nda, bulunan 850 çeşit ilacın 144 ‘ünün Batı Diyarlarından çıktığı anlatılmıştır. (14)M.S. 730 yılında Nanto isimli bir Uygur hekimi sefaretle Toharistan ‘dan (Kosen Hanlığı) Çin ‘e gitmiş ve beraberinde Çinli bilgin ve hekimlerin hiç bilmedikleri birçok ilaç ve tıbbi malzemeler götürmüştür. Bu hekim tababetteki üstünlükleriyle yüksek bir mevki kazanmıştır. Çin devlet arşivlerinde, 759 ‘da Toharistan Yabgusu tarafından imparatora gönderilen hediyeler arasında iki yüz çeşit hazır ilaç ve bir çok cins makyaj malzemelerinin olduğu kaydedilmiştir. (15)M.S. 753 yılında dini yaymak amacıyla denizi aşarak Japonya ‘ya giden Yang Zhou ‘lu ünlü rahip Jian Qin, sefer sırasında kör olmuş ve tüm çabalara rağmen iyileşememiş sonunda Batı Diyarından gelen bir Uygur hekim tarafindan ameliyat edilerek iyileştirilmiştir. (16)Tang (618-907) ve Song (960-1279) Hanedanlarının kayıtlarında, Samyeli hastalığının tedavisinde Uygur tababetinin çok etkili olduğundan bahsedilmiştir. (17)Taiping Hikayetleri adlı eserde verilen bilgilere göre, Uygurların Song Hanedanının başkenti Kaifeng’e gerçekleştirdiği ilaç malzemeleri ihracatı zirveye ulaşmış, yalnız 27 Aralık 1077 tarihinde Hoten sefiri Uas ile Nasağun’un kraliyet sarayına getirdiği Mestiki Şirin’in miktarı 31.000 Jing (15.500 kilo) olarak belirtilmiştir. (18)“Tangname Batı Diyar Tezkeresi”, “Tang Devrindeki Ünlü Hekimler Listesi” ve “Hukuk Lügatı” gibi tarihi eserlerde, Uygur hekimlerinin hastanın kafatasını açarak kurdu çıkardığından ve göz ameliyatlarıyla görme bozukluklarını düzelttiğinden bahsedilmiştir. (19) Sui ve Tang Hanedanları devrinde büyük etkinlikleri olan ünlü Uygur hekimleri ve tıp bilginleri : Çimenkuli : Tang Hanedanları devrinde yaşamış ünlü hekim. (Devlet Yönetiminde Yararlı Örnekler) adlı eserde bahsedildiğine göre, padişah Tang Gauzong, M.S. 633 yılında tehlikeli bir hastalığa yakalanmış, saray hekimleri bile çare bulamazken Uygur hekim Çimenkuli onu zamanında tedavi edip iyileştirmiştir. (20)
UYGUR TEBABET RESİMLERİ ile ilgili görsel sonucu
Gancukağın : VII. Yüzyılın sonlarından VII. Yüzyılın ortalarına kadar yaşamış Udun ‘lu (şimdiki Hoten) ünlü hekim ve tıbbi çevirmen. (Gülle Teşhis) adlı eserin yazarı (21)Lishun Dizun : (855-930 ) Si Chuan Xinzhu ilinde doğmuş ünlü Uygur tababet bilgini, hekim ve eczacı. Devrinin Xinzhu valisi onun tedavilerinden memnun kalmış, valinin beğenisini kazanmış ve ona ? (Li) soyadı hediye edilmiştir. Onun “Yabancı Ülkelerin Bitkisel İlaçları” adlı 6 ciltli dev eseri bulunmaktadır. Bu eserde bahsedilen ilaçların önemli bir kısmı (Denenmış Bitki İlacları ve Bitki İlacları Kamusu ) adlı kitaplarda tanıtılmıştır. Çinli araştırmacı Fan Xingjun bu eserlerden yararlanarak tekrar “Yabancı Ülkelerin Bitkisel İlaçları” adıyla bir kitap yazmış ve 124 çeşit bitki ilacı dahil etmiştir. (22)Canbaşlak (Şirahan) : M.S.VIII. yüzyılda Batı Diyarlarından Tibet’e teklifle getirilen Çerçan ‘lı Uygur hekimdir. O Lasa’da yaşadığı süre içinde Tibetli hekimlere Uygur Tababetini öğretmiş aynı zamanda “Canlı Beden Ölçüleri” ve “Ceset Çizgilerinden Örnekler” adlı iki ünlü tıbbi eseri yazmıştır. Bu eserler Tibetlilerin 4 ciltli tıbbi lügatına dahil edilmiştir. (23)Saoşiyavkuy : Türkistan Öretöpe Hanlığında (Samarkand etrafı) Dokuz Cavup Uygurlarındandır. Tang Hanedanının Kay Yuan yılları (713-741 ) Chang An’daki padişah sarayına teklif edilmiş ünlü müzisyen, besteci, akustika bilgini ve müzikli tedavi hekimidir. (24)Turfan koleksiyonu Uygur tababetini araştırma açısından çok önemlidir. Halk tababetinin daha gelişmiş bir numunesi olan Uygur tababetinin birçok noktalardan kıymetine payan yoktur. Medeni sahada Moğol İmparatorluğuna hocalık yapan Uygurlar kuvvetli bir tababete sahiplerdi ve bunu etrafa yaymışlardır. (25)Tarihi kayıtlara gore, Moğolların Çin´in orta düzlüklerine gotürdüğü Uygur hekim ve eczacıların sayısı ikiyüzü geçmiştir. Onların çoğu hekim sıfatıyla Moğol ordusunun herhangi birliklerinde çalışmış hatta bazıları hükümdar kuruluşlarında görev alarak hizmet etmiştir.hakimiyeti devrinde büyük etkinlikleri olan ünlü Uygur hekimleri ve tıp bilginleri : Nizer : Moğol kraliyet hastanesinin baş hekimi, harciye uzmanı Yuçuriş Kaya : Ordu hekimi Bulmiş oğlu Aşu : Kalp ve sinir hastalıklar uzmanı Çakay : Kraliyet hastanesinin baş hekimi Maynu : 1308-1311 yılları kraliyet hastanesi ve eczanesinin sorumlusu. 36 ciltli Uygur Reçteleri adlı eserin yazarı. 1312 ‘de Kraliyet Teftiş Kurulu Başkanı Tarım : Kral Yuan Qing Zong ( Timur 1294-1307 ) ve Yuen Shun Di (Olcaytu Han 1333 -1368 ) ‘nin ozel doktoru, kraliyet hastanesi ve eczanesinin sorumlusu Sadırm : Büyük tıbbi bilgin. 15 ciltli “Bambu Ağaçlı Sarayda Denenmiş Reçeteler” adlı eserin yazar. Koskoy : Beslenme uzmanı Kral Yuan Qing Zong (Timur 1294-1307 ) ve Yuen Shun Di (Olcaytu Han 1333-1368) devrinde kraliyet misafirhanesi sofra sorumlusu. Üç ciltli Yemek Hazırlama Desturu adlı eserin yazarı (26)Yuen Hanedanı (1206-1368 ) devrinde yaşamış yazar Tao Zongyi ‘nin “Jiu Bing Geng Lu ” adlı eserinde, bir Uygur hekiminin komşusunun şiddetli başağrısını teşhis ederek ameliyatla kafatasını açıp kurdu çıkardığından bahsetmiştir. (27)tababetinin son bin yıllık tarihine baktığımızda. Eski Yunan filozofu Aristo’nun (M.Ö. 384-322) felsefesini islam düşüncesiyle uzlaştırmaya çalışan, Aristo ‘nun ardından İkinci Öğretmen olarak bilinen büyük Uygur bilgini, Farabi ‘nın ( 870-950 ) orta çağ tababetine olan katkısını dile getirmeden geçmek mümkün değildir.Asıl adı Ebu Nesir Muhammed bin Uzluk bin Tarhan olarak bilinen Farabi, 870 ‘de Türkistanın Farab-Utrar-Cevher kentinin Vasi quot kalesinde Mani dinine inanan bir Dokuz Oğuz Dokuz Uygur komutan ailesinden dünyaya gelmiştir. 893 ‘deki Talas – Farabı Balasağun savaşında Samanilar Hanlığı’na esir düşen 15 bin kişiyle birlikte ailece İslam dinini kabul etmek zorunda kalmıştır. (28)Farabi din, metafizik, evrenbilim, mantık, doğa bilimleri, ahlak, astronomi, kimya, müzik ve tıp alanlarında “İhsaü´l Ulum” (İlimlerin Sayımı), “El Medinetül Fazıla” ( Erdemli Kent ), “Tehsilü´s Saade ” (Mutluluğu Kazanma), “Kitap Cemiyul Menteke ” (Büyük Mantık Kitabı), “Kitabul Musikul Kebir”, “Delilik Hakkında”, “Uzuvların Hizmeti Hakkında “, “İşitme ve Görme Hakkında”, “Ruh ve Can Hakkında”, “Fikir ve Akılın Evrimi”, “Hekimlerin Nitelikler”, “Kimya İlminin Zerururiyet”, “İnsan Vücudu Hakkında ” gibi 160 ‘ı aşkın eser yazmış, bu eserlerin birçoğu değişik dillere çevrilmiştir. (29) Farabi 950 tarihinde Suriye Şam ‘da vefat etmiş ve Bebes Seğir adlı kale kapısının yanında defnedilmiştir. Büyük tıp bilgini İbn Sina (980-1037) ‘nın doğa felsefesi ve tıbbi teorileri, İpek Yolu boyunca ortaya çıkan Uygur felsefesi ve tababet gelenekleri ile bağlantılıdır. Onun Dört Zat teorisi Uygurların ve Farabinin alemin yapısı hakkındaki felsefelerinin etkisiyle şekillenmiş de olsa, nabız teşhisi konusundaki bazı teorileri Uygurlar aracılığıyla bütün Orta Asya’ya yayılmıştır. Onun teşhis yöntemleri Uygur tababetinin etkisinde somutlaşmış ve bununla birlikte El Kanun Fit Tıb, Danışname, Eşşifa gibi değerli eserleri Uygur bilginleri ve hekimleri arasında büyük intibalar yaratmıştır. El Kanun Fit Tıb, XI. Yüzyılda yaşamış Uygur hekimi İmamuddin Keşkeri tarafından Uygur diline çevrilmiştir. El Kanun Fit Tıb, temelinde hazırlanan Kanunçe1961 ‘de Yusuf Hacı Keşkeri tarafından Uygurca olarak yayınlanmıştır. (30)Ünlü Arap filozofu Ömer Ferruh’un “İki Farabi” adlı eserinde, Farabi Aristo’dan sonraki İkinci Öğretmen, İbn Sina ise Farabi’den sonraki İkinci Farabi olarak nitelendirilmiştir. (31)Farabi ‘den sonra Kaşgar Medrese-i Saciye’de yetişmiş ünlü Uygur bilgin ve müdderislerinden İmamuddin Kaşgari, Muhammad Binni Reşididdin Ali Kaşgarı, Ebul Feyzi Muhammad ibn Hüseyin Beyhiki (996-1039) Uygur Tababetinin gelişmesine büyük katkı sağlamışlardır. (32Uygur Tababeti, batı tıbbından farklı bir felsefe sayesinde Vitiligo (Samyeli) hastalığı gibi tedavisi zor birçok hastalıkta büyük yeniliklere damgasını vurarak tıp dünyasının dıkkatini çekmektedir. Kursi İmsak, Kursi İpar gibi etkili ilaçları 1997’den itibaren Amerika, Japonya ve Singapur piyasasında yerini almıştır. Uygur tababetine ait 202 çeşit ilaç Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Farmakopisince (İlaç Rehperi) resmen onaylanmıştır. 1987’de Hotan şehrinde tesis edilmiş Uygur Tababeti Fakültesi nden 1998 itibarıyla 520 öğrenci mezun olmuştur. Uygur Tababeti klinikleri tüm Uygur yurtlarında faaliyetini sürdürmektedir. Son zamanlarda, Çin in Beijıng, Guangdong, Yunnan, Sichuan, Gansu bölgelerinden gelip yalnız Hotan’daki Uygur Tababeti kliniğinde tedavi görenlerin sayısı 500–600 kişi; Amerika, Japonya, Singapor, Kazakistan ve Kırgızistan gibi ülkelerden gelenlerin sayısı ise 200–300 kişiye ulaşmıştır.Günümüzde de Uygur Tababeti hala etkinliklerini korumaktadır.
XVI.Yüzyılın önceki yarısında (1520-1533) Yarken Saidiye Hanlığı devrinde yaşamış Uygur hekimi Sultan Ali tarafından Fars dilinde kaleme alınmış, sonradan Sultan Seyid Bahadır Han ‘nın emriyle Çağatay Uygurcasına çevirilen Uygur tababet ilminin tedavi desturu olan dev eser Desturul İlac aradan 500 sene sonra Hacı Muhammet Bakı Alım tarafından çağdaş Uygur dilinde yayınlanarak (A4 format 558 sayfa) Uygur hekimlerinin yararına sunulmuştur. (33)Klinik çalışmalar açısından bakıldığında, Doğu Türkistan (Uygur Özerk Bölgesi )çapında devlet izniyle faaliyet gösteren Uygur Tababet şifahanelerinin sayısı 38 ‘i bulmuş yatak sayısı da 1173 ‘e ulaşmıştır. (34) Uygur tababetinde kullanılan 202 çeşit bitkisel ilaç Çin Halk Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı Farmakopi Komitesi tarafından onaylanmış ve 7 Mayıs 1998 tarihinde Çin Halk Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığının İlaç Standartı Uygur Tababeti İlaçları bölümünde ilan edilmiştir. (35)Uygur tababet eğitimi de devletin resmi makamlarınca tanınmıştır. Uygur dilinde tedrisat yapılan, yabancı dil olarak Ordo dili öğretilen ilk Uygur Tababet Fakültesi 1987’de Hoten Eyaletinde tesis edilmiştir. Şu an 520 öğrenci bulunmaktadır. (36)Çin Tıp Ansiklopedisi Uygur Tababet Kamusu üç cilt olarak, Uygur Özerk bölgesi Halk Sehiye Neşiriyati tarafından 1991 ‘de Urumçi ‘de yayınlanmıştır.Kaynaklar :
(33) Hekim Sultan Eli: Desturul İlac, Neşirge teyyarliğuçi Haci Muhammet Baki Alim 3. ve 4. bet ” Uygur Özerk bölgesi ” Pen Tehnika Sehiye Neşriyati Urumçi 1999
(3) (15) (25) Dr. A. Süheyl Ünver: Uygurlarda Tababet, T. C. İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü Say. 3, 13, 15 s.
(4) Abdukayyum Hoca, Tursun Ayup ve Israpil Yusup: Kadimi Uygur Yazma Yadigarlikliridin Tallanma, Uygurca 331 bet. Uygur Özerk bölgesi Helk Neşiriyati 1984 Urumçi
(5) (6) James Churchward: The Children of Mu, The Sacred Symbols of Mu, 147 p. Brotherhood of Life, Albuquerque, New Mexico, USA – 1987
(7) (9) (10) (28) (29) (30) (31) Prof. Dr. Abduşükür Muhammet İmin: Ğarbi Yurt Taşkemir Seneti, Uygurca 140, 167, 182, 184, 130, 167,161 betler. Uygur özerk bölgesi Helk Neşiriyati 1998 Urumçi
(8) (13) (14) İsmail Tömüri: İdikut Uygur Medeniyeti, 382, 379, bet. ( Uygurca ) ” Uygur ” Helk Neşiriyati 1998 Urumçi
(10) Yusuf Has Hacip: Kudatgu Bilig, Uygurca 260 bet. Milletler Neşiriyati 1984 Beijing
(11) Uygur Tibabitinin Kiskiçe Tarihi, Uygurca 1. bet, X.U.A.R. Sehiye Nazariti Uygur Tibabiti Tetkikat İşhanisi Tüzgen, 1983 Mart Urumçi
(12) (16) (17) (19) (20) (26) (27) (32) Abliz Muhammet Sayrami: Uygur Medeniyet Senetige Dair İlmi Makaliler,Uygurca 122,130, 123, 127 betler. Uygur ..Helk Neşiriyati 1999 Urumçi
(18) Prof. Dr. Abduşükür Muhammet İmin: Uygur Tibabetçiliginin Kiskiçe Tarihi Tesviri, Uygurca ). Keşker Pidagokika İnistituti İlmi Jornili 1984. Yıl 3. San
(19) Abliz Muhammet Sayrami: Uygur Medeniyet Senetige Dair İlmi Makaliler, Uygurca Uygur Helk Neşiriyati 1999 Urumçi
(21) (23) (24) Abliz Muhammet Sayrami: Sui ve Tang Hanedanleride Ötken Meşhur Uygur Tarihi Şehsler, Uygurca 112, 121, 122 bet Uygur Helk Neşiriyati 1999 Urumçi
(22) Fan Xingjun: Lishun ve onun Yabancı Ülkelerin Bitkisel İlacları Hakkında Araştırma, Guang Dong Geleneksel Çin Tıb Dergisi 1958 yıl 7. ve 8. sayılar?
(24) Zhao Xiqian : Saoşiyavkuy ‘nün Tedavi Yöntemi, Urumçi Keçlik Giziti, 2 May 1985
(26) Abliz Muhammet Sayrami, Abdurazak Tohti: Yuan Hanedanında Ötken Meşhor Uygur Şehisler, Uygurca 55, 56 bet Xinjian Helk Neşiriyati 1991 Urumçi
(34) (36) Mariye Sakim: Traditional Medicine of Uighur Tribe, 89-90-1999
(35) Çin Halk Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığı İlaç Standartı Uygur Tababeti İlaçları Bölümü, Uygur Özerk bölgesi Pen -Tehnika Sehiye Neşiriyati Urumçi 1999 http://www.uyghurnet.org/uygur-turklerinde-kadim-ve-gelene…/
Işık, İbn Tufeyl’in “Hayy bin Yakzan”ındaki deyişi ile “nûr” Doğu’dan yükseldi. Tüm semavi dinler o coğrafyadan çıktı; insanlığın ve medeniyetin tohumları orada atıldı. Doğu derken Batı merkezli bir tabir olan Uzakdoğu’dan söz etmiyoruz. Sonradan adı İslam coğrafyası ve düşünürleri de İslam düşünürleri olarak adlandırılacak olan bölgedir kastımız.
İslam kültürü, tüm dünyanın onlardan yüz çevirmesine neden oldu. Halbuki onlar “Arif olanın dini yoktur, hiçbir şeyle kayıtlanamaz” (İbn Arabi) diyecek kadar arif, cesur ve hatta İslami deyişle küfürbazdılar.
Biz de dâhil tüm dünya yüzünü Batı’ya dönmüş, aklın ışığını ve hakikati orada ararken; Batı’nın filozofları bu isimleri okumakla, idrak etmeye çalışmakla meşguldü. Kimler yoktu ki onları mihenk, onlardan feyz alanlar arasında; Descartes, Spinoza, Hume, Goethe, Bacon, Leibniz, Schopenhauer, Kant, Schiller ve niceleri…
İslam coğrafyasından çıkmış olmaları onların hanesine hep eksi olarak yazıldı bu topraklarda. Oysa aklı ve imanı yüreklerinde buluşturan “aymış”lardı onlar. İşte insanlığa miras bıraktıkları en büyük eserleriyle dünya düşünce tarihine yön veren Doğulu 13 düşünür.
1. Hallac-ı Mansur (858 – 922), Kitab-üt Tavasin
Şeriat, tarikat, marifet, hikmet kapılarından geçti; hakikate ulaştı. Tanrının varlığını o kadar hissetti ki, onun içinde eridi; “En-el hak” (Ben tanrıyım) dedi. Tanrının ya da başka bir deyişle “mutlak varlık”ın kişide vücut bulduğunu ve kişinin varlığının tanrının –mutlak varlığın- varlığı içinde yok olduğunu söyledi; vahdet-i vücut inancıyla esrikti.
Softalar onu küfürle, tanrıya şirk koşmakla suçlayıp işkenceyle katlederken o; “Yarabbi canımı alan bu kullarını bağışla. Çünkü onlar senin bana gösterdiğin sırlardan haberdar değiller, senin bana gösterdiklerini onlar göremezler, bilemezler” diyecek kadar “âli”ydi.
Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Arabi, Pir Sultan Abdal, Mısri; onun düşünceleriyle, inancıyla yoğruldu. Ardında “Kitab-üt Tavasin” gibi yürek ferahlatan önemli bir eser bıraktı ancak en önemli eseri elbette hayatıydı.
2. Farabi (870 – 950), Kitabu’l-vahid ve’l-Vahde
Adı, Türkistan’ın Farab şehrinde doğduğundan Farabi’ydi. Aristo’yu, Platon’u, Zenon’u okuyup yorumlamıştı. Aklı, ilmin ve inancın merkezine koydu; inançla usu uzlaştırmaya çalıştı. Felsefe, matematik, fizik ve musikiyle uğraştı. Bilimi; fizik, matematik ve metafizik olarak üçe ayırdı.
Batılı bilim adamları onun bu sınıflandırmasını ancak 13. yüzyılda kabul edecekti. Sesin titreşimlerle yayıldığını, havanın iletken olduğunu ilk o yazdı. Usçuydu; erdemin temelinde bilgi olduğunu savladı. Cevher (töz), zaman ve boşluk üzerine kapsamlı tezler yazdı. Yapıtlarıyla bugün dahi düşün çevrelerinde “Doğu’nun Aristoteles’i” olarak kabul edilir.
“Hiçbir şey yoktan var olmaz ve hiçbir şey vardan yok olmaz” diyerek materyalizmi özetleyen kimyacı Lavoisier’den yedi asır önce; “Hiçbir şey kendiliğinden yok olmaz, böyle olsaydı, var olmazdı” dedi.
Henüz dilimize çevrilmemiş olan “Kitabu’l-vahid ve’l-Vahde” adlı eseri; mantık, epistemoloji ve ontolojiye ilişkin düşüncelerini bir araya topladığı, başından sonuna “bir” ve “çok” kavramını ele aldığı en önemli eserlerinden biridir.
3. İbn Sina (980 – 1037), Tıp Kanunu
Hekimdi. İslam dünyası ona “eş-şeyhü’r-reîs”, yani “baş üstat” dedi. Felsefe, tıp, edebiyat, aritmetik, geometri, mantık ve fizikle uğraştı. Ontoloji ve psikoloji üzerine önemli çalışmalar yaptı. Epistemoloji ve ontoloji üzerine önemli eserler verdi. Ortaçağ karanlığında eserleri Latince ve İbraniceye çevrildi. Elementler ve mekanik üzerinde çalıştı; Aristo’nun Hareket Teorisi’ni eleştirdi.
Fizik çalışmaları, yeniçağ mekaniğine öncülük etti. Pek çok dalda önemli eserler verdi ancak en büyük eseri Batı ülkelerinde 16, Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan “el-Kânûn fî’t-Tıb” (Tıp Kanunu)’dır. Beş kitaptan oluşan ansiklopedik eserde anatomiden cerrahi yöntemlere, ilaç yapımına ve tedavisine çağını aşan çok önemli bilgiler yer alır.
4. Gazzâlî (1058 – 1111), El-Munkız Mine’d-Dalâl
Ömrü boyunca hakikati aradı. Bu uğurda her şeyi ama her şeyi sorguladı; felsefeyi, varlıkları, inancı, tanrıyı, aklı ve elbette kendisini. Öyle ki bir dönem neredeyse aklını yitirecek noktaya geldi; bunalıma girdi ve dış dünyayla irtibatını kesti.
Septikti; her şeyden, kendinden bile şüphe ediyordu. Yunan septikler Protagoras ve Gorgias’ı biliyordu. Hakikate, mutlak bilgiye ulaşmaktaki tutkusu onu zaman zaman küfre, zaman zaman tasavvufa yaklaştırdı. Kendi varlığından dahi şüphe ettiği noktada, -tıpkı Descartes gibi ama ondan yaklaşık 500 yıl önce- “Onun varlığı açıktır. İnsanın kendi varlığına dair hiç şüphe yoktur. İrade ediyorum, demek ki varım” dedi.
Pek çok kitabı Batılı düşünürler tarafından 12. yüzyıldan önce Latinceye çevrildi. Bunlardan en önemlisi “el-Munkız Mine’d-Dalâl”dir; Descartes’ın “Metot Üzerine Konuşmalar” adlı kitabı bu eserle büyük benzerlikler içerir.
5. İbn Tufeyl (1106 – 1186), Hayy Bin Yakzan
Hekim, hukukçu ve filozoftu. Felsefe, tıp, matematik, astronomi ve edebiyat dallarında oldukça iyi bir eğitim aldı. İbn Sina’nın en önemli eserlerinden biri olan “Hikmeti Meşriki”nin devamı niteliğindeki “Hayy Bin Yakzan” adlı kitabı, İbn Bacce ve İbn Rüşd’le birlikte Endülüs’ün en büyük üç filozofu arasına girmesini sağladı.
“Nur” yani “aydınlanma” felsefesini anlattığı “Hayy bin Yakzan”da Tufeyl, vahiyci tanrı anlayışının yerine aklın ve sezginin bildirdiği tanrıyı koydu. 16. asırda yaşanan Aydınlanma Çağı’ndan yüzyıllar önce aydınlanma felsefesini anlattı. İnsanın merak, keşif, kavrama ve bilgelik evrelerinden sonra hakikate ulaşacağını; tanrının varlığını bu noktada kalben olduğu kadar aklen de kanıtlayabileceğini savladı.
Daniel Defoe’nun “Robinson Crusoe”su ve Rousseau’nun “Emile”i, Latinceye ve pek çok Batı diline çevrilen “Hayy bin Yakzan”la büyük benzerlikler taşır. Hatta “Robinson Crusoe”da neredeyse yalnızca isimler değiştirilmiştir.
6. Feridüddin Attar (1136 – 1221), Mantıku’t Tayr
Eczacıydı, lokmandı. Yaşadığı mistik bir olay nedeniyle varını yoğunu fakirlere dağıtıp yollara düştü. Kendini ilim, irfan ve ibadete adadı. Mevlana’nın üstadıydı. Eserleri Arapçaya, Fransızcaya ve İngilizceye çevrildi.
En önemli eseri, hakikat arayışını kuşların dilinden anlattığı 4724 beyitlik “Mantıku’t Tayr”, tasavvuf edebiyatının köşe taşıdır. Hakikate ulaşma yolunda kemale eren “simurg” yani “otuz kuş”u anlattığı eserinde, vahdet-i vücud inancını alegorik bir şekilde anlatır.
7. İbn Rüşd (1126 – 1198), Aristo Şerhleri
Aristo’nun İslam coğrafyasındaki sözcüsü ve yorumlayıcısı olan Rüşd, yaklaşık 30 yıl boyunca Aristo’nun eserleri üzerinde çalıştı. Ulaşamadığı “Politika” dışında, filozofun tüm eserlerini Arapçaya çevirdi. Aklı imandan, bilgiyi vahiyden üstün tuttu. Her şeyin akıl ile anlaşılabileceğini öne sürdü.
Düşünceleri, yazdıkları ve çevirdiği kitaplar nedeniyle uzun yıllar gözetim altında tecrit hayatı yaşadı. İslam felsefesiyle Aristo’nun mantık kuramını bağdaştırmaya çalıştı. Batı, Aristo’yu onun şerhlerinden Latinceye çevirip okudu; Aristo’nun o büyük mirasını onun sayesinde keşfetti. Düşünceleri özellikle Hıristiyan skolastik gelenekten olan Thomas Aquinas tarafından oldukça benimsendi.
8. Sühreverdi (1155 – 1191), Akl-ı Sorh
Hallac-ı Mansur’un ve İbn Sina’nın düşüncelerini benimsedi. Tıpkı diğer düşünürler gibi Anadolu ve Suriye’yi dolaştı; dinleri ve inanışları inceledi. İşraki (aydınlanma) felsefesinin kurucusuydu. Tasavvuf ehliydi, Platon gibi sezgiciydi.
Bildiklerini ve düşündüklerini her yerde hiç korkmadan dillendirdi; bu uğurda hapis yattı, 36 yaşında zindanda öldü. Ardında mantık, tabiat, ilahiyat ve felsefe üzerine pek çok önemli eser bıraktı. Akl-ı Sorh (Kırmızı Akıl)’da aydınlanmayı, aydınlanmadan önceki pişmeyi, kâmil olmayı anlattı…
9. İbn Arabi (1165 – 1240), Fusus’ül Hikem
Yaşadığı dönemin ve coğrafyanın en büyük filozoflarından biri olan İbn Rüşd ile görüştüğünde 17 yaşındaydı. Bilginin yalnızca akıl yoluyla elde edileceğini savlayan İbn Rüşd’ün düşüncesinde bir noksanlık olduğunu daha o yaşlarda fark etti. İnsan bazı şeyleri sezgi yoluyla, kalbi olarak biliyordu. Akli bilgiler; duyular ve deneyim yoluyla elde ediliyordu ama bazı bilgiler vardı ki aşkındı, ‘a priori’ydi (doğuştan).
Yalnızca kendi halkını etkilemekle kalmadı; felsefesi Endülüs’ten Yeni Delhi’ye, Hicaz’dan Kırım’a geniş bir coğrafyaya yayıldı. “Vahdet-i vücud” öğretisine inanıyordu. Varlığın birliği onun felsefesinde öyle bir hal almıştı ki, Yaradan ile yaratılan arasında neredeyse fark kalmamıştı. İnsanın tanrının bir parçası olması ve tanrıyla yani özüyle bütünleşmesini dillendirmesi softalar tarafından küfür olarak görüldü ve çok eleştirildi.
Ama o “Fusus’ül Hikem” yani “Hikmetlerin Özü” eseriyle öyle bir mertebeye ulaştı ki, “Ebu Ekber” sıfatını aldı. Bugün İbn Arabi Derneği; Oxford’dan Sorbonne’a, Harvard’dan Stanford’a ve Cambridge’e dünyanın en önemli üniversitelerinde oldukça kapsamlı çalışmalar yapıyor. Batı; Arabi’yi keşfetmeye, anlamaya çalışıyor.
10. Yunus Emre (1241 – 1320), Risaletü’n Nushiyye
Hacı Bektaş-ı Veli’nin kapısında feyz aldı, Mevlana’yla tanıştı. Taptuk Emre’nin dergâhına 40 yıl boyunca dümdüz odunlar taşıdı. Yetmedi yollara düştü; tüm Anadolu’yu, İran ve Azerbaycan’ı dolaştı. Hem dolaştı, hem söyledi.
Öz Türkçeyle, halkın anlayabileceği dilde de şiirin en alasının yazılabileceğini tüm dünyaya gösterdi. Bilgisi, tefekkürü, tevazusu ve zekâsıyla dinler ve mezhepler üstüydü “Miskin Yunus”, “Bizim Yunus”. Tasavvuf ehliydi. “Risaletü’n Nushiyye” (Nasihatler Kitabı) adlı mesnevisinde; ruh, nefis, kanaat, gazap, sabır, haset, cimrilik, akıl gibi konulara ilişkin düşüncelerini anlattı.
11. Hacı Bektaş-ı Veli (1209 – 1271), Velayetname
Rum diyarını, Anadolu’yu, Elbistan’ı dolaştı. Bu uzun yolculuğu sırasında tanık olduğu; Yesevilik, Melamilik, Batınilik, İsmaililik, Ahilik, Babailik, Mevlevilik, Kalenderilik gibi dönemin inanç ve anlayışlarını yakından inceledi ve Bektaşilik inancı ve felsefesini ortaya koydu.
Öğretisinin merkezine hümanizmi yerleştirdi. Tanrıdan korkmayı değil onu sevmeyi öğütledi. Mutasavvıftı; insanlık, iyilik, adalet, hürriyet, eşitlik ve çalışkanlık üzerine temellendirdiği felsefesiyle tüm varlıkları kucakladı. “Velayetname” adlı; hayatını, yaşadığı dönemi ve insan ilişkilerini hikâyeler yoluyla anlattığı eseri, insanlığa engin nasihatler içerir.
12. İbn-i Haldun (1332 – 1406), Mukaddime
Tarih felsefesinin, sosyolojinin ve iktisadın babasıydı. “Mukaddime” ve “Kitabu’l İber”de dünya tarihini ve geleceğe ilişkin tarihsel teorilerini anlattı. Osmanlı’nın yükseliş ve çöküşünü adeta betimlediği bu eserler, Osmanlı paşaları ve ulemaları arasında büyük ilgi gördü.
Sosyolojinin temel prensiplerini Batılı bilim adamlarından yüzlerce yıl önce ortaya koydu. Tespitleri ve öngörüleri; Machiavelli’den Rousseau’ya, Comte’tan Spencer’a pek çok önemli düşünürün fikirlerini şekillendirdi.
Sosyoloji, siyaset bilimi, tarih, iktisat, eğitim ve hukuk alanlarında önemli eserler verdi. Eserleri arasında “Mukaddime”; bugün dahi tüm dünyada siyaset, sosyoloji, tarih ve iktisat alanlarındaki en önemli yapıtlardan biridir.
13. Fuzuli (1483 – 1556), Leyla ile Mecnun
Kendini öyle hiçledi ki; “Fuzuli” mahlasını kullandı, Muhammed Bin Süleyman. Doğanın dilini çözmüştü; öyle ki kendisini suyun, ağacın, hayvanın başka bir şekilde vücut bulmuş hali olarak görüyordu. Tanrı, doğa, insan bir bütündü. Panteistti. Her şey tek bir “öz”de, tek bir “hakikat”te birleşiyordu.
Evrendeki her şey “aşk”tı, aşktan ötürüydü, aşkla varoluyordu. Elbette kastettiği karşı cinse duyulan değildi; varlıkların özündeki aşktan bahsediyordu o. En önemli eseri “Leyla ile Mecnun”da kavuşamamak olarak nitelendirdiği aşkı yazdı. Yüzyıllar sonra Schopenhauer, en önemli eseri “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya”da; Fuzuli’nin aşk dediği şeye “istenç” diyecekti.
Not: Listeye Mevlana’yı neden almadınız diye sorduğunuzu duyar gibiyiz. Efenim ismi lazım değil, birileri Mevlana’yı o kadar çok yazdı ki, hırkasından değneğine her şeyini biliyoruz mübareğin. Yeniden yeniden anlatıp sizi sıkmayalım dedik.
Kaynak : listelist.com
Bu merikige, yaponiyening tokyoni öz ichige alghan kanto rayoni we bashqa sheher-ölkiliride yashawatqan uyghurlar, we ularning a’ile tawabi’atliri, shundaqla ana yurtimizdin tughqan yoqlash, sayahet qatarliq sewebler bilen yaponiyege kelgen méhmanlar bolup jem’iy 300 ge yéqin kishi ishtirak qildi.
2012-yili 3-ayning21-küni yaponiyening tokyo shehiride noruz teshkillesh hey’etlikining orunlashturushi bilen özimizning uyghur en’enisi boyiche noruz tentenisi ötküzülgen idi. Mana bu yil yaponiye noruz tentenisi özining 6-yilliq shanliq sehipisini kütüwaldi. Noruz tentenisining mezmuni yildin-yilgha mukemmelliship, yashlirimiz we perzentlirimizge bolghan terbiyiwi ehmiyiti barghanséri küchiyishke, qatnishish adem sanimu yildin-yilgha köpiyishke bashlidi.
Yaponiye noruz tentenisi ning asasliq meqset muddi’asi,
(1) ejdadlirimizning bizge qaldurup ketken en’eniwi miras (noruz) lirigha warisliq qilish;
(2) ana tilimiz, ana medeniyitimiz we güzel örüp adetlirimizni saqlash we uni béyitish;
(3) aliy mektep toluq kursi, magistir we doktorluqni tamamlighan qérindashlirimizni tebriklesh; Yéngidin bashlan’ghuch mektepke kirgen omaq perzentlirimizni tebriklesh we ilham bérish;
(4) yaponiyedek riqabet intayin keskin bolghan pen-téxnika dölitide, yil boyi öginish, tetqiqat we xizmettin bash kötürelmey köp charchighan qérindashlirimizgha harghinliqni untup öz-ara didarlishish we mungdishish pursiti yaritip bérish;
(5) bayram xushalliqidin ortaq behrimen bolushlardin ibarettur.
Yaponiye noruz tentenisi, yaponiye uyghur noruz uyushmisining (qisqartilmisi:JUN) ning yétekchilikide, her yili yaponiye noruz akadémiye yighini (2017-yilliq yaponiye noruz akadémiye yighini 3-ayning 11-küni tokyoda ötküzüldi. Bu yighinning tepsilatini bu yerdin körüng) gha ulishipla ötküzülüp kélinmekte.
Intayin qaynam-tashqin, qizghin keypiyatta ötküzülgen bu yilliq yaponiye noruz tentenisi, yaponiyede öginish, tetqiqat, xizmet we perzent terbiyilesh bilen charchighan, ana yurtini chin yürikidin séghin’ghan qérindashlirimizning chiraylirigha tebessum, köngüllirige shatliq élip keldi.
Bu yilliq noruz tentenisidimu yillardikige oxshash kolléktip xor, milliyche we zamaniwi naxsha-usul, shundaqla omaq perzentlirimizning orunlishidiki serxil sen’et nomurliri sehnige élip chiqilip, qérindashlirimizgha weten söygüsini eslitishtin bashqa, rohi jehettin medet we jasaret béghishlidi, perzentlirimizge bolsa milliy kimlikimizni tonush pursiti ata qildi.
Mark Twain wurde am 30. November 1835 in Florida (Missouri) geboren. Sein eigentlicher Name ist Samuel Langhorne Clemens. Der Vater starb 1847 und Twain mußte im Alter von zwölf Jahren die Schule abbrechen und begann eine Lehre als Schriftsetzer. Mit 17 Jahren ging er nach New York, dann nach Philadelphia, wo er die ersten Reiseskizzen schrieb.
Von 1857 bis 1860 war er Lotse auf dem Mississippi, nahm am Sezessionskrieg auf der Seite der Konföderierten teil und war 1861 Silbersucher in Nevada. 1864 lebte er in San Francisco, 1866 als Reporter auf Hawaii und 1867 als Reisender in Europa und Palästina. Er gründete einen Verlag, mußte aber 1894 Konkurs anmelden und ging auf Weltreise, um mit Vorträgen seine Schulden abzutragen.
Mark Twain starb am 21. April 1910 in Redding (Connecticut).
Werke u.a.
1869 Die Arglosen im Ausland (dt. 1875)
1876 Die Abenteuer Tom Sawyers (dt. 1876)
1881 Prinz und Bettelknabe (dt. 1956)
1883 Leben auf dem Mississippi (dt. 1890)
1885 Abenteuer und Fahrten des Huckleberry Finn (dt. 1890)
1889 Ein Yankee am Hofe des König Artus (dt. 1923)
1894 Querkopf Wilson (dt. 1923)
ANZEIGE
Deutsche und andere Geschichten
Als E-Book (Kindle)
Verlag Projekt Gutenberg-DE
Deutsche und andere GeschichtenDer große Humorist Mark Twain war ein Kenner und Liebhaber Deutschlands und der deutschen Sprache. In diesem Buch sind kurze Reportagen und Erzählungen aus Deutschland zusammengefaßt, dazu die Fortsetzung von Tom Sawyer und Huckleberry Finn, »Tom der kleine Detektiv«, und als besonderes Highlight Twains sehr gelungene Übersetzung des Struwwelpeter ins Englische, hier versehen mit den bunten Originalillustrationen.
The words of the first war correspondent to enter the city of Guernica, Spain, on 26th April 1937: Noel Monks
The German bombers that targeted the small town that day signalled a change in warfare: targeting the innocent. However, it also signalled a change in art too, enabling artists to connect with the suffering and to represent it in art.
In early 1937, Pablo Picasso had been commissioned to produce a work for the upcoming Exposition Internationale des Arts et Techniques dans la Vie Moderne at the World Fair in Paris. Picasso had begun the work but the bombing in Guernica changed his focus. After reading about the atrocity, he set to work:
On a mural sized painting, using a muted black, white and grey palette, Picasso produced what is undeniably one of the most compelling antiwar canvas in history. While working on this he said, “The Spanish struggle is the fight of reaction against the people, against freedom. My whole life as an artist has been nothing more than a continuous struggle against reaction and the death of art. How could anybody think for a moment that I could be in agreement with reaction and death? … In the panel on which I am working, which I shall call Guernica, and in all my recent works of art, I clearly express my abhorrence of the military caste which has sunk Spain in an ocean of pain and death.“
The pain and anguish of the victims is palpable in this work. The mother holding her dead infant howls helplessly to the sky; her head pulled back to an almost inhuman position. The screams are mirrored in the man on the right, engulfed in flames, Bodies lie crumpled underneath the ruins in distorted angles.
Despite its size, you can imagine the speed at which Picasso worked at this. It was completed in just 35 days!
Picasso was not the only artist to be affected by the atrocity. Philip Guston, born in Montreal, of Ukrainian Jewish parents and raised in Los Angeles, had recently been in Mexico working with another artist, Reuben Kadish on an anti-Fascist mural: The Struggle Against Terrorism.
Guston was horrified by the reports of the Fascist bombing and the work he produced recalled the Renaissance style through the use of the tondo and with the colour palette of reds and greens:
This painting, usually to be found at The Philadelphia Museum of Art, is currently part of the Royal Academy’s exhibition, American After the Fall and is entitled, ‘Bombardment’. The bombers deliver their deadly cargo centrally in the painting. The resulting explosion propels people and debris towards the viewer at an enormous speed. From the impact of the bomb, a charred figure is thrown sideways; his shadowy figure is ghost-like. At the top of the circle, a man, with flailing arms is sent skywards with nothing to stop his movement. As in Picasso’s work, Guston depicts a mother, dressed in green, unable to protect her naked infant from the explosion. She holds him in the pose of the Madonna.
At the bottom, a partially naked man lies in the pose that is reminiscent of Caravaggio’s depiction of the crucifixion of St Peter:
The figure clad in a red cloak, face covered with a gas mask completes the scene. Nothing was going to save these people from the atrocity, not the protection of the bricked tunnel they are in, the corrugated iron to the right, or the gas mask itself from the cavalcade of planes overhead.
Although not as famous as Picasso’s anti-war declaration, Guston’s view of Guernica is as powerful a statement as an artist can make in a bid to bring awareness and commemoration to a tragic event.
The following bibliography is a list of literature produced by Swedish missionaries in Xinjiang, China, between the years 1892 and 1938. In those days it was common to denote the region as Eastern Turkestan. The Swedish missionaries, too, used this name. They called the region Östturkestan (Eastern Turkestan) and referred to the Turkic language spoken by the oasis dwellers in this region östturkiska/ostturkiska (Eastern Turki), which later developed into what is today known as modern Uyghur. Missionary work among the Turkic-speaking Muslim people was conducted at three missionary stations set up in Kashgar, Yarkand and Yengi-Hisar. Efforts focused on the Chinese population took place at a station established in Hancheng, the “China-town” of Kashgar. The missionary activities included orphanages, schools, hospitals and, finally, also a printing office set up in Kashgar in 1912. In those days, the printing press at the Swedish printing office in Kashgar was the only place in southern Xinjiang where books were printed by means of modern equipment. The printing office continued with its activities until 1938, when the Swedish missionaries were forced to abandon their work and leave the area.
Most commonly the publications from Kashgar are referred to as Prints from Kashghar, which also is the title of a publication from 1991 by the prominent Swedish scholar Gunnar Jarring. In recent years the so-called Kashgar prints have gained recognition as a source of valuable and in many respects unique information about this region. While most of the books have a religious content, many publications also deal with other matters. From a scholarly point of view, the missionary publications contain important source material for those interested in linguistics, history, geography, and social matters. From a linguistic point of view, the publications provide important clues to the development of Eastern Turki into modern Uyghur.
As a result of a digitization project conducted at the Swedish Research Institute in Istanbul, a selected corpus of Kashgar prints from The Gunnar Jarring Central Eurasia Collection at this Institute has been digitized and will gradually be made available online. See also: Complete list of Kashgar prints to be found in the present collection.
http://www.jarringcollection.se/
The Gunnar Jarring Central Eurasia Collection
The Gunnar Jarring Collection of Central Eurasia publications consists of almost 5000 volumes – mostly printed books from the 19th-and 20th-centuries but also manuscripts, catalogues and maps as well as more than 3000 offprints, most of which were signed by their authors with dedication inscriptions to their colleague and friend, Ambassador or Professor Jarring. Besides the travelogues and related literature, linguistic treatises and dictionaries for a great number of languages can be found in the collection, as well as books on history, religion, literature and several other disciplines.
Parallel to his career as a top diplomat in the Swedish Foreign Ministry, Gunnar Jarring (1907–2002) entertained a life-long academic career devoted to the Turkic world in general and Eastern Turkestan in particular. A large part of his own private library consisted of publications on Central Eurasia, both from the region itself and from other parts of the world, not least the former Soviet Union, where Jarring was Ambassador from 1964 to 1973. All of the most well-known accounts of expeditions to Inner Asia can be found in this collection along with a great number of less known accounts, some of which are very rare and accessible at just a few or perhaps even no other libraries in the world.
The Collection of Central Eurasia publications from Gunnar Jarring’s private library was eventually handed over to the Royal Swedish Academy of Letters, History and Antiquities, which had the Ambassador among its fellows. In 2012, the year marking the 50th anniversary of the Swedish Research Institute in Istanbul (SRII), a decision was taken by the Academy to the effect that the collection was to be donated to this Institute, where Jarring had been a most engaged member both as president of the board of trustees, 1974–1978, and as co-editor of the SRII annual, 1976–1996. This donation from the Royal Swedish Academy of Letters, History and Antiquities is of crucial significance for the promotion of SRII as an international multidisciplinary research forum operating in a broad Eurasian perspective.
For different aspects of contemporary research building on the scholarly legacy of Gunnar Jarring, see the anthology Kashgar Revisited: Uyghur Studies in Memory of Ambassador Gunnar Jarring (2017), where the first chapter is about the Central Eurasia Collection inherited from his private library and his own last contribution to this collection: Birgit N. Schlyter, “From the Private Library of Gunnar Jarring and His New Eastern Turki Dictionary”. The chapter is available as PDF here.
The Gunnar Jarring Central Eurasia Collection is part of a digitization project with initial funding from the Swedish foundation Riksbankens Jubileumsfond (2011–2014). This project is conducted in cooperation with the Sven Hedin Foundation at the Royal Swedish Academy of Sciences and at a global level with the International Dunhuang Project (IDP) – a network for the coordination of databases for collections from the Eastern Silk Road. Rare and fragile manuscripts and printed matters as well as other objects, such as photos, maps and drawings in the Jarring Collection at the Swedish Research Institute in Istanbul (SRII) have been digitized for storage and presented on this website.
At present digitization and documentation work is being conducted on materials divided into three sections: Kashgar Prints, Travel Literature and Maps. By clicking on the options in the right column on the starting page of a section you will access works so far uploaded there.
Members of the Gunnar Jarring digitization project in Istanbul Project Manager: Professor Birgit Schlyter, Stockholm University
Research assistants: Patrick Hällzon, Ph.D. Cand. in Turkic Languages, Uppsala, & Azize Güneş, Master’s Student in Linguistics, Lund.
Webmaster: Azize Güneş (see research assistants above)
We want to express our gratitude to the Swedish foundation Riksbankens Jubileumsfond for an initial grant 2011–2014, and to Stockholm University and the Royal Swedish Academy of Letters, History and Antiquities for generous funding during our continued digitization and research work. We are also thankful to the Mission Covenant Church of Sweden’s archive in Stockholm (Equmeniakyrkan) for cooperation and technical support in the scanning process.
Sosyoloji’nin konularından birisi olan çatışma, her zaman ve her yerde, yalnız insanların değil tüm canlıların, yaşamlarını mücadele ederek korumaya ve kazanmaya yönelik olarak ortaya çıkan yıkıcı bir davranış modelidir. Bu nedenle çatışmanın önlenmesi gerekir. Çatışmanın sebeplerini ve ortaya çıkış biçimlerini bilmek çözüm yöntemlerini de beraberinde getirir. Zira her problem, kendi içinde çözümünü de barındırır. Bu yöntemlerden bir tanesi 5N1K’dır. 5N1K ile bir problem kısa zamanda amaca uygun bir şekilde çözümlenebilir. 5N1K şu soruları kapsar;
Ne / Neler (Hangi)
Ne zaman
Nerede
Niçin
Nasıl
Kiminle / Kimlerle
5N1K ile belirli bir çatışma çözümünü ele almadan önce çatışma ile ilgili kısaca şunları söyleyebiliriz; çatışma;karşıt iki durumun denk gelmesidir. Zıtlığın olduğu her yerde çatışma yaşanır. Güveni yok eder ve uyumu bozar. Tüm yaşam, insanlarla iletişime geçip ilişki kurarak sürer. Çatışmanın olduğu yerde ise ilişkiler zarar görür. Çatışma, kişinin kendisini eğitmesi gereken özel ve önemli konulardan birisi olduğu için bilhassa ele alınıp üzerinde çalışılması gerekir. Güvenli bir yaşam için çatışmalar çözüme ulaştırılmalıdır.
5N1K Yöntemine Göre Çatışma Analizi
Ne / Neler (Hangi) Konu(lar) Çatışmadır
Genel olarak çatışma konularını 3 maddede toplayabiliriz. Bunlar;
Tatmin edilmeyen ihtiyaçlar: İhtiyaç; sağlanmadığında yaşamı tehlikeye atacak olan her şeydir. İçinde soyut-somut faktörler bulunur. Ör; yemezsek açlıktan ölebiliriz, dinlenmezsek sağlığımızdan olabiliriz, dostlarımız olmazsa kendimizi yalnız hissedip depresyona girebilir ve yine hayatımızı riske atabiliriz vb. Bu kategoriyi bu şekilde değerlendirmek gerekir.
Kararsızlık: Kazan-kaybet algısı yaratır. Bir seçim dahilinde var olanı kaybetme durumunu ortaya çıkartır. Burada bir vazgeçiş söz konusudur. Bu nedenle karar vermek zordur. Belirsizlik özelliği taşıdığı için iki durum arasında sürekli bir kısır döngü halinde gidiş geliş yaşanır. Çözüm için; belirsizlikleri ortadan kaldırmak gerekir. Bunu yapabilmek için de seçmeye korktuğumuz şeyi, küçük bir kısmıyla sahaya çıkıp test etmek yeterlidir.
Egonun istekleri: Ego sadece ister. Kanaat etmez, memnun olmaz, hep kazanmaya odaklıdır. İhtiyaç fazlası olan her şey istektir. Ego da bunları ister. Ör; kazancımızın yetmesine rağmen daha fazlasını istemek, yaşadığımız evin kendimize ait olmasına rağmen daha pahalısını istemek vb. Burada kendimize şunu sormalıyız; “Buna ihtiyacım var mı? Olmazsa zor durumda kalır mıyım?” Eğer cevap ‘evet’ ise yapmayı, ‘hayır’ ise yapmamayı seçmek doğru davranış olur.
Ne Zaman Çatışırız: Yaşamımız tehlikeye girdiğinde, kazanç durumumuz risk altında olduğunda, güvenliğimizi tehdit eden bir durumla karşılaştığımızda çatışma yaşarız. Bu gibi durumlar söz konusu olmadığında çatışma nedenlerimizi sorgulamalıyız. Gerçek bir sebebimiz olup olmadığını tespit etmeliyiz.
Nerede Çatışırız: Duygusal, fiziksel ve zihinsel olarak çatışırız. Duruma göre değişir. Hangisinde tehdit algımız varsa orada çatışma meydana gelir.
Niçin Çatışırız: Kendimizi güvene almak amacıyla korumak ve / veya kazanmak için çatışırız.
Nasıl (Hangi) Yolla Çatışırız: Savaşarak ya da kaçarak çatışırız. Savaşarak çatışmanın varabileceği en üst nokta saldırganlıktır. Kaçarak çatışmanınki ise intihara kadar gidebilir. Her ikisi de tehlike arz eder. Yapılabilecek en iyi şey dengede kalmaktır. Bunun için de önce sakin olmayı öğrenmeliyiz.
Kiminle / Kimlerle Çatışırız: Bize zarar verdiğini düşündüğümüz herkesle çatışma yaşayabiliriz. Fakat bazen ilüzyona düşeriz; bu bizim yanılgımız olabilir. Bu nedenle gerçekten bize zarar verip vermediklerinden emin olmalıyız.
Özetle çatışma;
Tatmin edilemeyen ihtiyaçlar,
Kararsızlık yaşanan durumlar,
Egonun aşırı istekleri,
Yaşamımızın tehlike altında olması,
Kazancımızın riske girmesi,
Güvenliğimizin tehdit edilmesi gibi durumlar söz konusu olduğunda;
Bize zarar verdiğini düşündüğümüz herkesle,
Varlığımızı sürdürebilmek için,
Korumak veya kazanmak amacıyla,
Duygusal, fiziksel ya da zihinsel olarak,
Savaşarak ya da kaçarak çatışırız.
5N1K yöntemiyle yapılan analiz sonucu büyük problemi inşa eden alt etmenleri tespit etmiş olduk. Çatışmanın ortaya çıkması ve gerçek nedenleri özetlediğim maddelerdir ancak bizler deneyimleri olan insanlar olduğumuz için öğrendiklerimizin, üzerimizdeki baskısına göre çatışma yöntemlerimiz de birbirimizinkinden farklı olacaktır. Siz de çatışma analizine göre çatışma tarzınızı tespit edebilirsiniz ve sizi gerçekten rahatsız eden çatışmalarınıza son verebilirsiniz.
Çatışmaya son verebilmek için 5N1K’ya ek olarak altın anahtarlar;
Kimin sahnesinde rol alıyoruz? Kendi sahnemizde başrol, başkalarınınkinde figüran olabiliyor muyuz?
Kendi sahnemizdeki görev ve sorumluluklarımızı hakkıyla ve vaktinde yerine getirebiliyor muyuz?
Kendi hadlerimizi (hatlarımızı) ve haklarımızı bilip, sınırlarımızı çizip koruyabiliyor muyuz?
Önceliklerimizi görev ve sorumluluklarımıza göre belirleyip, zamanımızı bu akışa göre düzenleyebiliyor muyuz?
Yaşamımızda başrol olduğumuz alanlarda bulunan yetkiler bize mi ait?
Bu anahtarlar çatışma çözümüne büyük katkıda bulunurlar. Bu bilgilerin her birini farklı bir yazıda detaylı olarak paylaşacağım için burada sadece ek maddeler olarak yer verdim. Sizleri 5N1K ve bu anahtarlarla oyundan çıkıp gerçek bir yaşamın kapısını aralamaya davet ediyorum.
Uyumlu ve güvenli bir yaşam için çatışmalara son verin, huzurlu ve keyifli bir yaşam sizin olsun.
Bir gecede öksürüğünüzü geçiren doğal yöntem acayip basit. Çocuklarda özellikle kış mevsiminde çok sık görülen öksürük hastalık değil, çeşitli sağlık sorunlarının bir belirtisi. Öksürük geniz akıntısı gibi basit bir nedenden kaynaklanabileceği gibi, akciğer enfeksiyonları gibi ciddi tabloların habercisi de olabiliyor. dönemlerde öksürük yüzünden geceleri uyku bile uyuyamazlar. Küçük çocukların soğuğa karşı dirençleri güçlü değildir ve bağışıklık sistemleri zayıf olduğu için de soğuk algınlığı çocukların yaşamını daha fazla etkiler.Öksürük sebebi ile çocuğunuzu doktora götütürseniz, doktor size büyük ihtimalle bir öksürük şurubu yazacaktır.
Ancak öksürük şurubu mucize bir ilaç değildir ve bir çok yan etkisi bulunmaktadır. Bu yan etkilerden bazıları, baş ağrısı, uykusuzluk ve migren ağrılarını tetiklemektir. Öksürük şurubunda en çok bulunan maddeler ise dextromtrorfan ile kodeindir. Eğer denemek isterseniz bir defa da doğal bir çözüm yolu deneyin. Zencefil sargısı ve bal ile öksürüğü anında kesecek bir çözüm de var. İşte öksürüğe iyi gelen doğal macun!
Malzemeler; 1 Çorba kaşığı taze zencefil ya da zencefil tozu Bal Zeytinyağı Un Ayrıca peçete, yapışkan bant ve gazlı beze de ihtiyacımız olacak. Bal ile unu karıştırın, Zeytinyağını ve zencefili ekleyin, tekrar karıştırın. Sonuçta macun kıvamında oluşan karışımı peçeteye koyun ve tül ile sarın. Göğsünüze ya da sırtınıza yapışkan bant ile yerleştirin. Eğer bir çocuk için bunu yaptıysanız uykudan önce 3 saat boyunca bunu tutmalıdır. Yetişkinler gece boyunca tutabilirler, ancak bilmelisiniz ki zencefil sargısı, normalde terlediğinizden çok daha fazla terlemenize neden olur. Zencefil sargısının hiçbir yan etkisi yoktur, ancak çocuklar hassas ciltlere sahip oldukları için çok daha dikkatli hazırlanmalıdır.
Zencefilin Sağlığa Faydaları: Zencefilin ilaç sektöründe kullanılması yanı sıra, hastalıklar esnasında kısa zamanda sonuçlar alabilmek için alternatif tıp tarafından da kullanılmaktadır. İçerdiği zengin vitamin ve besinler yardımıyla hastalıklara mücadele ve korunma için de önemli bir bitkidir. Zencefilin Soğuk Algınlığına Faydaları: Zencefil Asya bölgesinde binlerce yıldır soğuk algınlığı ve gribe karşı doğal tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. University of Maryland Tıp Merkezi yaptığı araştırmalar sonucu soğuk ve grip algınlığına karşı iyi parçalanmış 2 yemek kaşığı zencefilin çok iyi geldiğini ortaya koymuştur.
Bu şekilde günde 2-3 kere tüketilen zencefil sayesinde kısa sürede grip ve soğuk algınlığından kurtulmak mümkündür. Zencefilin Solunum Yollarına Faydaları: Solunum yolu hastalıklarını tedavi eder. Eğer sürekli öksürme sorununuz var ise mutlaka zencefil tüketmelisiniz. Zencefil, içerdiği besin maddelerinin yardımıyla ciğerleri genişletir, mukuslara etki eder ve daha rahat nefes alıp vermenizi sağlar. Bunun yanında doğal bir balgam söktürücüdür, balgamların gevşemesini ve atılmasını sağlar. İşte dünyanın en zararsız ve en etkili öksürük şurubu!
Dünyanın etkinliği kanıtlanmamış üstelik pek çok yan etkileri de olan ama buna karşılık en çok kullanılan ilaçların başında ‘öksürük şurupları’ gelir. Öksürük bir hastalık değildir ki… Öksürük bir hastalık değil onlarca hastalığın belirtilerinden biridir. Öksürüğü kesici ilaç yazmak yerine öksürüğün sebebini bulmak ve onu ortadan kaldırmaya yönelik tedaviler uygulamak daha doğrudur.Üstelik eczanelerde belki yüze yakın çeşidi olan bu ilaçların çok özel durumlarda kullanılabilecek ‘kodein’ dışında ne etkinlikleri ne de aksi tesirleri doğru dürüst araştırılmamıştır.
Öksürüğe sebep olan esas hastalığın tedavisinin yanı sıra hastalarıma bol sıvı almalarını; soludukları havanın nemli olmasını; ıhlamur, ada çayı, nane limon çayları içmelerini ve üzerine biraz zencefil eklenmiş bir tatlı kaşığı bal yemelerini tavsiye ederim. Bal etkili bir öksürük ilacıdır Balın özellikle küçük çocuklarda çok sık görülen solunum yolları enfeksiyonlarında çok faydalı olduğu hem kendi gözlemimdir hem de bunu doğrulayan bilimsel araştırmalar da vardır. Bunlara bir yenisinin eklendiğini görmek beni ayrıca mutlu etti.
İsrail’ li uzmanlar tarafından yapılan ve ‘Pediatrics’ isimli tıp dergisinde on-line olarak yayınlanan araştırma üst solunum yolları enfeksiyonuna bağlı gece öksürüğü olan ve yaşları 1 ile 5 arasında değişen 300 çocuk üzerinde yapıldı. Bu çocuklara yatmalarından yarım saat önce 10 gram bal (okaliptüs, limon veya çiçek balı) veya plasebo olarak tadı, rengi ve görünümü bala çok benzeyen hurma şurubu verildi. Bal verilen çocuklarda öksürüğün şiddeti ve sıklığının hurma şurubu verilenlere göre çok daha fazla azaldığı, anne-babaların da çocukların da daha rahat uyudukları belirlendi. Bal öksürüğe neden iyi geliyor? Balın öksürüğe neden iyi geldiği tam olarak bilinmiyor ama bunun balın antioksidan ve antimikrobiyal özellikleriyle alâkalı olması akla en yakın açıklama.
Tatlıların tükürük salgısını artırarak solunum yollarını kayganlaştırmaları ve buralardaki mukusu inceltmeleri de bir başka ihtimal ve hiç de mantıksız değil. Öksürükte rolü olan duysal sinirler ile tat alma sinirlerinin anatomik olarak birbirlerine yakınlıkları üzerinde de duranlar var fakat bu îzah bana pek mâkûl gelmiyor. YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan yorum yazıları veya haberlerin tüm hakları Sağlık Haberleri’ne aittir. Kaynak gösterilse dahi hiçbiri özel izin alınmadan kullanılamaz. Bu haber veya yazılar sadece Sağlık Haberleri tarafından sağlanan RSS verileri kullanılarak alıntılanabilir.