Autor: Tengritagh Akademiyesi
Men Uyghur Ayal

– Dr. Mahire Haji Ekber –
Men ayal,
En’giliyelik ayaldek,
Girmaniyelik ayaldek,
Yaponiyelik ayaldek.
Beden tüzülüshüm periqlenmeydu,
Amérikiliq ayaldin,
Zongtungning xanishi hilaridin …
Senemdin,amannisadin,leylidin…
Men ayal,
Zilwa ösken serwidek.
Melikidek, peridek.
Men ayal,
Romantik firansiyelik ayaldek,
Lékin ténimdin taralmas,
Firansiye ettirining xushbuy purighi,
Belkim chéchimgha singip ketkendu,
Men etken poluning mizilik hidi…
Belkim chachlirim uningdek tal-tal emes,
Lékin oxshutup étimen chachtek leghmenni.
Uninggha singdürimen
Chéchimdinmu uzun muhebbetni
We yaki hesretni…
Özgiler qehweni ésil deydiken,
Qehweni öziche hayat deydiken.
Lékin men qehwe emes,
Men özem künde étidighan,
Tuz-temi tétighan qaymaq chay,
Xeqler her küni ichidighan,
Lékin gépini qilishmaydighan,
Nerqinimu sorimaydighan…
Men bolka emes ,
Téshi körkem ichi kawak,
Men quyash nan,
Üch waq yisimu zérikmeydighan,
Bahasi asanliqiche örlimeydighan,
Birer abroy orunni közlimeydighan.
Men unchiwala hewes qilmaymen…
Kinolardiki we yaki ay sharidiki,
Erliri gül bérip turidighan ayallargha,
Chünki méning qolum gül,
Öyüm gül, hoylam gül,
Qazan qomush choylam gül,
Gülümni bérip turimen gahida,
Gül ünmigen baharlargha…
Chöl – deshtilerge saylargha.
Men hewes qilmaymen
Éridin ma’ash alidighan
Yaponiyelik ayalgha,
Chünki men özem heqni halal tapimen,
Gézi kelgende bir öynimu baqimen,
Halal yashap pak yashap,
Égisining aldigha meghrur barimen…
Men heset qilmaymen,
Tamaq etmisimu bolidighan ,kitab yazidighan
Gollandiyelik ayalgha,
Men kitabni yürikimde yazimen,
Kitab yazidighan qolum xémirda,
Arzulirim ,armanlirim yalqunjaydu,
Yürekning chongqur qétida …
Men chong bilmeymen anna axmatuwani,
Chünki méning qelbim uningdin otluq,
Ilhamlirim déngizdin dolqunluq,
Misralirim hararetlik yalqunluq.
Peqet basalmighanda,
Érimdin yoshurunche yéziwalimen,
Érim kirse asta tiqiwalimen,
Yaki qazan béshigha ötüwalimen,
Oqup bérimen aylargha, yultuzlargha,
Qushlargha, qumushlargha,
Ular shundaq hozurlinidu,
Érim putbol musabiqisidin hozurlan’ghandek….
Men uyghur ayal,
Men xotenlik ayal,
Érim bilen étizda kechkiche ishlep harmaydighan,
Men bolmisam öyde birer waq qazan qaynimaydighan.
Men ghuljiliq ayal,
Érimning yaqisidiki changni sümüriwalidighan.
U emgek qilmisimu ,
Etigini uzutup kechte chirayliq kütüwalidighan.
Men atushluq ayal,
Her éghir yüklerni ,
Érimgha bermey kötürüwalidighan.
Men uyghur ayal,
Érim künlep qalghan sayemgimu ,
Ikkinchi qarimaydighan,
Manga baqmay kün’ge baqti dep doq qilsa,
Güllirimu ikkinchi aynimaydighan.
Men uyghur ayal,
Érimni egip yürgen yaki érim béqip yürgen,
Yawa qushlarni ashkare qoghlimaydighan.
Héch bolmisa bashqilarning aldida sorimaydighan.
Hem ghurursiz hem ghururluq,
Hem wijdansiz hem söyümlük.
Eng qimmetlik ghururimni,
Tégisheleymen balilirimgha.
Yürikimning parilirigha.
Köksi qarnim teklimakandek,
Merd – merdane sadir palwandek.
Yutiwétimen taghdek ghemlerni,
Kechüriwétimen erdek erlerni,
Lékin kechürelmeymen kechürginimni.
Men uyghur ayal,
Kötürüshchan köyümchan,
Sewrichan, rehimchan,
Shapa’etchan, qana’etchan.
Men uyghur ayal
Bir erni qiriq yil söyidighan,
Bir otta qiriq yil köyidighan,
Hemmige üntinsiz könidighan.
Men uyghur ayal,
Tömür ayal emes,
Menmu charchaymen,
Upraymen,
Muzlaymen.
Qish uzirap ketse,
Bahargha telmürimen,
Illiq mart shamiligha,
Telpünimen yene telpünimen.
Menbe: Ündidar sehipiliri
Edip Qurban Baratning Ijadiyiti We Hayati Toghrisida

06.03.2016 Germaniye
KRAL ODİN’İN TURKLAND’DAN İSKANDİNAVYA’YA GÖÇÜ
KRAL ODİN’İN TURKLAND’DAN İSKANDİNAVYA’YA GÖÇÜ

İskandinavya kültüründe Türklükle ilgili öğelerin aranması kuşkusuz uç bir fikir olarak görülecektir. Ama hem bu bölgenin Avrasya jeopolitik alanının bütünleyen bir uzantısı olması, hem de Türk varlığı ve etkisinin İskandinavya’dan çok daha ücra köşelere ulaşmış olması, böyle bir incelemenin konusunu görecelileştirmektedir. Dolayısıyla, aslında böyle bir incelemede geç kalındığını vurgulamalıyız. Biz Türklükle İskandinavya’yı telif eden ilk bahislere dokuz yıl kadar önce rastlamış ve bir kısmını İran ile Turan adlı kitabımızda kullanmıştık (Karatay 2003: 84-85, 204). Daha sonra araştırmalarımız derinleşti ve nihayet bunun bir araştırma projesi içinde ele alınmasının uygun olduğu düşüncesiyle konuyu üniversite destekli tez projesi olarak bir öğrencimize havale ettik. Bu çalışma halen devam etmektedir ve ilk ürünleri Nisan 2010’da Çeşme’de yapılan II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi’nde sunulmuştur. Bu bildiride bu serüvenin başlangıcını belirleyen, bizi bu çalışmaya sevk eden tarihi kaydı aktarıp yorumlamak istiyoruz.
Sagalar çoğunlukla 1190’dan itibaren İzlanda’da kayda geçirilmiş olan, kuzeyin German halklarının kahramanlık hikâyeleridir. Almanya ve İngiltere’ye uzanan geniş bir saga dünyası vardır ama biz bu kelimeden daha çok İskandinavya bölgesinin sagalarını anlıyoruz ve Danimarka, Norveç ve İsveç’in eski ahalisinin öndegelenlerinin destanî tarihlerini okuyoruz. Bunlardan en önemlisi 1230 civarında İzlanda’da Snurri Sturluson adlı rahip tarafından kaleme alınan ve bizim Heimskringla adını verdiğimiz bir saga külliyatıdır; bu sagaların her biri münferit bir krala adanmıştır ve bunlar tarihi bilgilerdir. Ama kitap ilk sayfasında esrarlı coğrafi tariflerin bulunduğu bir giriş sagasıyla başlar ki, çağdaşlarımız burayı ‘ustûre’ bölümü olarak görmüş, hatta bazı yayınlarda kitaba alma ihtiyacı bile duymamışlardır.(1) Norveç hanedanı Ynglinga’nın kökenini açıkladığı için bu adla ayrı saga olarak değerlendirilen bu giriş bölümünde, hanedanın atası olan, sonradan müşrik Viking zihninde avenesiyle birlikte tanrılaştırılan Odin adında birinin Orta Asya’dan İskandinavya’ya göçü anlatılmaktadır. Sturluson bu eserinden on yıl kadar önce de Hıristiyanlık öncesine ait bilgileri bir araya getirip ayrı bir eser kaleme almıştır. Prose Edda olarak bilinen eser, önceki dönemi daha büyük ayrıntılarla sunar. İki eser arasında Odin’in göçüyle, daha doğrusu göçten önce yurduyla ilgili bilgi seviyemizi kökten etkileyecek bir fark yoktur, ancak Prose Edda’da Ynglinga’da tahmin edeceğimiz bazı şeylerin cevapları açık olarak bulunur.
Bu göçten önce birkaç kelimeyle Odin’den bahsetmek gerekir. Orta Asya’nın batısından, As halkının önderi olan Odin, herşeyden önce bir kahramandır ve elhak savaşçıdır. Bütün savaşları kazanmak onun yazgısıdır. Hatta Asların Odin’in yönetiminde yaptığı Don nehri boylarındaki Vanlarla savaş insanlık tarihinin ilk savaştır ve pek çok eski Norse kaynağında geçer (O’Donoghue 2008: 24). Böyle güçlü birinin fizikötesine uzanması da tabiidir ve Odin savaşçılığının yanında güçlü sihir bilgisiyle de karşımıza çıkar (Þorsteinsson 1972: 12). Dolayısıyla, bir düşünceye göre, onu bu yönleriyle bir baş kam olarak görmek daha doğrudur (Jøn 1999: 69). Onun bilgeliği ve sihir gücü, bir sihir sistemi ile telif edilen oyma yazıya da şamildir. Beklendiği şekilde, Odin Türklerin de kullandığı bu yazıyı icat eden kimsedir (Looijenga 2003: 80; Daly 2004: 78). Bu kadar üstün niteliği şahsında birleştiren Odin’in tamamına yakını bu niteliklerin tarifi olan 200’e yakın lakabı vardır (Daly 2004: 63, 67). Bu kadar çok övülen ve üstün tutulan bir kahraman, daha sonraki kuşaklar içinde tanrılaştırılacaktır ama tuhaf olan şey niteliklerinde değişme olmamasıdır. Yani, tanrı olarak görülmekle birlikte, aslında üstün güçleri olan bir insandır. Bunu Hıristiyan bir rahibin hiç sansüre tabi tutmadan yazması da ilginçtir ve Avrupa Ortaçağ’ında beklenmeyecek bir tutumdur. Belki başka bir ülkede bu olmayacaktı. Odin tanrılaştırılınca, German kavimlerinin kültüründe pek çok izinin kalması tabiidir. Örneğin, İngilizcede Çarşamba demek olan Wednesday köken olarak “Odin Günü” (Wodan’s Day) demektir (Looijenga 2003: 80).
Heimskringla’nın Odin’in göçünden bahseden kısımları (Ynglinga) şu şekildedir (2): “Kuzeyden, tüm yerleşilmeyen bölgelerin ötesindeki dağlardan, Svíthjóth boyunca tam ismi Tanais (Don) olan bir ırmak akar. Irmak üç kıtayı böler. Doğusu Asya, batısı Avrupa’dır.”
Svíthjóth aslında İsveç’tir. 9. yy’da İsveçli Rus bir kabilesinin savaşçıları Rusya’yı ele geçirdiklerinde, Rusya’nın adı ‘Büyük İsveç’ haline geldi. Prose Edda Don nehrinden bahsetmez ama dünyayı üçe ayırdıktan sonra Asya’yı tarif eder (3): “Dünyanın bu bölümü hoş ve güzeldir… Orası aynı zamanda dünyanın ortasıdır. Orası öteki parçaların her yerinden daha güzel ve iyi olduğu gibi, halkı da armağanları, bilgeliği, güçleri, güzellikleri ve her türden bilimleriyle ünlüydüler.”
Ynglinga’da bu Asya tarifi yoktur ama Prose Edda’da olmayan bir bilgiyi verir ve As halkından bahseder: “Don nehrinin doğusundaki memlekete Asaland veya Asaheim (As ülkesi veya yurdu) denir ve bu memleketin başşehrini Ásgard adlarlar.”
Aynı yazarın bir eserinde kıta tarif edilirken, diğerinde o kıtaya isim veren halktan bahsedilmesi herhalde Sturluson’un araştırmalarının gelişimiyle alakalıdır. 1220 sonrasındaki araştırmalarında As halkıyla ilgili bilgileri derinleşti ve bunun sadece bir kıta adı olmadığına kanaat getirerek ve eski kaynaklardan As yurdunun tam yerini tespit ederek Ynglinga’ya ekledi. Bu As bahsi Sturluson’un bilgisinin güncelliği veya eskiliği konusundaki tartışmalarda şaşırtıcı bir gerçeğe işaret eder. Hunların gelişinden önceki dönemde Don nehrinin doğusundaki Aral boylarına kadar uzanan düzlüklerde As adlı bir kavim başı çekiyordu (4). Vakıa, zamanla onların yönettiği topluluklardan biri olan Alan öne çıkmış, Hunlar da Alanları yenerek bu bölgeyi ele geçirmişlerdir. Güncel durumu çok iyi bildiklerini düşündüğümüz Vikinglerin bir kaynağının bu şekilde hayli eski ama tastamam doğru bir bilgiye sahip olmas, sadece eski Yunan ve Latin yeryazım bilgisine vakıf olmalarıyla açıklanamaz. Bu köklü bir geleneğe, eskilerden gelen bir söylenceye işaret ediyor ve başka bir kavmin değil, hâkimiyet alanları nispeten dar olan ve kısa süren As kavminin adını veriyor. Batı bozkırlarında Asların adını taşıyan bir kent, hatta onlarla özdeşleşmiş bir kent bilmesek de, sonraki zamanda derlenen anlatılarda onlara kendi adlarını taşıyan bir şehrin atfedilmesini tabii karşılamalıyız. Ynglinga’dan devam edelim:
“Bu başşehirde adı Ódin olan bir yönetici hüküm sürüyordu… Ódin büyük ve uzak ülkelere gidip çok memleketi alan bir savaşçıydı. O derece muzafferdi ki, her savaşta zafer onun yanında olurdu. Zaferin her savaşta onun oluşu halkının inancıydı… Sık sık o kadar uzağa gidiyordu ki, seyahatinde yıllar geçiyordu.”
“Kuzeydoğudan güneybatıya Büyük Swithiod’u diğer memleketlerden ayıran bir dağ silsilesi uzanır. Bu silsilenin güneyi Odin’in büyük mülkünün bulunduğu Turkland’a uzak değildir.”
İlk bakışta şöyle bir değerlendirme yersiz olmayacaktır: Ural dağlarının bir bütün olarak algılanması eski yeryazım kitaplarında bilinmediği gibi, Rusya sınırı da o kadar öte gitmezdi ve burada belirtildiği gibi Don nehrinin yukarı mecralarında biterdi. Bu bölgede memleketleri ayıracak derecede kaydadeğer olarak sadece Kafkaslar göze çarpıyor. Onda da yön sorunu vardır. Karpatlar burada dendiği istikamette uzanır ama işbu bahiste kapsam dışı kalmaktadır. Kafkasların güneyi Sturluson’un yaşadığı günlerde elhak Turkland idi. Ancak Sturluson’un önceki eseri olan Prose Edda’da Turkland başka anlatılır: “Dünyanın ortasının yakınlarında bizim Turkland dediğimiz yere, en gösterişli yapı yapıldı ve yurt kuruldu. Buraya Troya dendi… (Troya krallarından Mennon’un oğlu Tor) kendisini şimdi bizim Trudheim dediğimiz Trakya ülkesi için çalışmaya verdi. Daha sonra ülkeden ülkeye gezmeye başladı… (Onun neslinden gelen Friallaf’ın da) bir oğlu vardı. Adı Voden idi. Biz ona Odin diyoruz. O bilgeliği ve becerileriyle ünlüydü.”
Bu metinde çağdaş eleştirmenlerin isim benzerliğine bağladıkları öğeler tastamam vardır. Yazar Troya, Trakya ve Turk kelimelerinin ses çağrışımlarından sonuna kadar istifade etmiştir. Bugün Kuzeylilerin en çok kullandığı özel isimlerden biri olan Thor da buna eklenir. Ama bunu yukarıda belirttiğimiz gibi, ‘müdakkik araştırmalar’ öncesindeki bilgisiyle açıklamalıyız. Öbür türlü, Anadolu Selçuklu devleti Alaaddin Keykubat önderliğinde en parlak devrini yaşıyor olsa da, o günlerde sadece Trakya değil, Batı Anadolu’nun dahi Turkland olarak görülemeyeceğini, Bizans’ın hala kaya gibi yerinde durduğunu biliyor olacaktır. Eskiçağlarda Batı Anadolu’da bir Turkland aramak için ise ne Sturluson’un, ne de bir başkasının faydalanabileceği bir kaynak bulunmamakta, en azından henüz bilinmemektedir. Dolayısıyla Prose Edda’daki bu bilgiyi geçmeliyiz. Zaten yazar 10 yıl kadar sonra yazdığı yeni eserinde Troya veya Trakya atfını kullanmaz. O da eski bildiklerini geçmiştir.
Göçün sebebini her iki kaynak da Odin’in gururunu incitmeden açıklamaya çalışır. Prose Edda’ya göre Odin “bilgeliğiyle dünyanın kuzeyinde adının çok yüksek tutulacağını ve bütün kralların hepsinden fazla onurlandırılacağını anladı. Bu onda Turkland’dan (5) ayrılma hissi uyandırdı.” Ynglinga’da göç çok somut bir sebebe, bir dış tehdide bağlanır: “O zamanlar Romalıların reisleri dünyanın çok yerine yayılıp tüm halkları kendilerine bağlamışlardı ve bu sebeple pek çok reis kendi mülkünden kaçmıştı. Fakat uzakgörüşlü olan ve sihir gücü bulunan Odin kendi soyunun dünyanın kuzey yarısına gelip yerleşeceğini biliyordu.”
Buradaki Roma baskısı öğesi ilk bakışta Turkland’ın Türkistan olma ihtimalini bir kez daha bertaraf etmektedir. Ayrıca, Odin dünyanın güney yarısı veya tarafı olarak nitelenebilecek bir yerde yaşıyordu ki, herhalde Vanaland ve Asaland ile aynı enlemde olan Türkistan bu şekilde görülemezdi. Buna karşılık, yoğunlaşılan bölgenin güneyine düşen Azerbaycan, Kafkas dağlarının kuzey ile bağlantıyı kesmeleri hasebiyle, güney ile daha bütünleşiktir.
Göç bahsini Prose Edda şöyle anlatır: “Arkasında genç, yaşlı, kadın, erkek, kalabalık bir grupla yola çıktı. Yanlarında çok değerli şeyler vardı. Hangi ülkede nereden geçerlerse geçsinler haklarında övgüyle söz ediliyordu. Onların insandan çok tanrılara benzedikleri söyleniyordu. Saxland’a gelinceye dek durmadılar. Odin burada bir süre konakladı ve buraların büyük bir bölümünü egemenliğine aldı. Ülkenin korunmasını üç oğluna verdi… Odin daha sonra yolunu kuzeye doğru sürdürdü ve Reidgotaland’a (Danimarka) geldi.”
Ynglinga’daki bahisler bu metinle uyuşur, ancak ‘tanrı gibi’ olan Odin ve avenesi, on yıl sonra ‘tanrı’ haline gelirler: “Bu yüzden kardeşleri Ve ve Vilje’yi Asgard’da bıraktı ve kendisi tüm tanrılar ve diğer insanların büyük bir kısmıyla önce batıya Gardarike’ye, sonra da güneye Saxland’a doğru göçe başladı. Pek çok oğlu vardı, Saxland’da geniş bir devlete boyun eğdirdikten sonra oğullarını o memleketin yönetimine bıraktı. Kendisi kuzeye denize doğru gitti ve Fyen’deki Odins denen bir adayı kendine yurtluk aldı.”
Biz göçten sonra kuzeyde yapılanlar konusuna girmeyeceğiz. Destanda beklendiği üzere, sağa sola fütuhat girişimleri, yerli halk ile ilişkiler, hanedanın yerleşmesi ve nihayet yeni bir ulusun doğması konuları izlenmektedir.
Bu bahisleri tastamam efsane, dolayısıyla uydurma olarak gören halkiyatçılar, ardından adı geçen mekân ve kavramlara derin mitolojik manalar yüklemişlerdir. Örneğin, Asgard basitleştirici bir anlatımla tanrıların mekânı olarak sunulur. Merkezîdir. Onun etrafında Midgard (‘Orta Kent’) vardır. Burası insanların mekânıdır. Bilinen dünya ile engin okyanuslar arasında ise devlerin mekânı vardır (O’Donoghue 2008: 17). Hâlbuki burada tarihi bir hadiseye işaret edilmektedir. Bir göç vardır. Metinlerde bu göç hikâyesini İsrailiyyat bilgisine bağlayacak, dolayısıyla Babil’den başlatacak bir veri bulunmuyor. Troya iyi bilinir ama Yunan barbarlığı karşısında uğradığı felaketiyle bilinir. Buradan göç alışıldık bir figür değildir. As ülkesinden göçün ise, bildiğim kadarıyla, başka hiçbir yerde örneği yoktur. Ulusların türeyiş ve köken efsanelerinde göç evrenseldir ama çıkanakları özgünlük arz ediyorsa, münferit olarak ele almalı ve kendi içinde değerlendirmeliyiz.
Böyle bir göçü tarih bilgimizle telif etmek için tek başvuracağımız kaynak şimdilik oyma yazının başlangıcı olarak gözüküyor. Bu yazıyı sagada dendiği gibi Odin veya Türklerin yaşadığı yerlerden birileri getirip İskandinavlara öğretti ise, bu göç MS 2. yy’dan daha geç olmamalı. Bu tarih Aral-Hazar bozkırlarında As egemenliğinin sonlarına denk gelir. Bu aynı zamanda İskandinavya’dan Gotların bozkıra geliş tarihidir ve aynı günlerde bozkırdan İskandinavya’ya doğru ters istikamette bir göç düşünmek ilk bakışta eğlenceli olacaktır. Ancak bir ara bozkırın büyük bir kesimine hâkim olan ve eskiçağ yazarları nezdindeki önemlerine binaen bugün kullandığımız Asya kıta ismine babalık eden bir halkın ortadan kalkarken bazı kısımlarının da kuzey cihetine gittiğini düşünmekte beis yoktur. Altay dağlarının kuzeyindeki düzlüklere ulaşan ve Göktürk yazıtlarda karşımıza Az Budun olarak çıkan bu halkın bir hissesi de batıda ve kuzeyde dağılmış olabilir. Değilse nereye gittiklerini sormak lazımdır.
Dolayısıyla, bozkırda Asların ortadan kalkışı ve İskandinavya’da oyma yazının belirmesinin tarihsel denkliği Asaland’dan bir göç konusundaki sıkıntıyı ortadan kaldırıyor. Fakat Turkland’ı nasıl açıklayacağız? Asaland Sturluson’un sonradan yaptığı bir açıklama, bir tarih şerhi. Ynglinga’ya göre As kesinlikle onun halkının ismi; hatta İskandinavya’ya göçtüklerinde bile bu ismi kullanıyorlar. Bu bir. İkinci gerçek ise çıkanağın Turkland olduğudur. Prose Edda bunu açıkça söylüyor. Ynglinga ise çıkanağı Roma etki bölgesine, yani Azerbaycan arazisine yerleştirdiğinden ve buraya Turkland adını verdiğinden aynı şeyden bahsediyor. Biz Asaland ile Turkland’ın birini Kafkasların kuzeyine ve diğerini güneyine yerleştirip ortada iki ülkeden bahis olduğunu söyleyebiliriz ama Sturluson ne iki ayrı ülkeden bahsettiğini ima ediyor, ne de bunları telif edecek bir yol gösteriyor. Açıkça, sonradan derinlemesine öğrendiği Aslar konusu onun Turkland bilgisinin üzerine oturmuş, Asland’ı yeni eserinde kullanmış ama Turkland’ı ne yapacağını bilemeyerek müphem ifadelerle bırakmıştır.
Tarih bilgimiz aslında Azerbaycan açıklamasına imkân tanıyor. MÖ ilk binyılda Aras nehrinin doğusu, Nahcivan ve ötesi Aza ülkesi olarak biliniyordu ve Strabon’un zamanına kadar böyle kullanılmış gözüküyor (Ağasıoğlu 2000: 13). Strabon çağında Roma tazyikini Kafkasların güneyinde tahayyül edebiliriz ama o günlerde bu bölgede Aza halkından haber veren başka kaynaklar olmadığı gibi, yakın tarihteki bir göçü de bilmiyoruz. Bozkır Azlarının kaynağı Azerbaycan’daki halk ise, göç daha önceden gerçekleşmiş olmalıdır. Zira Strabon doğmadan bir asır önce Asii kavmi müttefikleriyle birlikte kuzeyden gelip Maveraünnehr’i işgal ediyordu (Czeglédy 1999: 36-39).
Böylece, coğrafi tanımlama açık olmakla birlikte Turkland’ın Azerbaycan oluşu konusunda soru işaretleri beliriyor. Sturluson o çağda Urartu yazılarını okuyamayacağına göre, Azerbaycan’daki Azları nereden öğrenmişti? Çünkü arada en az 1400 yıl var. Sözlü tarih bilgisinin nesiller boyu çok küçük sapmalarla aktarıldığı geleneksel bir toplumda, Kafkasların güneyindeki yurtla ilgili hatıraların 1400 yıl yaşaması fazlasıyla mümkündür, lakin bu kez de Azerbaycan’dan çıkış ile İskandinavya’ya gidiş arasında dört asırlık bir boşluk beliriyor.
Bu bilgiye, daha doğrusu yoruma biz ancak şimdilerde ulaşabiliyoruz. Sturluson bunu bilmiyordu ve tek kademeli bir göç tasarlıyordu. Hâlbuki derlediği söylenceler iki ayrı ülkeden bahsediyor. İşte bunlardan birini doğru olarak Asaland şeklinde tespit etmiş, diğerini ise kendi döneminin bilgisine başvurarak ve “dağı arkasına alarak” Azerbaycan olduğu aşikâr olan Turkland olarak açıklamıştır. Bizim sorduğumuz soruları kendisinin de sorduğunu tahmin ediyoruz ki, bu çelişkileri gidermeye çalışmış ve yapabildiği tek iş olarak Turkland’ı Rusya’nın yakınına yerleştirmiştir.
Burada Turkland’ın kitabî bir bilgiyi mi temsil ettiği, yoksa geleneklerden mi derlendiği sorusu gelecektir ve hemen herkes birinciyi söylemektedir. Ama Turkland Uralların güney ucundaki bölgeyi anlatamaz mı? Bu gayet tabii ve muhtemeldir. Hazar bozkırlarında Asların yaşadığı dönemde hemen kuzeydeki ormanlık bölgede üç eskiçağ kaynağının Turkae adını verdiği kavim yaşıyordu ve asırlar sonra bu bölgeden çıkıp gelen ve Göktürklerle hiçbir ilgileri olmayan Macarlar da kendileri için Türk adını kullanıyorlardı (incelemesi için bkz. Karatay 2009). Burada işe yarayabilecek ayrıntı ise Aslar ile Türklerin bu bölgeden silinmesinin yaklaşık aynı günlerde olduğudur.
Odin dört asır yaşayamayacağına göre, onun Turkland’ı Azerbaycan olamaz. Azerbaycan’dan, yani büyük dağ silsilesinin ardındaki ülkeden göç bir şekilde geleneklerde korunmuş olabilir, ama Odin Asaland ve Turkland’ın, yani Batı Asya’nın bir hükümdarıydı ve belki de As egemenliği döneminin son parlak kişiliğini temsil ediyordu. Üstelik Türk dünyasındaki ve hele Türk kültüründeki bazı verilerden onun gerçekten göç etmediğine hükmetmek de mümkündür; aynen Selçuk Bey’in kendisinin Türkistan’da kalması ama isminin Anadolu’ya gelmesi gibi bir durum burada da vaki olabilir. Bunu başka bir araştırmada ele almak yerinde olacaktır.
Yrd.Doç.Dr.Osman KARATAY
Ege Üniversitesi, TDAE, Bornova – İzmir
Bu tebliğ Ege Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri kapsamındaki 2009-TDAE-003 no’lu proje desteğiyle hazırlanmıştır.
Halk kültüründe Göç Uluslararası Sempozyumu 28-30 Mayıs 2010, Balıkesir
Migration of King Odin from Tyrkland to Scandinavian
(https://www.academia.edu/…/_Kral_Odin_in_Turkland_dan_%C4%B…)
dipnotlar:
1) Örn. Bu sagayı İngilizceye ilk çeviren Samuel Laing’in özgün çevirisinde ve önceki baskılarında yer almasına rağmen, onun çevirisinin kullanıldığı Norrœna Society’nin 1907 baskısında (London, Copenhagen, Stockholk, Berlin, New York) bu bölüm bulunmaz ve doğrudan ilk kral sagası olan Kara Halfdan’a geçilir. Bunu büyük ölçüde bu bölümün içeriğinden duyulan rahatsızlığa, bir ölçüde de sagalara karşı 20. yy başlarında gelişen isbatiyeci ve eleştirici tutuma bağlayabiliriz.
2) Biz bu çevirileri Laing’in eski metniyle (London – New York 1961: 7-11) Hollander’in (Austin 2002: 6-10) İngilizceye çevirilerinden karşılaştırmalı olarak yaptık. Temelde büyük farklılıklar olmamakla birlikte, bazı ifadelerde iki metni telif etmek gerekti. Bu konuyu çalışan arkadaşımızın yakın bir gelecekte İzlanda dilinden doğrudan çeviri yapmasını umuyoruz.
3) Prose Edda metinleri Lagerbring’in kitabının çevirisinden (2008: 74-77) aktarılmıştır. Brodeur’ün çevirisinde (1923: 6-12) bazı anlam farklılıkları bulunmakta ise de, metin tahlili buradaki konumuz olmadığından ayrıntıları meğersimeyeceğiz.
4) Aslar hakkında Türkçede en geniş bilgi Czeglédy’de bulunabilir (1999: 33-66).
5) Eseri çeviren Gürgün Turkland geçen yerlerde Türkiye kelimesini kullanıyor ama biz sahihliğine halel gelmemesi açısından esas biçimi yazdık.
KAYNAKLAR
* Ağasıoğlu, Firidun, Azer Xalqı, Bakı, 2000.
* Brodeur, A. G., The Prose Edda by Snorri Sturluson, London – New York, 1923.
* Czeglédy, Károly, Turan Kavimlerinin Göçü, çev. G. Karaağaç, İstanbul, 1999.
* Daly, Kathleen L., Norse Mithology A to Z, New York, 2004.
* Jøn, A. Asbjørn, “Shamanism and the Image of the Teutonic Deity, Óđinn”, Folklore, X (1999), s.68-76.
* Karatay, O., İran ile Turan: Hayali Miletler Çağında Avrasya ve Ortadoğu, Ankara, 2003.
—–, “Ergenekon Öncesindeki Felaket Hakkında Bir Tarihleme Denemesi”, 1. Uluslararası Uzak Asya’dan Ön Asya’ya Eski Türkçe Bilgi Şöleni, Afyon Kocatepe Üniversitesi, 18-20 Kasım 2009.
—–, Aygün, E., “Alpler ve Elfler: Türk ve İskandinav Dünyalarında Kahramanlık Olgusu”, II. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kongresi, 119-25 Nisan 2010, Çeşme – İzmir
* Lagerbring, Sven, İsveççenin Türkçe ile Benzerlikleri. İsveçlilerin Türk Ataları, çev. Abdullah Gürgün, İstanbul, 2008.
* Looijenga, Tineke, Texts and Contexts of the Oldest Runic Inscriptions, Leiden – Boston, 2003.
* O’Donoghue, Heather, From Asgard to Valhalla : The Remarkable History of the Norse Myths, London, 2008.
* Snorre Sturlason, Heimskringla: The Norse King Sagas, çev. S. Laing – P. G. Foote, London – New York, 1961.
* Snorri Sturluson, Heimskringla: History of the Kings of Norway, çev. L. M. Hollander, Austin, 2002.
* Þorsteinsson, Steingrímur J., “The Cult of Óđinn in Iceland”, Nine Norse Studies, yay. G. Turville-Petre, Bristol, 1972
_______________________________________
_______________________________________
İSKİT VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINA AİT AYNI GELENEKLER, KÜLTLER VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER
İSKİT VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINA AİT AYNI GELENEKLER, KÜLTLER VE PSİKOLOJİK ÖZELLİKLER
GİRİŞ
İskitler, Avrasya’nın medenî, kültürel ve askerî gelişmesine önemli katkı sağlayan en eski Avrasya halklarından biridir. İskitler, Orta Asya ve Sibirya kökenlidirler. M.Ö. VII. yüzyıla doğru Doğu Avrupa’da ve Ortadoğu’da görülmeye başlar. İskitlerin bu bölgelere gelmesiyle, atın binek hayvanı olarak kullanılmaya başlaması ve arkasından da tabii olarak birbirlerinden uzak olan bölgelerin idaresi ve kontrolünü sağlayan hareketliliğin (mobilitenin) artması sayesinde mümkün olan dünyanın siyasî bütünleşmesini öngören eşsiz süreci başlar.
Herodot’a (Heradotos/Herodotus) göre İskit İmparatorluğu, değişik İskit kabilelerinden oluşuyordu. Herodot, bunlardan sayıca daha fazla ve güçlü olanının, diğer bütün İskit kabilelerini kendilerinin tebaası (astları) sayan “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri” olduğunu söylemektedir. Herodot’un, İskitlerin tarihi, efsaneleri, mitleri ve geleneklerini anlatırken öncelikle İskit İmparatorluğu’nun iktidar klanıyla, başka bir ifadeyle, “Kraliyet İskitleri”yle ilgili belgelere yer verdiğini belirtmek gerekir.
Daha önce “Kraliyet (Hükümdar, Çar) İskitleri”nin dilleriyle ilgili yaptığımız araştırmada onların dillerinin Türk dilleriyle akraba olduğu ispatlanmıştır.(1) Bu çalışmada ise, “Kraliyet İskitleri” ile Türk-Moğol halklarının geleneklerinin, kültlerinin ve psikolojisinin birbirleriyle ne kadar örtüştüğü tespit edilmeye çalışılacaktır.
İSKİTLERDE VE TÜRK-MOĞOL HALKLARINDA CENAZE TÖRENLERİ
Herodot, İskit hükümdarlarının cenaze törenini tasvir ederken onların defnedildikleri mekânın, Boristen (Borysthenes) Nehri boyunca gittikten sonra en sonunda nehrin denize döküldüğü yerden kırk günlük mesafede bulunan Gerrhi adında bir mekân olduğunu ileri sürmektedir. Herodot’un sözlerine göre Gerrhi, “Kraliyeti İskitleri”nin hâkimiyeti altındaki en uzak mekândır.
Herodot ayrıca, “Kraliyet İskitleri”nin vefat etmiş hükümdarları için yas tutarken ellerini ve kulaklarını çizerek kestiklerini; saçlarını kestiklerini (kazıdıklarını); alın ve burunlarını yırttıklarını ve sol ellerine ok sapladıklarını da belirtmektedir. Bundan sonra hükümdarın naaşı Gerrhi’ye giden yolda bir sonraki İskit kabilesine teslim edilir ve onlar da “Kraliyet İskitleri”nin yaptıklarının aynısını yaparlar. Böylelikle her kabile İskit usullerine göre hükümdar için yas tutarak defin sürecine iştirak eder. Bu şekilde İskitler, hükümdarlarının naaşını kabile kabile dolaştırarak ve her kabilenin yas tutmasını sağlayarak kutsal defin yerine varırlar. Sıradan İskitler de ölülerini bölgede kırk gün boyunca dolaştırdıktan sonra defnederler.
Gerrhi’de hükümdarın defni sırasında beraberinde bir cariyesini, sâkisini, yani elinden içki içtiği şahsı, aşçısını, seyisini, muhafızını ve habercisini de gömdükleri dikdörtgen şeklinde büyük bir kabir kazarlar. Kabre ayrıca altın kaplar da konur. Daha sonra kabir, toprakla kapatılarak “kurgan” dedikleri büyük toprak tepe hâline getirilir. Hükümdarın defnedilmesinin birinci yıldönümünde, “Kraliyet İskitleri” tekrar kurgan dedikleri bu mezara dönerler ve hükümdarın en iyi 50 hizmetkârı ile en iyi 50 atını öldürüp mumyalarlar. Boyunlarından delip çıkacak şekilde gövdelerinden demir kazık geçirilen atların mumyaları daha önceden hazırlanmış olan ahşap kalıpların üzerine ayakları havada sallanacak şekilde yerleştirilir. Atın gövdesinden geçirilen kazık aynı zamanda hizmetkârın bütün omurgalarından da geçirilerek boynundan çıkarıldıktan sonra 50 hizmetkârın mumyaları, bu kazık sayesinde atlı konumunda atların üzerine yerleştirilir. “Kraliyet İskitleri”, “atlıları” böylece hükümdarın mezarı etrafında yerleştirdikten sonra mekânı terk ederler. (2)
Türklerin atalarının, Doğu göçmenlerinin defin törenleriyle ilgili günümüze kadar ulaşan ilk ve en eski belgeler, Çince kaynaklardır. Asya Hunları da, “Kraliyet İskitleri” gibi, hükümdarları öldüklerinde kullarını ve hizmetkârlarını öldürüp beraberinde defnetmişlerdir.(3) Avrupa Hunlarının defin törenleriyle ilgili bilgi veren Jordanes, Atilla’nın ölümü haberini alan Hun askerlerinin gelenekleri gereği saçlarını yolduklarını, gözyaşları kana karışsın diye yüzlerini derin yaralarla yaraladıklarını belirtmektedir. (4)
Görüldüğü üzere, Avrupa Hunlarının bu defin törenleri, Herodot’un anlattığı gibi, hükümdarlarının yasını tutarken kulaklarını çizen, saçlarını kazıyan, ellerini kesen, alın ve burunlarını yırtan, sol kollarını okla delen “Kraliyet İskitleri”nin defin geleneklerinin aynısıdır.
Türkler ve “Kraliyet İskitleri”nin defin törenlerindeki bu benzerlik, Göktürk İmparatorluğu için de söz konusudur. Göktürklerin hükümdarı Bilge Kağan’a ithaf edilen Orhun-Yenisey yazıtlarında, Li-Sun Tay-Sengun’un 500 erkeğin başında Kağan’ın defin törenine geldiğine dair bilgiler var. Onlar, bu defin merasimi için altın, gümüş ve güzel kokulu tütsüler getirirler. Sonra da defin sırasında bu 500 kişinin hepsi saçlarını keser, kulaklarını ve yanaklarını çizer ve kendi güzel atlarını vefat etmiş Kağan’a kurban ederler. (5)
“Kraliyet İskitleri” ve Moğolların geleneklerinin, hükümdarlarını nerede vefat ederse etsin atalarının defnedildiği özel mekâna defnetmeleri hususunda da aynı olması dikkat çekicidir. İskitlerde bu özel mekân, Gerrhi iken; Moğollarda Altay’dır. Moğolların defin törenlerini anlatan Marco Polo, Cengiz Han’ın yadigârlarının ve bütün büyük kağanların, nerede vefat ederlerse etsinler, defnedilmek üzere Altay’a getirildiğini belirtmektedir. Daha sonra da çok garip bulduğu bir hususa dikkatleri çeker: “Altay’a giden yolda Kağan’ın naaşına eşlik eden kervan, definden önce kırk gün boyunca karşılarına çıkan her kimseyi “Git, öbür dünyada Kağanımıza hizmet et” diyerek öldürürler.(6) Bunun yanı sıra Kağan’a öbür dünyada lâzım olur düşüncesinden hareketle Kağan’ın en güzel atlarını da öldürürler”. Aynı bilgiye Reşidüddin’in eserinde de rastlanmaktadır. (7)
Buna benzer bilgiler, Jordanes’in eserlerinde de vardır: “Atilla’nın defninden sonra bu vazifeyi üstlenen herkes öldürülür”.(8)
Türklerin defin törenlerini anlatan bütün kaynaklarda atların kurban kesildiğine dair bilgiler geçse de onların nasıl öldürüldüğüne dair bir kayıt yoktur. Türk-Moğol hükümdarlarının definleri sırasında atların nasıl öldürüldüğüne dair daha teferruatlı bilgiler, İbn-i Battuta’ya aittir. XIV. yüzyılın ortasında Çin’de seyahat eden İbn-i Battuta şahit olduğu, savaşta şehit düşen Türk-Moğol hükümdarının defin merasimini “El-Hansa” (Al-Khansa) adlı kitabında anlatmaktadır:
“Hükümdarı bütün eşyalarıyla birlikte yerde kazılmış olan büyük bir kabre yerleştirdiler. Kabre ona ait bütün altın ve gümüş eşyaları, dört cariyesini, en sevdiği altı kulunu ve içecek dolu birkaç kabı beraberinde gömdüler. Sonra kabir, büyük bir tepe (kurgan) yüksekliğinde toprakla gömülerek kapatıldı. Ondan sonra da defin sürecine katılanlar, mızrak saplanmış dört at getirdiler. At öldürüldükten sonra gövdesine saplanan mızrak, boynundan delip çıkacak şekilde omurgalarından geçirildi. Sonra kazıkları tepenin üstünde bir yere yerleştirip, atları orada bıraktılar”.
Görüldüğü üzere, Türklerde vefat eden hükümdarların hürmetine öldürülmüş atların kazığa yerleştirilmesi usulü ile Herodot’un anlattığı “Kraliyet İskitleri”nin merasimleri aynıdır. İbn-i Battuta’da hükümdarın altı kulunun vazifelerine dair bir bilgi yok. Herodot’ta ise bunlardan beşi, vazifelerine göre sâki (hükümdarın elinden içki içtiği kimse), aşçı, seyis, silah taşıyıcı ve habercidir.(9)
Yukarıda zikredilen İskitlerin ve Türklerin defin törenleri arasındaki paralellik konusu, E.H. Minns ve F. Thordarson tarafından incelenmiştir. (10) J.A.Boyle, Oğuz, Kıpçak ve Moğolların yası tutulan şahısların atlarının kurban edilmesi geleneklerini tasvir eden Avrupa ve orta asırlardaki Doğu yazılı kaynaklarını incelemiş ve bu geleneği İskitlerin gelenekleriyle mukayese etmiştir. (11)
Herodot’un da zikrettiği, İskitlerdeki tahnit veya mumyalama uygulaması,(12) “Köroğlu”nun Türkmen nüshasında da geçmektedir.(13) T. Tarhan, Orhun yazıtlarına göre Kül-Tigin’in mumyalandığına dikkat çekmektedir. Tarhan, ilâveten İslâm’ı kabul ettikten sonra bile Türklerde mumyalama uygulamalarına devam edildiğine dair deliller getirir. Meselâ, II. Kılıç Arslan, III. Kılıç Arslan ve II. Süleyman Şah mumyalanmıştır. (14)
Bütün bu bilgileri şöyle özetlemek mümkündür:
1) İskitlerde ve Moğollarda defin süresi 40 gün sürer;
2) İskitler, Avrupa Hunları ve Göktürkler ölünün ardından yas tutarken saçlarını kesip, yüzlerini yırtarak çirkinleştirirler;
3) İskitler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Moğollar ölüye bağışlanmak üzere atlarını aynı usulle kurban ederler;
4) İskitler, Göktürkler ve Selçuklular, hükümdarlarını mumyalarlar.
İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA KAN YEMİNİ TÖRENLERİ
İskitlerin ve Asya Hunlarının geleneklerini inceleme neticesinde aşağıdaki paralelliklerin farkına varılmıştır. Bunlar aşağıda mukayese edilecektir.
Herodot’ta şu bilgiler geçmektedir:
“İskitlerde yeminle kutsallaştırılan bütün dostluk anlaşmaları şöyle yapılır: büyük toprak bir kupanın içerisine anlaşmanın taraflarının kanları ile karıştırılmış şarap doldurulur. (Bunun için de yemin edecek olanlar biz veya bıçakla derilerini çizerler). Sonra bu kaba kılıç, oklar, balta ve mızrak daldırırlar. Bu merasimden sonra uzun dualar okunup, yemin edenler ve orada bulunan ileri gelenler bu kaptaki kan karıştırılmış şaraptan içerler”. (15)
Çin kaynaklarında geçen bilgiler ise şu niteliktedir:
“Han Çang ve Çang Meng, Şan-Yu [Hunların hükümdarı] ve ileri gelen komutanlarıyla birlikte No Nehri’nin doğusunda bulunan dağa çıktılar. Orada beyaz bir atı boğazladılar. Şan-Yu Çing Lu kaması ve metal kaşığını çıkarıp, [atın kanını] şarapla karıştırdı. Sonra Lao-Şang Şan-yu (Lao-shang Shan-yu) tarafından öldürülmüş Yüeçi kabilesinin hükümdarının kafatasını kap olarak kullanıp, birlikte kan yemini şerefine şarap içtiler.” (16)
İskitler ve Asya Hunları hakkındaki bu iki bilgi şu hususlarda aynılık arz etmektedir:
1) kaba kan karıştırılmış şarap konur;
2) sonra aynı kaba silah daldırılır;
3) yemine katılanlar bu şaraptan içmek suretiyle yeminli anlaşmayı tasdik etmiş olurlar;
4) Asya Hunlarının yemin gelenekleriyle ilgili Çin kaynaklarından alınmış olan bu kısa bilgide İskitlerin gelenekleriyle büsbütün aynılık arz eden bir başka unsur da söz konusudur.
Herodot’un tasvir ettiği İskit gelenekleri günümüze, Kırım’da Kül-Oba’daki bir İskit mezarının (kurganının) kazısı esnasında bulunmuş olan M.Ö. IV. yüzyıla ait altın resim şeklinde ulaşmıştır. Söz konusu resimde yanaklarını ve burunlarını birbirlerine yaklaştırarak kan yemini şerefine aynı kaptan şarap içmekte olan iki İskit tasvir edilmiştir. Hunlarla ilgili metinlerde ise “Onlar birlikte kan yemini şerefine içtiler” cümlesinden de anlaşılacağı üzere aynı şarap içme usulüne şahit oluyoruz.
İSKİTLERDE VE TÜRK HALKLARINDA GANİMET GELENEĞİ (KAFATASI KÜLTÜ)
Yukarıda da belirtildiği gibi, Çince kaynaklarda Hunların yemin merasiminde içki kabı olarak düşmanın kafatasının kullanılması geleneği söz konusudur. Sima Qian, Hunların Yüeçi halkını mağlup ettikten sonra, onları Batı’ya doğru nasıl kovduklarını; hükümdarlarını öldürüp kafatasından nasıl içki kabı (kupa) yaptıklarını çok teferruatlı bir biçimde tasvir eder.(18)
Herodot’ta da aynı şekilde İskitlerin, mağlup olmuş düşmanlarının kafataslarını ziyafetlerde içki kabı olarak kullandıkları zikredilmektedir. Herodot şöyle yazmaktadır:
“İskitlerin askerî gelenekleri böyledir: Her düşmanıyla olmamakla beraber en acımasız düşmanlarının kafataslarıyla böyle muamele ederler: evvelâ kafatasını kaşlara kadar kesip, temizlerler. Fakir birisi kafatasını, dışından ham sığır derisiyle kaplayarak kullanır. Zengin insanlar ise evvelâ kafatasını ham deriyle kaplarlar, sonra kabın içini altınla yaldızlarlar. İskitler, kardeşler arası kavgada veya mahkemede birinin diğerine galip gelmesi söz konusu olduğunda, kendi akrabalarının kafataslarıyla bile aynı şekilde muamele ederler. Çok saygın misafirlerin ziyareti esnasında ev sahibi, sofraya böyle kafataslarını koymakla, bu akrabalarının onun düşmanı olduğunu ve onların üstesinden geldiğini misafirlerine hatırlatmak ister. Bu davranış, İskitlerde yiğitlik addedilir”. (19)
Böylelikle İskitlerin de, aynen Asya Hunları gibi, kafatası avcıları oldukları anlaşılmaktadır. Herodot’un anlattıklarından ve Çince kaynaklardan da anlaşılacağı üzere, bu barbarca gelenek İskitlerde ve Asya Hunlarında gurur meselesi idi. Aynı zamanda kafatası avcılığı, bir nevi kumandanın, askerlerinin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetleme yoluydu. Aşağıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzere, ganimetler İskit askerleri arasında öldürdükleri düşman sayısına göre üleştirilmiştir.
“İskitlerin askerî gelenekleri şu şekildedir: İskit, ilk düşmanını öldürdüğü zaman onun kanını içer. Savaşta öldürdüğü düşmanlarının hepsinin kafataslarını hükümdara getirir. Zira sadece düşmanlarının kafataslarını getiren asker ganimetten payını alabilir, aksi hâlde hiçbir şey alamaz”. (20) Kafatası avcılığı, ayrıca toplumda itibar kazanma imkânı da sağlardı. Bunu, Herodot’un aşağıdaki yazısından anlamak mümkündür:
“Her hükümdar yılda bir defa kendi bölgesinde şarap karıştırmak için kap hazırlatır. Bu kaptan sadece düşmanını öldürenler içebilirler. Henüz kendilerine düşman öldürmek nasip olmayanlar ise bu kaptan içemezler. Mahcup ve şerefsiz olarak bir kenarda otururlar. İskitler için bundan daha utanç verici bir şey yoktur. Aksine düşmanını öldürenlere ikişer kupa içki getirilir ve onlar da iki kupayı üst üste (bir defada) içerler.” (21)
Aynı bilgi, Çin tarihçisi Sima Qian’ın Asya Hunları ile ilgili yazdıklarında da vardır: “Savaştan sonra düşmanlarının kellesini alan veya düşmanlarını esir alan (Hunlar), bir kupa şarapla ödüllendirilirler ve onlara, kazandıkları ganimetleri kendileri için bırakmalarına izin verilir”. (22)
Orta asırlarda düşman kafatasının içki kabı olarak kullanılması geleneği, bozkır Türk halklarında devamını bulmaktadır. Meselâ, Günah Çıkartıcı Teofanes’a göre Bulgarların hükümdarı Krum Han, mağlup ettiği Bizans İmparatoru Nikeforos’un kafatasından gümüş kaplamalı içki kupası hazırlatmıştır. (23) Tarihçi Nestor (Nestor the Chronicler), “Povesti Vremennıyh Let” (Geçmiş Yıllar Kıssası) adlı eserinde, Peçeneklerin Hanı Kurya’nın Kiev Büyük Knezi Svyatoslav’ı mağlup edip, kafasını uçurduğunu ve kafatasından kıymetli metallerle kaplı içki kabı yaptırdığını belirtmektedir. (24)
Ayrıca şu da unutulmamalı ki, kafatası kültü, eski zamanlardan beri dünya arkeolojisi ve mitolojisinde de çok yaygın olan bir külttür. Azerbaycan’da Azıh Mağarasında 300.000 yıl öncesi Alt Paleolitik dönemine ait, içinde ayı kafataslarının saklandığı gizli bir yer bulunmuştur. Bu kafataslarından birinde birbirlerine paralel yedi çizgi sıralanmış, en üstte (sayı birimi göstergesi olarak) enlemesine bir çizgi çizilmiştir. (25) İster öküz ve kızıl akbaba gibi hayvan kafatası ister insan kafatası kültünün izlerine, insanlığın en eski kültürlerinden olan M.Ö. VIII-VII binyıllara ait Türkiye’nin Çatalhöyük ve Çayönü gibi en eski yerleşim merkezlerinde (komplekslerinde) de rastlanmaktadır.(26)
Kafatası, içki kabı olarak yaygın bir şekilde Tibet’te kullanılmıştır. B. Laufer, farklı milletlerin farklı dönemlerde kafatası kullandıklarına dair geniş bilgi toplamıştır. Onun araştırmalarından, akrabalarının ve arkadaşlarının kafataslarını içki kabı olarak kullanan Amerika ve Avustralya kabileleri de dâhil olmak üzere, dünyadaki bütün halklarda bu kültün olduğu anlaşılmaktadır. Bununla beraber Laufer’in örnek verdiği bazı benzetmelerin esasa dayandırılmadığını da belirtmek gerekir. Meselâ, Edda’da kafatasının içki kupası olarak kullanılması kültüne dair bulunduğu atıf doğrulanmamıştır.(27)
Diğer araştırmacı A.L. Andrews, Odin’e akıl veren (ve konuşan) Mimir başından (kafatasından) hareketle Edda’da Mimir kafatasının içki kabı olarak kullanıldığına dair aynı şeyleri ispat etmeye çalışır.(28) Daha sonra J. Lindow, bu yorumlamayı “romantik” bularak Mimir kafasının (kafatasının) içecek kabı olarak kullanıldığına dair gerçeğe dayalı hiçbir delilin bulunmadığını belirtmiştir. (29)
Yukarıda mezkûr delillerden hareketle kafatası kültünün her kavme mahsus “yerel” özellikler taşıdığı kanaatine varmak mümkündür. Hayvana veya insana ait kafatası akıl almak için kullanıldığı gibi, içecek kabı olarak da kullanılmış olabilir. İçecek kabı olarak kullanılan kafatasları düşmana veya arkadaşa ait de olabilir. Ayrıca zaman faktörünü göz önünde bulundurmak gerekir ki, zamanla bu kültün aynı halkta bile şekil değiştirmesi mümkündür.
Kafataslarının bu tür özelliklerinin incelenmesi, kafatası kültünün “yerel” özelliklerinin tespit edilmesine imkân sağlar. Yukarıda zikredilen bilgilere dayanarak sadece Hunlara ve İskitlere mahsus kafatası kültünün özellikleri üzerinde durmak istiyoruz:
1) İskitler ve Hunlar, düşmanlarının kafataslarını savaş ganimeti olarak biriktirmişlerdir;
2) İskitler ve Hunlar düşmanlarının kafataslarını değerli metallerle kaplayarak içecek kabı olarak kullanmışlardır;
3) savaşta düşmanlarının kellesini alan İskitler ve Hunlar, toplumda itibar kazanmış ve bir kupa şarapla ödüllendirilmişlerdir;
4) savaşta düşmanlarının kafasını uçuran İskitlerin ve Hunların savaşta kazandıkları ganimetler kendilerine bırakılmıştır;
5) İskitlerde ve Hunlarda kafatası kültünün kutsal önemi gibi, aynı zamanda askerlerin savaşta ne kadar iyi savaştıklarını denetlemeyi sağlayan pratik yönü de olmuştur.
Şunun altını bir daha çizmek gerekir ki, İskitlerdeki ve Hunlardaki ancak bu benzerliklerin tamamı bir araya getirildiğinde, bu iki halkta kafatası kültünün aynı özelliklere, en önemlisi de bu kültün özgünlüğüne işaret etmektedir.
İSKİTLERİN VE TÜRK HALKLARININ DİNLERİNDE KILIÇ KÜLTÜ
İskitlerin ve Hunların Dinlerinde Kılıca Tapma
Herodot, İskitlerin Ares’e tapma sürecini şöyle tasvir etmektedir:
“İskitlerin her bölgesinde Ares için, açık bir mekânda çalı çırpıdan dağlar şeklinde birbirlerinin üzerine yığılmış üç aşamalı ve uzunluğu ile genişliği hemen hemen aynı, ama yüksekliği uzunluğuna ve genişliğine nispeten daha az olan mabetler dikilir. En üstte üç tarafı düz olan, dördüncü tarafında da girişi olan dikdörtgen şeklinde bir alan oluşturulur. Kötü hava durumlarında bu inşaat daima çöker. Dolayısıyla her yıl buraya yüz elli yük çalı çırpı getirilir. Her tepenin başına eski demir kılıç yerleştirilir. İşte bu kılıç, Ares putudur. Bu kılıca her yıl diğer Tanrılara olduğundan daha fazla at ve büyükbaş hayvan getirilip kurban kesilir”. (30)
Pan Ku’nun derlediği “Han Şu”(31) ve onun daha sonraki ilâvelerinde Asya Hunlarının kılıca taptıklarından bahsedilmektedir. Kao Chu-hsun özellikle bu konuyu ele aldığı makalesinde bütün bu bilgileri bir araya getirmiştir. Bunlara aşağıda yer verilecektir.
Ch’ing hanedânından Wang Hsien Chien “Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da şöyle yazmaktadır: “Hükümdâr Hsiu Chu’nun (başka bir ifadeyle Siu Tu) Gökyüzüne tapmak için hazırlanan metal askerleri ve Ching Lu kaması için Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlara bakınız”. (32) Xiongnu (Hsiung-nu) ile ilgili kayıtlarda, Hunların hükümdarı Lao-Şang Şan-yu’nun iki Çin elçisiyle beraber dağ tepesine çıktığı, orada beyaz bir atı öldürdükleri ve hükümdarın, atın kanına şaraba bandırılmış Ching Lu kamasını daldırdığına dair yukarıda bahsedilmiş olan bilgiler bulunmaktadır. (33)
Çince kaynaklardan alınmış olan bu iki kayıtta, “ching lu”nun, “kılıç” veya “kama” anlamına gelen Türkçe bir kelimenin Çince eski fonetik karşılığı olduğu belirtilmektedir. Kao Chu-hsun, makalesinde “ching-lu” kelimesinin anlamını geniş bir şekilde ele almaktadır. F. Hirth, K. Shiratori ve B. Karlgren’le aynı fikirde olan Kao Chu-hsun, “l” ve “r” ünsüzlerinin birbirine dönüşebilirliğine de dayanarak “ching-lu”nun çift yüzlü kama anlamında kullanılan Türkçe “kyngrak/qingrak” ve Moğolca “kingara” kelimelerinin Çince fonetik karşılığı olduğunu ileri sürmektedir.(34) Bu tür kamalara Yunanlılar “akinakes” diyorlardı. Daha önce de bahsedildiği gibi, Herodot’ta da İskitlerin kılıca taptıklarına dair kayıtlar vardır. Kao Chu-hsun, Han hanedânının tarihi olan “Han Şu”yu, bu kitabın Çinli tarihçiler tarafından düzenlenmiş olan daha sonraki ilâvelerini ve kutsal (ilahî) kılıçla ilgili çağdaş araştırma çalışmalarını esas alarak İskitler ve Hunlarda kutsal kılıç kültünün aynı olduğunu belirtmektedir.
Kao Chu-hsun’a göre Sima Qian, eski Hunların dokuz kat Gök’e (gökyüzünün dokuz tabakasına) taptıklarına işaret etmektedir. Bu dokuz tanrıdan sadece bir tanesine, kutsal Ching-Lu kılıcına sunaklar dikmişlerdir.(35) İskitler de sadece kılıç tanrısı olan Ares’e sunaklar dikmişlerdir.(36) Hunlarda ve İskitlerde ching-lu kılıcı, insan biçimindeki Savaşçı Tanrı kültüyle özdeşleştirilmektedir. Bunun delillerini şu aşağıdaki alıntılarda bulmak mümkündür.
“Coğrafya ile ilgili Risale”nin ilâvesi olan “Han Şu”da: “Yun Yang’da (37) hükümdâr Hsiu Chu’nun, gökyüzüne tapmak için dikilmiş olan metal [veya altın] askerleri ve üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denmektedir. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nde geçen diğer kayıtta da: “Yun Yang’da hükümdâr Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek amacıyla dikilmiş olan üç Ching Lu Shen mabedi vardır” denilmektedir. Hsiu Chu, Batı Hunlarına ait kabilelerin hükümdarıdır. (38)
Böylece yukarıda mezkûr Çince kaynaklardan alınmış olan kayıtlara dayanarak “Göklerin metal [altın] savaşçısı”nın, başka bir ifadeyle “Metal tanrı”nın ve “kutsal Ching Lu kaması”nın aynı İlah’ın anlamsal hipostazı olduğunu, daha doğrusu Hunlarda da, İskitlerin Ares’ine benzer Savaş Tanrısı olduğunu tespit etmek mümkündür.
Geriye sadece son meseleyi açıklığa kavuşturmak kalıyor. “Han Şu”daki “Kurban Risalesi”nden alınan yukarıda verdiğimiz alıntıdaki, Ching Lu mabetlerinin hükümdar Hsiu Chu’nun hürmetine kurban kesmek için dikildiğine dair görüşe katılmıyoruz. “Han Şu”nun 96.bölümünde Çin kumandanı Piao Chi’nin (başka bir ifadeyle Huo Qubing) Çin’e göre daha batıda olan Hunların topraklarını fethettiğinden, Hun kabilelerinin hükümdarları Hong Ye’yi ve Hsiu Chu’yu teslim olmaya zorladığından ve sonra bu fethettiği yerlerde ilk defa kaleler inşa ettiğinden bahsedilmektedir. (39)
“Han Şu”nun 68.bölümünde M.Ö. 121 yılının yazında kumandan Huo Qubing’in Çin’e göre daha batıda bulunan topraklara saldırıp, Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun taptığı Altın Gökyüzü Adamını ele geçirerek Batı Hunlarını mağlup ettiğine dair bilgiler vardır. (40) Hunların hükümdarı (Şan Yu), kendisine bağlı iki kağanın Çin’e karşı koyamadığını duyunca öfkelenip onları öldürmeye karar verir. Ölesiye korkan kağanlar Çin’in hâkimiyeti altına girmeye karar verirler. Ancak daha sonra Hsiu Chu kararından döner ve Hong Ye onu öldürdükten sonra Hsiu Chu’nun ordusunu kendi ordusuna katarak Çin’e teslim olur. Çin imparatoru onu tahtından eder ama unvanını bırakır. Hsiu Chu’nun ailesi ise köleleştirilir. O zaman 14 yaşında olan oğlu Mi-ti Sarı Kapıların ahırına imrahor olarak tayin edilir. Çinliler Mi-ti’ye, babası Hsiu Chu’nun altın savaşçı heykeli (chin jen) yaptırmasından dolayı Chin Mi-ti adını verirler. “Chin”, “altın” anlamına gelmektedir . (41) Daha sonra Chin Mi-ti imparatorun sağ kolu olur ve sarayda yüksek konuma gelir. (42)
Kao Chu-hsun, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için yapılmış mabetlerin Hsiu Chu ailesinin değil, bütün Hunların mabetleri olduğu görüşünde ısrar etmektedir. Bunun delili de şu aşağıdaki hususlardır: Birincisi, yukarıda bahsedildiği gibi, Altın Gökyüzü Savaşçısı’nın (Adamının), Hunların hükümdarı Hsiu Chu daha hayattayken ele geçirilmiş olması gerçeğidir. Bu, Demir Savaşçı ve Kılıç kültlerinin, hükümdarları Hsiu Chu öldükten sonra Hunlar tarafından oluşturulmayıp hükümdarın vefatından çok önce de varlığını sürdürdüğünü ispatlamak için yeterli bir gerekçedir. İkincisi de, Yun Yang’daki Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin temellerinin, M.Ö. 61 yılında yani hükümdâr Hsiu Chu’nun vefatından 60 yıl sonra; M.Ö. 85 yılında vefat eden oğlu Chin Mi-ti’nin ölümünden 25 yıl sonra; Çin İmparatoru Wu’nun vefatından bir yıl sonra atıldığı gerçeğidir.(43) Kao Chu-hsun’un görüşüne katılarak şunu ilâve edebiliriz ki, “Kurban Risâlesi”nde Ching Lu kaması için dikilmiş mabetlerin Hunların hükümdarı Hsiu Chu’nun ismiyle bağdaşlaştırılma sebebi, Hunların savaş tanrısı ile hükümdarlarının isimlerinin aynı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu da hükümdar Hsiu Chu’nun ismini, Hunların savaş tanrısının adından aldığı anlamına gelmektedir . (44)
Low and Philosophy Animations
What is Love? BBC Philosophy Animations Feature Sartre, Freud, Aristophanes, Dawkins & More
The BBC’s recent series of Nigel Warburton-scripted, celebrity-narrated animations in philosophy haven’t shied away from the hard questions the discipline touches. How did everything begin?What makes us human?What is the self?How do I live a good life? In all those videos, Gillian Anderson, Stephen Fry, and Harry Shearer told us what history’s most thought-about thinkers have had to say on those subjects. But for the latest round, Warburton and The Hobbit‘s Aidan Turner have taken on what some would consider, at least for our practical purposes, the trickiest one of all: what is love?
You might not turn to Jean-Paul Sartre, life partner of Simone de Beauvoir, as a first love consultant of choice, but the series devotes an entire video to the Being and Nothingness author’s theories on emotion. The freedom-minded Sartre sees the condition of love as a “hazardous, painful struggle,” one of either masochism or sadism: “masochism when a lover tries to become what he thinks his lover wants him to be, and in the process denies his own freedom; sadism when the lover treats the loved one as an object and ties her down. Either way, freedom is compromised.”
Have we any lighter philosophical perspectives on love here? Well, we have a variety of philosophical perspectives on love, anyway: Aristophanes’ creation myth of the “missing half,” Sigmund Freud and Edvard Westermarck’s disagreement over theOedipus complex, and the conviction of “psychological egoists” from Thomas Hobbes to Richard Dawkins that no such thing as strictly selfless love exists. The philosophy of love, like love itself, can get complicated, but the clear and witty drawings accompanying the ideas discussed in these videos can help us envision the different ideas they encompass. Should you need even clearer (or less witty) illustrations on the subject, you could always turn to Love Is…, though I have a feeling you’d find that solution a bit too simple.
Watch all of the animated videos in the What is Love? playlist here.
Related Content:
What is the Self? Watch Philosophy Animations Narrated by Stephen Fry on Sartre, Descartes & More
What Makes Us Human?: Chomsky, Locke & Marx Introduced by New Animated Videos from the BBC
How Can I Know Right From Wrong? Watch Philosophy Animations on Ethics Narrated by Harry Shearer
Download 130 Free Philosophy Courses: Tools for Thinking About Life, Death & Everything Between
Lovers and Philosophers — Jean-Paul Sartre & Simone de Beauvoir Together in 1967
Colin Marshall writes on cities, language, Asia, and men’s style. He’s at work on a book about Los Angeles, A Los Angeles Primer, and the video series The City in Cinema. Follow him on Twitter at @colinmarshall or on Facebook.
http://www.openculture.com/2015/08/what-is-love-bbc-philosophy-animations-feature-sartre.html
ALTIN ÖĞÜTLER..!
ABD’li ünlü işadamı ve yatırımcı Warren Buffet’tan altın değerinde öğütler..
KAZANÇ ÜZERİNE:
Asla tek bir gelir kapınız olmasın.
İkinci bir kaynak oluşturmak için yatırım yapın.
HARCAMA ÜZERİNE:
İhtiyacınız olmayan şeyleri almaya devam ederseniz,
bir gün ihtiyacınız olan şeyleri satmak zorunda kalırsınız.
TASARRUF ÜZERİNE:
Harcamalarınızdan sonra artan parayı biriktirmek yerine;
biriktirdiklerinizden sonra artan parayı harcayın.
RİSK ÜZERİNE:
Bir nehrin derinliğini, iki ayağınızla birden ölçmeye kalkışmayın.
YATIRIM ÜZERİNE:
Bütün yumurtalarınızı tek bir sepette saklamayın.
BEKLENTİLER ÜZERİNE:
Dürüstlük çok pahalı bir hediyedir; ucuz insanlardan beklemeyin.
SEVDİKLERİNİZ İÇİN MUTLAKA PAYLAŞIN..!
————————————————-
Takip Et ► Saglikhaberleri.com.tr
👍 Beğen ⤵ Paylaş

HANGİ ORGAN NE KADAR SÜREDE YENİLENİYOR..!
Bilim adamları, vücuttaki organların yaşlanma sürecini aydınlattı. Göz ve beyin dışında kalan tüm organlar kendini yenileyebiliyor ve böylece vücudumuz hayat boyu 10 yaşın altında kalmayı başarabiliyor.
İngiltere’de yayınlanan Daily Mail gazetesinin haberine göre bu durumun nedeni, hücrelerin yenilenmesi yani eski hücrelerin yerini yeni hücrelerin alması olarak açıklanıyor.
Ancak bu “kalıcı gençlik” durumundan nasibini alamayan şanssız organlar da yok değil. Beyin, gözler ve sinir sistemi kendini yenileyemiyor.
Beyinde; koku alma ve öğrenme merkezleri haricindeki diğer hücreler, tıpkı tam anlamıyla oluşumunu tamamladıktan sonra yenilenemeyen sinir sistemi ve kornea haricinde yenilenemeyen gözler gibi, yaşlanmaya karşı direnemiyor.
KALP KENDİNİ 20 YILDA YENİLİYOR
Yıllarca kalbi oluşturan hücrelerin doğduktan sonra değişmediği sanıldı.
Ancak New York Üniversitesi’nden Dr. Piero Anversa tersini ispatlamayı başardı. Kalbin kendini yenilediğini belirten Anversa bunun en az 20 yıl aldığını kaydetti.
SAÇLAR KENDİSİNİ 3-6 YILDA YENİLİYOR
Yaklaşık 100 bin adet olan saçların her bir teli ayda 1.25 santimetre uzuyor.
Dolayısıyla saçların kaç yaşında olduğu da saçın uzunluğuna göre değişiyor.
MİDE DUVARI KENDİSİNİ 3-5 GÜNDE YENİLİYOR
Midedeki asit karşısında hücrelerin dirençli olmadığını belirten İsveç-Karolinska Enstitüsü’nden Jonas Frisen, hücrelerin 3 ila 5 gün arasında yenilendiğini vurguladı.
Ancak nikotin, hücrelerin yenilenmesini ağırlaştırıyor.
BAĞIRSAK KENDİSİNİ 2-5 GÜNDE YENİLİYOR
Midede olduğu gibi bağırsaklarda da hücrelerin zor şartlar altında olduğunu söyleyen İsveçli Dr. Frisen
bu hücrelerin hızla yenilendiklerini ve bu sürenin 2 ila 5 gün arasında değiştiğini ifade etti.
İSKELET SİSTEMİ KENDİSİNİ 10 YILDA YENİLİYOR
İskelet de vücudun sürekli kendini yenileyen bölümlerinden biri.
Kemiklerin 10 yılda bir tam anlamıyla kendini yenilediği tahmin ediliyor.
DİL KENDİSİNİ 10 GÜNDE YENİLİYOR
Tat moleküllerini sinirler yoluyla beyne ileten dilde bulunan 10 bin tomurcuğun her birinde 50 hücre bulunuyor.
Bu hücreler her 10 günde bir kendini yeniliyor.
KARACİĞER KENDİSİNİ 6 AYDA YENİLİYOR
Yağ, protein, şeker ve kan yapımı için gerekli olan maddeleri depolayan karaciğer vücudun en güçlü organlarından biri.
İngiltere Karaciğer Vakfı tarafından yapılan açıklamaya göre karaciğerin kendini yenileme süresi 6 ay.
AKCİĞER KENDİSİNİ 1 YILDA YENİLİYOR
Akciğerde hücreler farklı periyotlarda yenileniyor. Bu da havanın temizliğine, sigara içilip içilmemesine göre değişiyor.
Yenilenme süresi ise altı ayla bir yıl arasında…
GÖZLER YENİLENMİYOR
Gözler, kornea tabakası haricinde kendini yenileme özelliğine sahip değil. Zaman geçip yaş ilerledikçe gözleriniz de sizinle birlikte yaşlanıyor.
Aynı şekilde beyin hücreleri de kendini yenileyemiyor ve yaşlanıyor.
Hangi Saatlerde Hangi Organlarımız Yenileniyor?
Yaşam şeklimizi de bu saatlere göre düzenlediğimiz takdirde bu yenilenmeye katkıda bulunabilirsiniz. Örneğin akşam saat 11 de uyumazsak, saat 11 de kendini yenilemeye başlayan safra kesesi bu görevini yapamaz, ve ertesi günü yeterli performansta çalışamaz. Bununla birlikte göz altındaki torbalar ve şişkinlikler safra kesesinde çamur veya taş olduğunun bir belirtisi olabilir.
Bunun için en az haftada 3 gece saat 11 de uyumamız gereklidir.
İşte organlar ve saatleri:
23 – 01 arası : Safra Kesesi
01 – 03 arası : Karaciğer
03 – 05 arası: Akciğer
05 – 07 arası : Kalın bağırsak
07 – 09 arası : Mide
09 – 11 arası : Dalak, Pankreas
11 -13 arası : Kalp
13 -15 arası : İnce bağırsak
15 -17 arası : Mesane
17 -19 arası : Böbrek
19 -21 arası : Kalp Kası
21 – 23 arası : Bedenin Isıtılması
SEVDİKLERİNİZ İÇİN MUTLAKA PAYLAŞIN..!
———————————
Daha Fazlası İçin Sayfamızı Takip Edin 👉 Saglikhaberleri.com.tr
👍 Beğen ⤵ Paylaş
ATTİLA’NIN TORUNLARI SEKELLER
Sekelistan, masallardaki gibi neredeyse hiç bilinmeyen bir ülke. Sekelistan Karpat Dağları’nın doğusunda (Romanya) Transilvanya’nın batısında yer alıyor. Yüzölçümü yaklaşık 13 bin 500 kilometrekare, nüfusu ise 700 bin civarında Romanya’nın işgali altında bir Turan yurdudur.
Sekeller, Macar lehçelerinden birini konuşuyor. Soydaşları, Macaristan, Macarlarla yüzde, yüz anlaşıyorlar. Sekellerin inanışlarına göre; Atilla’nın 453’te ölümü ve devamında gelen Hun İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasında Karpat Havzası’nda muhkem bir yere çekilen 3 bin Hun savaşçısının torunlarıdırlar. 895’e dek burada varlıklarını devam ettirdiler. Ortaçağın Macar vakayinameleri de Sekeller’in Atilla’nın torunları olduklarını ve Macarlar geldiklerinde orada bulunduklarını kaydediyor.
Sekel kültürünün eski unsurları ile eski sosyal ve siyasi teşkilatlanmaları göstermektedir ki Sekellerin kesinlikle bir Türk boyu ile bağları var. Sekeller, eski Göktürk Alfabesi’ne çok benzer bir alfabe olan kendi alfabelerine sahip. Bu runik yazıt Eski Macar yazıtları arasında bulundu. Sekeller runik alfabelerini, Latin alfabesinin yanında günümüze kadar kullanıyorlar. Bu yazıtın ismi: ‘Székely-Magyar Rovásírás’tır.
Sekel milli bayrağı mavi ve üzerinde altın şansı bir güneşle gümüş rengi bir hilal olan bayrakları gök mavisidir. Sekellerin 6 boyu ve her boyun 4 kolu var. Ve birçoğunun adı Türkçe. Ayrıca, Sekeller Macar ağzıyla konuşmaları dillerinde Türkçe kökenli birçok kelimenin olması ve kullandıkları birçok kelimenin Türkçe kökenli olması Türk ve Macarlarının ortak bir atadan geldiğinin açık delilidir.
11. yüzyılın başından itibaren Sekeller önce güney sonra da batı sınırlarını korumak amacıyla çoğunlukla Transilvanya’da toplandılar. Burada teşkilatlanarak Latince olarak (zamanın resmi dili) Regnum Siculorum (Sekel Krallığı) dedikleri ülkelerini oluşturdular. Kayıtlara göre 1526’da Macar Devleti’nin çökmesinden sonra Osmanlı sultanları da Sekel Muhtariyeti’ni tanımış. Fakat Transilvanya’nın Macar yöneticileri daha sonra Muhtar Sekel Devleti’ni ortadan kaldırmak istedi. Bu müdahale bir takım savaşlar ve haklarını savunan Sekellerin isyanlarıyla karşılık gördü.
Sekellerin bu özerk durumu Avusturya İmparatorluğu’nun 18. yüzyılda Transilvanya’yı işgal etmesinden sonra daha büyük bir darbe aldı. 1848’de Avrupa’yı silip süpüren ihtilallar dalgası Transilvanya’ya ve Sekelistan’a da ulaştı. Sekeller kendi hükümetlerini kurmak istediler. Fakat Avusturya-Macaristan işgal yönetiminin katliamına maruz kaldılar. Macarlar ırkdaşları, Sekel ileri gelenlerini Macar İhtilalı’na katılıp siyaset işlerini Macarlar’a bırakmaya ikna etti. Sekeller bunu kabul ettiler ve askeri güçleri ile birlikte Macarlara katıldılar.
Sekelistan’ın parçalara ayrılmasından sonra, bölge ihmal edildi ve iktisadi olarak çöktü. Sonuç olarak birçok insan yurtdışına göç etti. Ancak Sekeller yok olmadı ve kim olduklarını da unutmadı. 1877’de Türk-Rus Savaşı esnasında Sekeller, Türk ordusuna yardımcı olmak amacıyla Sekel Lejyonu adıyla bir birlik kurdu.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çökmesi ve Macaristan’dan gerekli yardım alınamaması üzerine Sekeller, Sekel Cumhuriyeti’ni kurmayı denediler. Fakat Fransızlardan yardım alan işgalci Romanyalılar tarafından engellendiler. Sonuç olarak Sekelistan, Transilvanya ile beraber, Fransa ve İngiltere tarafından, onlara destek olan Romanya’ya bir ödül olarak verildi, Batılı güçler yerel halkın fikrini asla sormadı. Batı demokrasisi Sekeller için böyle işledi! Sekelistan hâlâ Romanya’nın baskısı altında. Halkı, insan hakları ihlallerine, ayrımcılığa, işkencelere maruz kalmakta ve kendi toprak ve milli kaynaklarından mahrum edilmekte. Kendi, alfabelerini kullanmaları da engellenmektedir.
Sekeller arasında ulusal uyanışın bayraktarlığını 1990 yılında Genç Sekeller Forumu adı altında kurulan küçük ama dirayetli bir teşkilat yürütüyor, Toplantılarında milli Sekel sembolleri kullanmaya başladılar. Genç Sekeller, Göktürk Alfabesi ile bağlantısı olan eski Sekel alfabesini yeniden canlandırdı. Yerleşim yerlerinin girişlerine bu alfabe ile yazılmış resmi yazılar asarak Sekellerin hâlâ var olduklarını, farklı olduklarını ve köklerini bildiklerini ortaya koydu. Bu kuruluş artık faaliyet göstermese de 1990 yılında başlatmış oldukları girişim, 2003 yılında kurulan Milli Sekel Konseyi adlı başka bir kuruluş tarafından devam ettiriliyor. Bugün Sekelistan’da bölgesel özerklik almayı hedefleyen güçlü bir hareket var. Sekeller artık kendi geleceğini tayin etme hakkının kullanılmasının dünyanın başka yerlerinde belli bir dereceye kadar kabul edilebilir olduğunu her geçen gün daha fazla farkında. Atilla’nın torunları Türkiye’deki kardeşlerinden dua ve yardım bekliyor!
Bosna Güneş Pramidi – Giriş kısmında Macar Sekel Yazıtları bulunmuştur.
Resim Kaynak: http://hunhir.hu/index.php?pid=ony&id=000715
TİBET’E ADINI VEREN TÜRKLER

Beşbin metreye yakın yükseltisi nedeniyle ‘Dünyanın Çatısı‘ olarak nitelendirilen Tibet, bugün daha çok mistik ve spiritüel denilebilecek yönleriyle bilinmektedir. Tibet’ten söz açıldığında akla Asya kıtasında geniş bir inanan topluluğuna sahip olan Budizm dini veya tarihsel ilişkiler nedeniyle ortaya çıkan Çin ve Hint medeniyetleri etkisi gelmektedir. Fakat bu makalede de göreceğimiz üzere Türklerin de dönem dönem Tibet’e kültürel ve dini anlamda önemli etkileri ve derin katkıları olmuştur.
Modern antropologlar genel olarak Tibetlilerin Mongoloid tipinde insanlar olduğu fikrinde birleşmişlerdir. Tarihçiler ve antropologlara göre Tibetlilerin ataları bugünkü Tibet’e Kuzeydoğu Çin’den ve Güneydoğu Asya’dan (Assam ve Burma) göç etmişlerdir.[1] Bu da bize Tibetlilerin, içinde Türk-Moğolların da yer aldığı birkaç ulusun genlerini taşıdığı bilgisini vermektedir.
Tibet-Türk İlişkileri
Çin ve Arap kaynaklarında Türkler ve Tibetliler arasındaki ikili ilişkilere özellikle değinilmiştir. Bu kaynakların bazılarında olaya yalnızca ikili ilişkiler boyutunda bakılmamış, Tibetlilerin Türklerle akraba olma olasılığı üzerine dahi birtakım yorumlar yapılmıştır. Elliot Sperling‘den öğrendiğimize göre 734 yılında Tibetliler ‘Dronmalön‘ adlı prenseslerini Göktürk kağanı ile evlendirmişlerdir.[2] Türk kağanlarının Çin’den zaman zaman prenses alıp evlendiği sıklıkla bilinse de bir Türk kağanının Tibetli bir prensesle evlenmiş olduğu pek dile getirilmemiştir. Bu durum, kültürel ve siyasi ilişkiler açısından önemli bir veri oluşturmaktadır. Marvin C. Whiting‘ın aktardığına göre ise bir dönem Çin’e saldıran Arski Türkleri ‘Nizuk İrkin‘ adlı bir liderin komutasında birleşmişlerdir. İlginçtir ki, Whiting‘e göre bu komutan ‘Tibetli Tegin Bolu‘dur.[3] Bu ismin Türkçe olduğu açıkça belli olmaktadır. 10. yüzyılda Gazne Devleti’nin başında Böri Teginadlı bir Türk sultan bulunmaktadır. Ayrıca Cengiz Han‘ın oğullarından birinin ismininBörü Tigin olduğu bilinmektedir. Tibetlilerin dönem dönem Türklerle birleşerek Çin’e akın yaptığı da bilinen bir durumdur. “Islam and Tibet: Interactions Along the Musk Routes” adlı eserde ise Tibetlilerin Türk olan Toghuzghuzlarla (Dokuz Oğuz olsa gerektir) iç içe yaşamış olduğu ve hatta Tibetlilerin aynı zamanda Türk olduğu ve liderlerinin de ‘Tibet Kağanı‘ ünvanına sahip olduğu bilgisi aktarılmaktadır.[4]
Andre Wink‘in aktarımından anlıyoruz ki, Orta Çağ Müslüman yazarlarına göre Tibetliler ve Türkler birbirine oldukça benzemekte ve iki kavim arasındaki farklılıkların anlaşılabilmesi onlara göre o kadar da kolay olmamaktadır. Bu yazarlara göre Türkler ve Kuzey Tibetliler Bronz Çağı’ndan itibaren aynı Orta Asya pankültürel alanına dahildirler. Bu dönemde dikilitaşlar ve arkeolojik değere sahip diğer bazı taş yapıtlar arasında benzerlikler görülmektedir [Resim 1,2]. Denilebilir ki, iki kavim arasında dönem dönem ortak kültürel ve teknolojik eşlik ve benzerlikler bulunmaktadır.[5]Minhaj-ud-Din‘e göre Tibet’te bulunan insanlar özellikle Türk ögeleri taşımaktaydı ve bu kişiler uzun yaylara sahip olan iyi birer okçuydu.[6]Idrısi‘ye göre ise Tibet toprakları Tibetli Türklerin vatanıydı. Burası otlak ve ormanlık bir bölge olup güçlü kalelerle korunan bir Türk ülkesiydi.[7] Tibetçe-İngilizce bir sözlük de hazırlayan ve Tibetoloji‘nin kurucusu sayılanAlexander Csoma de Körös, Macarların kökenini aramak üzere Orta Asya ve Tibet yollarına düşmüş ve özellikle Hunlar ve Uygurların yaşadıkları bölgeleri ziyaret etmek istemiştir. Körös, Macarların Hun Türkleri, Uygur Türkleri ve Tibetlilerle aynı ortak kökene sahip olduğunu ortaya koymuştur.[8]
Tibet Kaynaklarında Türk Tıbbı
Tibet-Türk ilişkisine yalnızca Arap ve Çin kaynaklarında rastlamamaktayız. Tibet kaynaklarında da Türklerden bahsedildiğini görebilmekteyiz. Tibet erken dönem tıp metinlerine bakıldığında o dönemde Orta Asya coğrafyasında yer alan bazı Türk devletlerindeki tıp bilgisi hakkında bazı bilgiler aktarılmış olduğunu görürüz. Volkan Acar‘a göre Türk tıbbı, Tibet’e komşu yerleşik tıp gelenekleri arasında sayılmaktadır.Acar‘a göre, Tibetliler Türklerin uyguladığı bazı tedavi yöntemlerini benimseyip, bunu kendi uygulamalarına dahil etmişlerdir. Tibet’te 728’de düzenlenen Uluslararası Tıp Konferansı’nın katılımcıları arasında Türk hekimler de bulunmaktadır. Bu hekimlerden birisi Drugu ülkesinden (Tibetliler Türkler’e Drugu veya Duruggu [Turukkuları hatırlatır],Türkistan’a Drugu-Yul derdi) Sengdo Ochen‘in “Üç Siyah Eser” adlı bir kitabı da bulunmaktadır. Ayrıca Sengdo Ochen, belirtildiğine göre ‘Cesetlerin Saçlarının Büyülü Aynası‘ adlı tıp sisteminin kurucusu olarak bilinirdi. Tibet kralı Trisong Deutsondöneminde tıbbi metinleri çeviren Tibetli ve yabancı çevirmenler arasında Türk hekimSengdo Ochen‘in de adı sayılmaktadır.[9]
Arkeolojik Eşlik ve Benzerlikler
Tibetliler ve Türkler arasında arkeolojik bulgular yönünden birtakım benzerlikler bulunduğu görülmektedir. Michael Walter‘a göre ‘Bong So‘ denilen Tibet kral mezarları İskit Türk kurganlarının Tibet’teki karşılığıdır. Walter, bu kurganlarda aynı Türklerde olduğu gibi at kurban edildiği bilgisini aktarmaktadır.[10]John Vincent Bellezza‘ya göre Güney Sibirya’daki Tashtyk Türk kültürüne ait çok sayıda dikilitaş ve ahşap iskeletli mezarın birebir benzerleri Tibet topraklarında da yer almaktadır. Özellikle ikili sıra halinde arka arkaya kuzey-güney yönlü dikilmiş sütunlar her iki coğrafyada da benzer olarak görülebilmektedir. Bellezza‘ya göre Türklere ait olan mezar yapılar, özellikleri ve tasarımları bakımından Tibet tapınak-mezarlarını andırmaktadır. Yine Türklere ait olan dört köşeli mezar yapıları Tibet’teki Zhang-Zhung tapınak-mezarlarına fazlasıyla benzemektedir.[11] Türklerde bu tür tapınak-mezarlara Ming T’ang denirdi. Ayrıca Türklere ait olan ve özellikle Saymalıtaş’ta görülen kaya resmi motifleri ile Tibet dağlarında resmedilmiş olan kaya resmi motifleri arasında da büyük paralellikler göze çarpmaktadır [Resim 3,4]. Bunun yanında, Tibet tapınaklarında [Resim 6] ve ev kapılarında nazarlık olarak kullanılan bazı sembollerin Türkler’den Tibet’e geçmiş olması büyük ihtimaldir [Resim 5]. Türklerde Kün-Ay (Güneş-Ay) olarak bilinen bu sembolü Çu Türkleri bayraklarında da kullanmıştır. Emel Esin‘e göre günümüz Türk bayrağının kökeninde bu Kün-Ay sembolü yer almaktadır. Tibet köy evlerinde Anadolu köy evlerinde olduğu gibi kapılarda nazarlık ve evin kapı-üstü veya çatı kısmında ise bereket sembolleri olan boğa ve koç boynuzları asılmış veya çakılmış halde bulunmaktadır. Ayrıca, Türklerde Şamanizm’in bir uygulaması olarak yapılan kutsal yerlerdeki kayalara çaput bağlama geleneğini Tibet’te de görmekteyiz. Üstelik Tibet’te bu Şamanist uygulamanın görüldüğü yerlerden birinin adı Tengri Nor‘dur [Resim 7]. Bu eşlik ve benzerlikler erken dönemlerde ve sonrasında Türklerin Tibet topraklarına ulaşmış olabileceği yönünde güçlü kanıtlar sunmaktadır.
Tibet ve Türklerde Ortak İnançlar
Tibetliler ve Türkler arasında inanç bağlamında da çok sayıda benzerlik bulunmaktadır. Bilindiği üzere Bozkurt Türklerde en kutsal motiflerden biridir. Giray Fidan‘a göre bozkurt Türk ve Tibet milletinin kültürlerinde önemli bir yer işgal eden ortak noktalardan biridir. Fidan‘ın aktardığına göre Tibet destanlarında bozkurttan sıklıkla tanrısal bir varlık olarak bahsedilir. Bozkurt sembolünün Hotan’da ortaya çıkarak Hindistan üzerinden Tibet’e geçmiş olma ihtimali kuvvetlidir. İlginçtir ki, Tibet geleneğinde bozkurta binen ya da bozkurt kafalı bir tanrı hep kuzey veya kuzeybatı yönünde ve temel tanrı figürünün arkasında bulunur.[12]
Kira Van Dausen‘den öğrendiğimize göre Tuva ve Buryat Türklerinin kullandığı astronomik sistem Tibet astronomik sistemine oldukça benzemektedir. Tibet sistemi, bir şekilde Türk sisteminin elemanları aracılığıyla anlaşılabilir olmaktadır. Dausen‘e göre Tibet sisteminde yer alan ‘sok‘ yaşam enerjisi tanımlaması Türklerin ‘kut‘ inanışından alınmadır.[13]Bellezza‘ya göre gökyüzü kaynaklı inançlar hem Tibet’te hem de Orta Asya’da derin etkilere sahiptir. Ona göre bazı Tibet gök tanrılarının kaynağı Türklerin Gök Tanrısı Tengridir. Tengri‘nin bazı işlevleri aynı zamanda Tibet Gekhö baş tanrısını da yansıtmaktadır. Gök ve Gekhö. Türk kozmolojisinde olduğu gibi Tibet kozmolojisinde de evren üç özel bölüme ayrılır. Gökyüzü (Cennet), Yeryüzü ve Yeraltı. Yine Türklerde ve Moğollarda olduğu gibi Tibet kozmolojisinde de gökyüzü veya cennet dokuz kattan oluşmaktadır. Eski Tibet dini konusunda uzman olan Per Kvaerne‘ye göre Türklerin gök inanışının bir benzeri Tibet Tönpa Shenrab metinlerinde bulunabilir. Tibetliler de Türkler gibi gökyüzüne ‘mavi gök‘ veya ‘gökler biliyor‘ demektedir.[14]Alfred Stein‘ın aktardığına göre, bir gök tanrısının Tibet versiyonu olan ‘gnam lha‘ kelimesinin kökeni Türkçe’de aranmalıdır. Stein, ayrıca yakşa ve naga gibi Türkçe kökenli varlık isimlerinin Tibet mitlerinde bulunduğunu aktarmaktadır. Yine Stein‘a göre Tibetlilerin “Dru gu’i lha” adını verdikleri tanrı, Türklerin ‘Yol Tang re‘ dedikleri ‘Yol tanrısı‘ ile aynıdır.[15]
Tibet’in Budizm’den önceki dininin Şamanizm olduğu yönünde veya Şamanizm’in en azından Tibet’i etkilemiş olduğu yönünde ciddi kanıtlar bulunmaktadır. Eileen Kernaghan‘ın aktardığına göre Hofmann Tibet’teki erken dönem Şamanizm’inin daha önceki tarihlerde Sibirya’da ve Türkistan’da deneyimlenmiş olduğunu söylemektedir.[16]‘Bön‘ adı verilen bu şamanik inanç Brian Hodgson‘a göre Turan inançlarında köken bulmaktadır. Buryat ve Kalmuk Türkleri şamana ‘bö‘ derler. ‘Bön‘ ve ‘Bö‘ arasında bu yönden bir bağlantı kurulması da olasıdır. Kernaghan‘a göre Bön inancı kapsamında yer alan üç dünya mitolojisinde gökler, orta dünya ve yer birbirine ip veya merdiven ile bağlıdır. Bazen de bu üç dünyayı birbirine yaşam ağacı bağlar. Aynı kaynakta belirtildiğine göre yaşam ağacı Sibirya (Türk) şamanlarının gökyüzüne yolculuk yaptığı esnada üzerine tırmandıkları ağaç olarak bilinirdi.[17] Bunun yanında, Türk ve Moğol şamanlarının gırtlaktan çıkardıkları ses ve ritimler olan khöömei, daha sonraki dönemde Tibet dini ritüellerinde de aynı şekilde kullanılmıştır.
Görüldüğü üzere Türkler ve Tibet arasında tarihi, kültürel, arkeolojik ve mitsel benzerlikler fazlasıyla bulunmaktadır. Bu eşlik ve benzerlikler o kadar fazladır ki, iki coğrafya arasında kültürel ilişkiden daha fazlası olduğu yönünde bulgulara sahibiz. Türkler sadece Tibet ile kültürel ve siyasi ilişki kurmamış, onlar Tibet’i Tibet yapan oluşumun en önemlilerinden birisi olmuştur. Bugün Tibet üzerinde Çin ve Hint etkisi görülse de bir zamanlar Türklerin de ciddi anlamda Tibet üzerinde kurucu ve dönüştürücü etkisi olduğu söylenebilir. Peki adına ‘Tibet’ denilen bu kutsal yere ismini veren kavim hangisidir? Tibet’e Tibet ismini veren Türkler olabilir mi?
Tibet’e Adını Veren Türkler
İlk olarak, Arap kaynaklarına baktığımızda ilginç bir duruma rastlamaktayız. Tsepan Wangchuck Deden Shakabpa‘nın Arap kaynaklarından aktardığına göre Arap yazarların Tibet’e ‘Tüpüt‘ veya ‘Tüpüt Kaghan‘, yani ‘Tüpüt Kağanlığı’ adını verdiğini görmekteyiz. Barthold‘a göre ise adı geçen bu kelimeler Türklerin Orhun Yazıtları’nda da aynen görülmektedir.[18]Elliot Sperling‘e göre ‘Tibet‘ kelimesi Türkçe içinde ‘Tüpüt‘ şeklinde bulunur ve bu kelime Araplar’a ve Persler’e Türkler üzerinden geçmiştir.[19]Andreas Gruschke, ‘Tibet‘in Türkçe ‘Tübüt‘ şeklinde söylendiğini belirtir.[20]Tuğrul Korükek ise ‘Tüpütler’ adında bir Türk halkının mevcut olduğunu ve bu halkın bugün bilinen Tibetliler olduğunu söyler. Korükek, Tangut Türkleri’nin Tibetli olduğunu ve bu halkın Kansu’da bir devlet kurmuş olduklarını belirtir.[21]
Sadece benzerlik değil anlam olarak da Tibet kelimesinin kökeninde Türkçe’yi bulabilmekteyiz. En can alıcı noktaya ise Mustafa Sarıca‘nın şu satırlarında rastlamaktayız: “Bugün Tibet diye bilinen bölge Orhun yazıtlarında Tüpüt diye geçmektedir. Bölgedeki Türklerin yer yapısı nedeniyle dünyanın damı olarak nitelendirilen bu dağlık ve yüksek ülkeye ‘Tüpüt’ demeleri son derece uygun düşmüş ve bugün bütün dünya dilleri yüzyıllardır bu Türkçe kökenli adı kullanagelmişlerdir. Bu sözcüğe öncelikle Orhun Yazıtları’nda rastlıyoruz. Bir bölge ve ülke adı olarak geçen ‘Tüpüt’, bugün kullanmakta olduğumuz Tibet adlandırmasının o zamanki durumunu yansıtmaktadır”.[22]Divan-ı Lügat-ıt Türk‘te ise ‘Töpü‘, ‘bir dağın zirvesi‘ anlamında verilmektedir. Bazı Türkçe lehçelerinde ‘Tibet‘ isminin kökeni olan sözcükler şu şekilde bulunur:
Türkmen Türkçesi’nde ‘Depe‘, çoğulu ‘Depet (Tepet)‘,
Kazak Türkçesi’nde ise ‘Töbe‘, çoğulu ‘Töbet‘,
Başkurt Tatar Türkçesi’nde ‘Tüba’, çoğulu ‘Tübat‘,
Uygur Türkçesi’nde ‘Töpa‘, çoğulu ‘Töpat‘,
Kırgız Türkçesi’nde ‘Döbö‘, çoğulu ‘Döböt (Töböt)‘
olarak verilir ki, Thomas Baynes‘e göre bugünkü ‘Tibet‘e Tibetçe verilen isim ‘Stod-Bod’, ‘Tö-böt‘ olarak okunmaktadır.[23] Yani, özellikle birebir Kırgız Türkçesi’nde olduğu gibi. Anlaşıldığı üzere ‘Tibet‘ isminin kökeninde lehçe farklılıklarına rağmen hem fonetik hem de yazılış açısından Türkçe dili bulunmaktadır. Tepet, Töbet, Tübat, Töpat veyaTöböt hangisi dikkate alınırsa alınsın ‘Tibet‘ kelimesinin kökeni Türkçe olarak açıklanmış olmaktadır. Yani, ‘Tepeler‘ veya ‘En Yüksek Tepe‘. Yeri gelmişken söylenebilir ki, bugün ülkemiz sınırları içinde yer alan Artvin’in Şavşat ilçesine bağlı Cevizli köyünün eski ismi ‘Tibet‘tir ve bu köyde Kıpçak-Uygur kökenli insanlar da yaşamaktadır. Bu bölge yine, Tibet coğrafyasına benzer şekilde 3000 metrenin üzerinde dağlarla çevrilidir.
Sonuç
Tibet’in arka planında saklı kalmış Türklerle olan kültürel, dinsel, mitsel, arkeolojik ve siyasi ilişkilerin boyutu o denli etkilidir ki, bugün Tibet denildiği zaman akla Türk medeniyetinin de en az Çin ve Hint medeniyetleri kadar gelmesi gerekirdi. Fakat ne yazık ki ilgisizlik ve çalışma eksikliği nedeniyle durum böyle değildir. Türk ve yabancı bilim insanlarının çalışmalarıyla Tibet üzerindeki Türk etkisi ortaya çıkarılmaya başlanmıştır. Özellikle Tibet’in isminin itiraz edilemeyecek derecede Türkçe kökenli olması, üzerinde ısrarla durulması gereken konulardan biridir. Tibet kültürü, derin Türk tarihi ile ilgili gerçekleştirilecek araştırmalarda kilit rol oynama özelliğine sahip olma potansiyeline sahiptir. Bu yüzden bu konuya bilim insanlarımız derinlemesine girmeli ve çok yönlü Tibet-Türk ilişkisi hakkında daha çok bulguyu gün yüzüne çıkarmalıdır.
Kelpin Uyghurliri Téxi Éytip Tügitelmigen Bir Riwayet Muhemmed Baghrash
Kelpin Uyghurliri Téxi Éytip Tügitelmigen Bir Riwayet Muhemmed Baghrash


Uyghur Modernist Poetry: Three Contemporary Writers
Uyghur Modernist Poetry: Three Contemporary Writers

The Uyghur people, who live primarily in the Uyghuristan, have for many centuries held poetry and poets in high esteem. While many aspects of Uyghur life have been altered by social, cultural, and political change over the last century, the importance of poetry in Uyghur culture remains undiminished. Perhaps that’s why modernist poetry, which burst onto the Uyghur literary scene thirty years ago, initially inspired such vigorous debate. The modernists, overwhelmingly young and supremely confident, frequently locked horns with the old guard and stirred great interest among readers. In the second half of the 1980s, the modernists reshaped Uyghur poetry, and even conservative poets—loyal to an ancient tradition of strict meter and rhyme—were influenced by the fresh imagery and thematic range of the young avant-garde.
Among the most talented of that first generation of modernist poets was Tahir Hamut, born in Kashgar in 1969 and educated at the Central University for Nationalities in Beijing. His distinctive poems began appearing in Uyghur literary journals in 1986, and he continued publishing regularly for the next decade. In the late 1990s, he turned his attention to filmmaking, and directed a number of feature films, including the groundbreaking drama Ay guwah (The Moon Is a Witness). His production company, Izgil, has since become one of the most successful producers of Uyghur-language documentaries, advertisements, and music videos. Tahir’s poetic output trailed off in the early years of the new century, as his film career blossomed. Beginning last spring, though, he has enjoyed a midlife renaissance of poetic inspiration and productivity, arguably surpassing even his previous high point in the early 1990s. “The Past,” presented here, dates to this recent period in Tahir’s work, and evinces a concern with the passage of time: what changes, and what never seems to change.
Ghojimuhemmed Muhemmed, a poet of the same generation (b. 1971), occupies a somewhat different place in the Uyghur poetic scene. He began publishing poetry in 1990, while working in a cotton garment factory, and has kept up a remarkable literary pace in the last quarter-century, with work appearing regularly in nearly all major Uyghur-language literary journals. For the last ten years, he has worked at the Khotan City Bus Station. While Tahir Hamut was strongly influenced by Western poetry in Chinese translation, Ghojimuhemmed Muhemmed’s primary influences are predominantly Uyghur, and include both modern and premodern poetry. Comfortable in classical meter as well as free verse, Ghojimuhemmed draws deftly on the stylistic and thematic resources of both traditional and modernist poetry, and is therefore a difficult poet to classify. Some of his ghazals and other classically metered poems have a distinct modernist flavor, while his free verse can at times seem quite traditional in its themes. Ghojimuhemmed’s mastery of Uyghur poetic idiom allows him to play skillful variations on literary convention, often with poignant and powerful results. “Chronicle of an Execution,” one of his better-known works, is a grammatically innovative meditation on the timeless theme of war’s futility. Nearly every line ends in the accusative, with the subject of the sentence left unstated. The poem is comprised of images and thoughts that are offered, not explained, a technique which in Ghojimuhemmed’s hands charges the poem with a driving intensity.
By the turn of the twenty-first century, Uyghur modernism had matured into a complex movement with many streams and eddies. While modernist poetry itself is no longer controversial, some poets have staked out iconoclastic positions on the literary frontiers. In 2009, Osmanjan Muhemmed Pas’an announced the birth of the Nothingism (Héchnémizm) movement in a widely-circulated proclamation that touched off months of controversy in literary circles. While its exact principles remain subject to debate, Nothingism has nonetheless become a rallying point for a number of innovative and uncompromising young poets. Osmanjan, born 1981 in a village near Guma, remains one of the more prolific, and has published widely both online and in print journals. He lives in Ürümchi, where he works in publishing and bookselling. The poem included here, “Against Tradition,” is among his most ambitious, and probes at questions of knowledge, conformity, and community.
These three poems, by three of the most exciting poets working in Uyghur today, give a sense of the range and vibrancy of Uyghur modernist poetry. For thirty years, successive generations of modernists have pushed the limits of the possible in Uyghur poetry, and they show no signs of stopping.
© 2016 by Joshua L. Freeman. All rights reserved.
Altun Orda Xanliqining Dölet En’enisidiki Uyghur Izliri
Altun Orda Xanliqining Dölet En’enisidiki Uyghur Izliri
2016-02-27
OGUZMURAT奥古兹
Altun orda xanliqining dölet en’enisidiki uyghur izliri
A.melek. Özyetgin
(enqere uniwérsitéti til we tarix-jughrapiye fakultéti)
Türkchidin uyghurchilashturghuchi : ömerjan nuri
A1 . Bashlima
Aaaaaaahazirghiche altun orda xanliqining siyasi , iqtisadi we ijtima’i medeniyiti heqqide toluq tetqiqat meydan’gha kelmidi . Altun orda xanliqining tarixini tetqiq qilishta paydilinidighan matéryallar nahiyiti az bolup , tetqiq qilishqa yaraydighan birnechche parche yarliq bar . Bu yarliqlarni tarixi noqtisidinla emes , til-edebiyat noqisidinmu tetqiq qilish kirek. Bu yarliqlarni tetqiq qilghinimizda bezi atalghularni altun orda xanliqining teshkili qurulmisida nime menide qollan’ghanliqini toluq chüshen’gili bolmaydu . Bu mesilini birterep qilish üchün , altun orda xanliqining medeniyet asasini qurup bergen uyghur medeniyitige köngül burushqa toghra kilidu . Altun orda xanliqining teshkili qurulmisida qollan’ghan bu atalghular peqet turpan uyghurlirining puqrawiy höjjetliride uchiraydu .bu höjjetler qedimki uyghurlarning ijtima’i , qanuni , iqtisadi ehwalini chüshendürüp béripla qalmay , ijtima’i we til tarixi nuqtisidin mol matiryallarni öz ichige alghan .a.a
Aaaaaaabüyük medeniyet igisi bolghan uyghurlar chinggizxan dewridin bashlap mongghul ulusining en’enisini meydan’gha keltürüshte türtkilik rol oynighan . Altun orda xanliqidiki uyghurlarning tesiri bolsa chinggizxan dewridiki en’enelerning dawami qatarida qobul qilin’ghan . Qedimki uyghurlar yaylaq xelqliri arisida medeniyet tarqatquchiliq rolini oynap ,mongghul qebililirige nésturi’an we budda dinini tarqatqan . Uyghur medeniyiti bolsa ottura asiyada , chinggizxan’gha tewe ziminlarda özini namayen qilip turghan we bu tesir arqiliq özini özlüksiz yéngilap turghan.a
Aaaaaa1209- yili barchuq arttékin chinggizxan’gha tewe bolghandin kiyin , mongghullargha herbiy ,
Iqtisadi jehettin yardem bergen . Eyni chaghda tereqqi qilghan we medeni jama’et hisablinidighan uyghürlar mongghullargha tewe bolghandin kiyin chinggizxan we uning hakimiyiti uyghürlarning döletni idare qilish we medeniy bashqurush qa’idilirini qobul qilip jiq payda tapqan .tatatunganing qedimki uyghur yéziqini mongghullargha ögütishi uyghurlarning medeniyet nupuzini téximu ashurghan . Uyghürlar ilgiri qitanlargha döletni idare qilishni ögetkende bu yéziqinimu ögitip qoyghanken . Yéziqning muhimliqi bilen uyghurlar mongghullarning hökümiran sinipini terbiyilesh wezipisini üstige élish bilen birge teshkilatchi , bashqurghuchiliq salahiyiti we erbiye körgen , qabiliyiti bilen mongghullarning teshkili qurulmisida muhim rol oynighan . Chinggizxan hakimiyitining muhim dewr nuqtisi bolghan 1205-1210 yillarda , hakimiyet mergizi qurulup , eskiri we ijtima’i teshkilatlar yéngidin mergezge mergezleshtürülüp qurulidu . Chinggizxan hakimiyitidiki bu tunji özgirishler uyghürlarning sayiside , eskiri asasini mustehkemlep bergenliki bilen wujutqa chiqidu .a
Aaaaa13- esirning deslepki yérimida qara qurumdiki mongghul ordisiida uyghurlarning tesiri nahayiti küchlük édi . Ögüday xan qedimki türklerdiki ‹qaghan› unwani bilen textke chiqqan we uyghurlarning döletni idare qilish sisitimisini qollan’ghan .shunga ordigha uyghurlardin tallan’ghan ustaz , emeldar we meslihetchilerni élishqa bashlighan . Buning bilen bille 1235-1250.yillar arisida yene uyghurlarning ‹ortaq› dep atilidighan shirketliri shimali jonggodin gherbi yawrupagha qederki mongghullar teweligide tijaret qilishqa bashlighan . ‹ortaq› dep atilidighan shirketlerning xadimliri dölening elchisidek emel bilen , hetta ‹darughach›liq unwani bilen baj yighish wezipisinimu üstige alghanidi. Mongghullarning hökümet xizmitini ishligenlerning ichide uyghurlarning sani eng köp édi . Peqet uyghur meslehetchilerdinla 158 kishining barliqi xatirilen’gen.a
Aaaaaaamongghul xanliqliri ichide uyghurlarning medeniyet we teshkili jehette keng kölemde tesiri körsetken xanliq bolsa chaghatay we altun orda xanliqidur . Chaghatay xanliqi uyghurlarning ziminida qurulghanliqi üchün uyghur medeniyitining asaritide qalghan ,ilxanlar bolsa türk , ereb , parslarning tesiride özgiche dölet en’enisi shekillendürgen . Altun orda xanliqi bolsa yaylaq xaraktiridiki türki xelqlerdin terkip tapqan ‹deshti qipchaq› ta qurulghachqa , dölet teshkilati türklerningkige oxshashti.a
Aaaaaa’altun orda xanliqi uyghur medeniyitining tesiride bolush bilen birge , iqtisadi jehette yawrupadin paydilan’ghan bolsimu , medeniyet xehette uyghur medeniyiti ichide yashighan . Shunga altun orda xanliqi bilen
Uyghurlarning munasiwétini yéziq we alaqe en’enisi bilen iqtisadi xehettike alahidilikliri asasida sélishturimiz .a
A2 . Altun orda xanliqi bilen uyghurlardiki ortaq teshkili qurulmilargha bir nezer
A(1) altun orda xanliqining alaqe en’enisidiki uyghur izliri
Aaaaamongghullar yéziqni uyghurlardin ögen’gen bolghachqa xet-alaqe we tizimlash en’enisinimu uyghurlardin ögen’gen , altun orda xanliqining xet-alaqe en’enisi mongghul xanliqidin , yeni yiltizi bolghan uyghurlardin kelgen.a
Aaaaaaa’altun orda xanliqining alaqe en’enisi uyghurlarning xet-alaqe en’enisining tesiride shekillen’gen .islamiy dölet bolghan altun orda xanliqidiki xet-alaqide ereb yéziqining yénigha (qedimki) uyghur yéziqinng qoshup yézishmu katibxaneleridiki ‹ shöhretlik yéziq› ning
Hörmet yüzidin köp qollinilatti .diplomatiye bilen munasiwetlik birmunche atalghu uyghurlardin kelgenidi . Altun orda xanliqining katibxaneleridiki eng muhim atalghularning biri bolghan ‹yarligh›,‹bitig› uyghurlarning puqrawiy höjjetliridimu alahidirek qollinilidighanliqi ispatlanmaqta .a
Aaaaaabiz uyghurlarning puqrawiy höjjetliridinmu dölet yaki jama’et ichidiki xet-alaqilar türi we uslubi jehettin jiq tereqqi qilghanliqini köriwalalaymiz . Altun orda xanliqidiki höjjetlerning bir qismi bilen zamandash hisablinidighan uyghurlarning puqrawiy höjjetler arisida altun orda xanliqi tarxanlar üchün birilgen ‹yarligh› atalghusi bilen sélishturidighan az sandiki uyghurche höjjetlerdiki ‹
Yarligh ›,‹ulam yarligh ›,‹bir türü yarligh›,‹tuta turghu yarligh ›,‹bitig›,‹tuta turghu bitig› ibariliri uchiraydu . Buning bilen birge uyghurche puqrawiy höjjetler ichide , bolupmu baj tölesh buyrighi uslubidiki höjjetlerdimu ‹ yarligh › atalghusi uchiraydu .istilistik jehettin we mezmun hem teyyarlash uslubi jehettin ‹yarligh› atalghusining qollinishida perqler barliqini bayqaymiz . ‹yarligh›ning uslup alahidilikliri uyghurche puqrawiy höjjetlerdiki uslup bilen oxshash qollinilghan .a
Aaaaaa’altun orda xanliqining ‹yarligh› we ‹bitig›lerge
Basidighan tamghiliri qizil rengde bésilidighan bolup shekli uyghurlarning 4 burjeklik tamghisigha oxshaydu .buningdin bashqa tizimlash en’eniside uyghurlarda ‹ulu depter› dégen atalghu uchiraydu .bu chinggiz xan dewride ‹kökö depter› dep atilip xanzade we san’ghunlargha birilgen suyurghallar tizimlan’ghan . Altun orda xanliqida bu tüzüm nupus we baj üchün qollinilghan . Bundaq nupus tizimliri uyghurlarda basma halette saqlan’ghan .a
A(2) altun orda xanliqining iqtisadiy qurulmisidiki uyghur izliri
A1. Tijaret :a
Aaaaa’uyghurlarning ‹ortaq› dep atilidighan teshkilati (yaki shirkiti) 13-14.esirlerde sherq bilen gherb arisida tijaretni kéngeytish we maslashturushta muhim rol oynighan . Bundaq ‹ortaq› teshkilati altun orda xanliqida ‹bazirghan› dégen teng menidiki söz bilen mewjut bolghan . Altun orda xanliqigha a’it menbelerde ‹ortaq› sözi teweligidiki pars sodigerlerge qaritilghan bolup ,bu sözni xelq’araliq tijaret qilidighan sodigerlerge qarita qollan’ghan .buningdin ‹ortaq› namida tijaret qilidighan sodigerlerning mongghullar teweside qanchilik muhim rol oynighanliqini köriwalalaymiz.a
A2.bajlar :a
Aaaaaa’altun orda xanliqi teweside qollinilghan baj atalghulirining hemmisi uyghurche höjjetlerde uchiraydu.her ikki xanliqta ortaq qollinilghan atalghulardin‹alban›,‹qalan›,‹saligh›.‹yasaq›,‹tütün› hem xizmet we wezipe atalghuliridin ‹cherig›,‹qolush qoltqa›,‹ulagh›qatarliq ortaq atalghular qollinilghan .a
Alban :mongghullarde dihqanlargha qoyulghan
Hasharning omumi nami bolup , altun orda xanliqi teweside ‹ omumi baj › meniside qollinilghan . Ilgiri uyghurlarmu ‹qalan-yer béji›,‹qawut-mehsulat béji›,‹tütün-öyni birlik qilip alidighan baj›,‹kabin-toyluq béji› qatarliq bajlar üchün qollan’ghan ortaq baj namidur .a
Saligh : esli uyghurlarda yer igisi bax ornigha
Hökümetke wezipe öteydighan baj bolup , altun orda xanliqi tewesidimu oxshash menide qollinilghan .a
Yasaq : uyghurlarda ‹ omumi baj › meniside qollinilghan . Altun orda xanliqi teweside bolsa mehsulatning 10de biridin élinidighan we boysundurulghan qewmlerdin baj qilip bikitilgen .a
A3. Xizmet we wezipiler
Aaaaaaashexslerning döletke wezipe ötep birish ornigha pul yaki mal birish yoli bilen orunlaydighan xizmet wezipisidur . Uyghurlar bilen altun orda xanliqida ortaq qollinilghan atalghulardin töwendikiler bar.a
Cherig : uyghurlarda ‹eskerlik xizmiti› meniside qollinilghan bolup , altun orda xanliqi tewesidimu oxshash menide qollinilghan .a
Qolush : uyghurlarda ‹ xanliqining elchi yaki emeldarliri seperge chiqqanda puqralar teminlep birishke tigishlik at –yem we lazimetliklerning omumi nami› meniside qollinilghan bolup , altun orda xanliqi tewesidimu oxshash menide qollinilghan .a
Ulagh : uyghurlarda ‹ puqralar hökümetke birishke tigishlik at yaki min’gülük› meniside qollinilghan bolup , altun orda xanliqi tewesidimu ‹pochta , xewer yetküzüsh we dölet xizmiti ötewatqan kishi xalighan kishining öyidin xalighan haywanni élish we paydilinish hoquqi bar›dégen qanuniy menide qollinilghan .a
*****
Aaaaaaxulasilighanda , uyghurlar bilen altun orda xanliqi arisida sélishturghudek menbeler nahiyiti köp ,shunga altun orda xanliqining teshkili qurulmisi heqqide tarix yazmaqchi bolghanda , turpan uyghurlirining medeniyitige tayan’ghanda téximu qana’etlen’güdek netijilerge érisheleymiz .a
Salamet bolung!a
See Translation
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ … XIII
KISALTMALAR … XIX
I. CİLT
GİRİŞ … sf. 1
- – Kaynaklar sf. 2
- – Kaynaklar Üzerinde Çalışmalar sf. 6
I. KISIM
I. GÖK-TÜRKLERİN MENŞEİ MES’ELESİ sf. 11
- – Çıktıkları Yer Mes’elesi ve Asıl Yurtları sf. 11
- – Menşeile İlgili Efsanevi Rivayetler sf. 13
- – P’ing-liang Hunları ve Gök-Türklerle Bağlantıları sf. 15
II. DEVLETİN KURULUŞUNDAN ÖNCE GÖK-TÜRKLER sf. 17
- – Gök-Türklerin Tarih Sahnesine Çıktığı Sırada Orta Asya’nın Durumu sf. 17
- – Gök-Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı sf. 18
III. GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN KURULUŞU VE GELİŞMESİ sf. 20
- – Bumın Kagan Devri (542-552) sf. 20
- – Kara Kagan Devri (552-553) sf. 23
IV. GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN YÜKSELİŞ DEVRİ sf. 23
- – Mukan Kagan Devri (553-572) sf. 23
- – a- Mukan’ın Şahsiyeti sf. 32
- – Taspar Kagan Devri (572-581) sf. 33
- – I. Gök-Türk Devleti Döneminde Ülkenin Batı Tarafı ve İstemi Yabgu (552-581) sf.38
- – Taspar Kagan’ın Ölümü ve Taht Mücadelesi sf.41
V. GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN İKİYE AYRILMASI VE DOĞU GÖK-TÜRK DEVLETİ sf. 44
- – Işbara Kagan Devri (582-587) sf. 44
- – a- Çinli Casus Ch’ang Sun-sheng’in Gök-Türkleri Bölme Planı sf. 44
- – b- Işbara’nın Seferleri sf. 47
- – c- Sui İmparatorluğu’nun Gök-Türkleri Bölmek İçin Hazırladığı Fermanın Etkileri sf. 49
- – d- Işbara’nın Çin’in Siyasi Üstünlüğünü Kabul Edişi sf. 54
- – e- Işbara’nın Çin’den Askeri Yardım Alması sf. 57
- – Baga Kagan Devri (587-588) sf. 59
- – Tou-lan Kagan Devri (588-600) sf. 61
- – a- Ch’i-min’in Siyasi Güç Olarak Ortaya Çıkması sf. 65
- – b- Tardu- Yang Su Savaşı sf. 68
- – T’u-li’nin Çin’de Kagan Olması sf. 68
- – Tardu’nun Askeri Gücünün Bertaraf Edilmesi sf. 70
- – a- Tardu’nun Ch’i-min’i Ortadan Kaldırma Teşebbüsü sf. 71
- – b- Tardu’ya Karşı Büyük Askeri Harekat ve Töles Boylarının İsyanı sf. 72
- – Tardu’nun Sonu ve Ch’i-min’in Doğu Gök-Türk Devleti’nin Kaganı Olması sf. 73
- – a- Ch’i-tan İsyanı’nın Gök-Türk ve Çin Askerleriyle Bastırılması sf. 74
- – b- Ch’i-min’in Çinlileşmek İstemesi sf. 75
VI- DOĞU GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN KUVVETLENMESİ sf. 78
- – Shih-pi Kagan Devri (609-619) sf. 78
- – Ch’u-lo Kagan Devri (619-621) sf. 84
- – İl Kagan Devri (621-630) sf. 88
VII- DOĞU GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN ZAYIFLAMASI sf. 97
VIII- DOĞU GÖK-TÜRK DEVLETİ’NİN YIKILMASI sf. 101
IX- BATI GÖK-TÜRK DEVLETİ sf. 103
- – Tardu’nun Batı Alemiyle Münasebetleri sf. 106
- – Ch’u-lo Kagan, (Kül Tardu Şad ve Ta-nai Tegin) sf. 107
- – Batı Gök-Türk Devleti’nin Yeniden Kuvvetlenmesi ve Yıkılışı (She-kui ve T’ung Yabgu) sf. 112
II. KISIM
METİNLER … sf. 115
- – T’UNG-TİEN sf. 115
- – TS’E-FU YÜAN-KUİ sf. 133
- – TSU-CHİH-T’UNG-CHİEN sf. 170
SONUÇ … sf. 213
Gök-Türkler I-II-III, 1 cilt bir arada 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu Yayınları-2014,
Prof. Dr. Ahmet Taşağıl ISBN 978-975-16-2460-4
Uyghurlar/Basmıllar/Karluklar
Basmıllar
Basmılların adının Çince transkripsiyonu Pa-hsi-mi’dir.
Yaşadıkları toprakların bir diğer adı Pi-la Ülkesi idi.
Basmıllar, 603 yılı dolaylarında bildirilen Töles boyları arasında gösterilmezler [188].
Buna rağmen yine de Suei hanedanı devrinde (581-617) Turfan’ın kuzeyi,
Baykal Gölünün güneyi Kırgızların güney doğusunda
dağınık halde yaşadıkları ifade edilmişti. Tun-huang’a 9 bin li (yaklaşık 4500 km)
mesafede oldukları da vurgulanmıştır.
O sıralarda hane sayıları iki binden fazla idi [189].
Çin ile ancak 649 yılında ilk siyasi temaslarını kurabildiler.
her halde bundan önce Sir Tarduşlara bağlı idiler. Bulundukları yere göre bu karara varabiliyoruz.
Bu esnada başlarında Tou-mao tarkan Fei-lo-ch’a bulunuyordu [190].
Ondan da önce Gök-Türk kaganlığına tabi olarak yaşıyorlardı.
Bilge Kagan yirmi yaşında iken yani 703 yılında Basmılların üzerine
bir sefer düzenlediğini bildirmektedir.
Basmılların reisi Iduk Kut, vergisini ödememiş, bunun üzerine Bilge onları yenip
yeniden devlete olan yükümlülüklerini yerine getirmelerini sağlamıştı [191].
Enteresan olan bir başka nokta
Çin kaynaklarının 742 yılına kadar bir daha adlarından bahsetmemeleridir.
Bu durum fazla askeri güce sahip olmadıkları
ve Çin’e nazaran uzakta bulundukları sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Söz konusu yılda iyice kuvvetlenmişlerdi ki,
bu yüzden Uygurlar ile ittifak yaparak Gök-Türk kaganı Ozmış’ı öldürdüler [192].
Bundan sonra onların reisi A-shih-na Ho-la Bilge Kagan oldu [193].
Yardım talebinde bulunmak için Çin’e elçi gönderip teşekkür etti.
Karşılığında çin imparatoru Hsüan-tsung ona mor sivil elbise,
altın süslerle işlemeli kemer ve balık heybesi sundu.
Ancak, aradan üç sene geçmeden Karluklar ve Uygurlar tarafından mağlup edildi.
Yenilgiden sonra Turfan’a kaçan Basmıl reisi sonra Çin başkenti Ch’ang-an’a sığındı.
T’ang hanedanı imparatoru ona sol muhafızları generalliği unvanını tevcih etti.
Geride kalan insanları ise Uygur Kaganlığına tabi oldu [194].
Basmılların adı Şine Usu Yazıtında da beş yerde taşa kazınmıştır.
747’de Uygurların kaganı olan Bayan Çor (Mo-yen Ch’o),
diğer unvanı Tengride Bolmış İl-etmiş Bilge Kagan
kuzeydeki ve batıdaki kavimlerle savaşırken,
Basmıllar düşman olup onun merkezine doğru hareket etmişler,
kagan onları ilk etapta durduramamıştı [195].
Çünkü, o sırada Karluk ve Türgişlerle savaşıyordu [196].
Daha sonra muhtemelen 9. ayda mağlup etmiştir [197].
Bundan sonra ikinci kez daha onlarla savaşan Bayan Çor,
onların gücünü tamamen azaltmıştır [198].
Basmılların adı XI. Yüzyılda yeniden tarih sahnesinde görülmektedir.
Özellikle Doğu Karahanlılar zamanında iki defa adlarından bahsedilir.
Adı açıklanmayan Doğu Karahanlı hükümdarı Basmıl ve Çomullar üzerine
sefer düzenleyip onları mağlup etmiştir [199].
Yine Kaşgarlının zikrettiği ikinci Basmıl seferi yine aynı asrın ikinci yarısında
müslümanların yardım çağrısı üzerine Karahanlı ileri gelenlerinden Arslan Tegin tarafından
kırk bin kişilik ordu ile önce İli Irmağını arkasından Yamar (Emil) Irmağını geçerek
Yabaku reislerinden Büge Budraç kumandasındaki yedi yüz bin
gayri müslim askere karşı tertiplenmiştir.
Yedi yüzbin sayısı abartılı olmalıdır. Fakat, neticede Arslan Tegin,
Yabaku ve Basmıllara karşı büyük bir zafer kazanmıştır [200].
Yine aynı asırda Çin’in kuzey batısındaki Ordos-Alaşan bölgesinde
Basmıl boyunun adı geçmektedir [201].
Basmıllar sağlam yapılı sağlıklı enerjik insanlar idi. Ayrıca cesur oldukları vurgulanmıştır.
Avcılık ve nişancılıkla çok usta idiler. Ülkeleri çok karlı olduğu için tahtadan at yaparlar,
karların üzerinde hızla kayarak geyikleri takip ederlerdi.
Onların zırhı kalkana benzer ve başı yüksektir;
altına at derisinden kıl elbise (parça) koyarlar (yapıştırırlar); karın üzerine koyarlar.
Ağaç ayakkabı gibi ayaklarının altına bağlarlardı.
Eğer bayır aşağı ise üzerinde ilerleyerek geyikleri takip ederler, şayet düz arazide ise
geyiğe doğru sopaların yardımıyla ilerlerler; aynı kayık gibi,
yokuş yukarı ise elleri ile tırmanırlardı.
Her avda yakalanan geyikleri eve götürülüp yenilir. Sonra yerlerini değiştirirler.
Başka bir yere göç ederler.
Huş (kayın) ağacının kabuklarından yapılmış evlerde otururlar.
Kocalar saçlarını keserler ve kayın ağacı kabuğundan şapka yaparlardı [202].
Kaynakça
188. Bkz. SS 84. s. 1879, 1880; PS 99, s. 3203-4. Ayrıca bkz. Taşağıl, Töles…, s. 234-244.
189. TT (T’ung Tien) 1083; WHTK (Wen-hsien T’ung-k’ao) 2717c.
190. Chavannes, Additionalles.., s. 19; Salman, Basmıllar ve Beşbalık bölgesinin Diğer Türk
kabileleri, Marmara Üniv. Türklük Araştırmaları Dergisi, sayı 6, 1991, s. 166.
191. BK (Bilge Kagan Yazıtı), D, 25; ayrıca bkz. H.Salman, “Basmıllar ve Beşbalık Bölgesinin
Diğer Türk Kabileleri“, s. 165 vd.
192. Tafsilatlı bilgi için bkz. Taşağıl, “Gök-Türklerin Sonu ve Belgeleri“, Belleten, 236, s. 26-29.;
D.Sinor, The Cambridge History of Inner Asia, Cambridge 1990, s. 313.
193. A-shih-na adının burada kullanması çok ilginçtir. Bu durum bize Basmılların Gök-Türk
hanedanlığı ile olan yakınlığını sorusunu akla getirmektedir.
194. HTS (Hsin T’ang shu) 217B, 6143-44; WHTK (Wen-hsien T’ung-k’ao) 2717c.
195. Şine Usu, G, 4.
196. Şine Usu, G, 5.
197. Şine Usu, G, 7.
198. Şine Usu, G, 12, 13, B, 2.
199. DLT (Divan-u Lugat-it Türk), I, s. 459.
200. DLT, II, s. 312, III, s. 356; O.Pritsak, Karahanlılar mad. İA, VI, s. 260; Salman, aynı eser,
s. 177, 178.
201. Z.V.Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1980, s. 144.
202. TT aynı yer; WHTK 2717c.
Çin Kaynaklarına Göre Eski Türk Boyları, 2. Baskı (tıpkıbasım), sf: 53-55,
Türk Tarih Kurumu Yayınları-2013, Prof. Dr. Ahmet Taşağıl




![Makale-1996-01[1]](https://i0.wp.com/altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Makale-1996-011.jpg)
![Makale-1996-03[1]](https://i0.wp.com/altayli.net/wp-content/uploads/2014/08/Makale-1996-031.jpg)





Whether they beat themselves up over a mistake they made yesterday or fret about how they’re going to succeed tomorrow, overthinkers are plagued by distressing thoughts—and their inability to get out of their own heads leaves them in a state of constant anguish.
While everyone overthinks things once in a while, some people just can’t ever seem to quiet the constant barrage of thoughts. Their inner monologue includes two destructive thought patterns—ruminating and worrying.
Ruminating involves rehashing the past:
Worrying involves negative—often catastrophic—predictions about the future:
Overthinkers don’t just use words to contemplate their lives. Sometimes, they conjure up images. too. They may envision their car going off the road or replay a distressing event in their minds like a movie. Either way, their tendency to overthink everything holds them back from doing something productive.
The Dangers Of Overthinking
Thinking too much about things isn’t just a nuisance; it can take a serious toll on your well-being. Research(link is external) finds that dwelling on your shortcomings, mistakes, and problems increases your risk of mental-health problems. And as your mental health declines, your tendency to ruminate increases, leading to a vicious cycle that is hard to break.
Studies(link is external) also show that overthinking leads to serious emotional distress. To escape that distress, many overthinkers resort to unhealthy coping strategies, such as alcohol or food.
If you’re an overthinker, you likely already know you can’t sleep when your mind won’t shut off. Studies(link is external) confirm this, finding that rumination and worry lead to fewer hours of sleep and poorer sleep quality.
How To Stop Overthinking
Putting an end to rehashing, second-guessing, and catastrophic predictions is easier said than done. But with consistent practice, you can limit your negative thinking patterns:
1. Notice When You’re Thinking Too Much
Awareness is the first step in putting an end to overthinking. Start paying attention to the way you think. When you notice yourself replaying events in your mind over and over, or worrying about things you can’t control, acknowledge that your thoughts aren’t productive.
2. Challenge Your Thoughts
It’s easy to get carried away with negative thoughts. Before you conclude that calling in sick is going to get you fired, or that forgetting one deadline is going to cause you to become homeless, acknowledge that your thoughts may be exaggeratedly negative. Learn to recognize and replace thinking errors before they work you into a complete frenzy.
3. Keep The Focus On Active Problem-Solving
Dwelling on your problems isn’t helpful, but looking for solutions is. Ask yourself what steps you can take to learn from a mistake or avoid a future problem. Instead of asking why something happened, ask yourself what you can do about it.
4. Schedule Time For Reflection
Stewing on problems for long periods of time isn’t productive, but brief reflection can be helpful. Thinking about how you could do things differently or recognizing potential pitfalls to a plan, for example, can help you do better in the future. Incorporate 20 minutes of “thinking time” into your daily schedule. During this time, let yourself worry, ruminate, or mull over whatever you want. Then, when the time is up, move onto something more productive. When you notice yourself overthinking things outside of your scheduled time, remind yourself that you’ll think about it later.
5. Practice Mindfulness
It’s impossible to rehash yesterday or worry about tomorrow when you’re living in the present. Commit to becoming more aware of the here and now. Mindfulness takes practice, like any other skill, but over time, it can decrease overthinking.
6. Change The Channel
Telling yourself to stop thinking about something can backfire. The more you try to avoidthe thought from entering your brain, the more likely it is to keep popping up. Busying yourself with an activity is the best way to change the channel. Exercise, engage in conversation on a completely different subject, or get working on a project that will distract your mind from a barrage of negative thoughts.
Want to learn more about how to give up the bad habits that rob you of mental strength? Pick up a copy of 13 Things Mentally Strong People Don’t Do(link is external).
Interested in building mental strength? Enroll in my eCourse Mental Strength: Mastering the 3 Core Factors(link is external)